Kolektif hareket

Kolektif hareket

Başlık, yaşasaydı iktisat alanında Nobel Ödülü alabilecek doktora tez hocam Mancur Olson’un (1932-1998) geliştirdiği kuramın adı. Kollektif hareket, ortak değer ve hedefler etrafında birleşen az sayıdaki bireylerin organize olma kabiliyetinin, geniş halk kesimlerine göre orantısız büyüklüğüne işaret edip, bunun koşullarını ve sonuçlarını irdeleyerek ülkelerin kalkınma farklılıklarını açıklamaya çalışan bir kuram. Olson, aynı adlı ve Ulusların Yükselişi ve Çöküşü (1982) adlı eserinde, dar çıkar gruplarının orantısız gücünün ülkelerin gelişme potansiyelinin önünde nasıl engel teşkil ettiğine ilişkin analizler sunar.

Dar çıkar gruplarının orantısız organizasyon gücü, kendilerini toplumun geri kalanından ayrıştıran özellikleri iktisadi güç ile birleştirip, etkin lobi faaliyetleriyle kanun ve politika yapıcıları etkileyerek sosyo-kültürel ve iktisadi kurumları kendi varlıklarını besleyecek şekilde dönüştürebilmelerinden kaynaklanıyor.[1] Bu güç, zaman içinde kemikleşerek, toplumun genelinin ihtiyaç duyduğu ya da tercih ettiği politika ve yapısal reformlar önünde engel teşkil ediyor. (Olson buna “kurumsal skleroz” diyor.) Dar çıkar gruplarının uzun vadede toplumun genelinin refahını azaltıcı etkilerine rağmen bu gücü konsolide edebilmeleri, rekabetçi olmayan politikalar ve katılımcı ve adil olmayan toplumsal ve siyasi yapılar gerektiriyor.

Ülkelerin tarihi ve coğrafi konumları, dar çıkar gruplarının, ya da kapsayıcı kurumların[2], oluşumu ve ulusal ya da küresel dar çıkar gruplarından ne kadar etkilenecekleri ile yakından ilgili. Mesela, Norveç petrol gelirlerini istikrar fonunda değerlendirip kalkınma için etkin biçimde kullanabilmişken, Orta Doğu ülkelerinin neden petrolün  lanetinden kurtulup kalkınamadıkları, dini, kültürel, toplumsal ve demografik birçok etkene bağlı.

2018 itibarıyla dünya ekonomilerinin yüzde 90’ı düşüş eğiliminde[3]…  Finansal krizin tetiklediği Büyük Resesyon sonrası bir türlü önceki yılların küresel büyüme performansının yakalanamayışı ve artan gelir ve refah eşitsizlikleri, tam da Olson’ın kuramında belirttiği, güçlenen dar çıkar gruplarının toplumsal refaha verdiği zararın küresel çapta bir tezahürü.

İçinde bulunduğumuz dönemin en güçlü çıkar grubu, küresel piyasaları, ve özellikle de yanlış politikaların kurbanı orta gelir tuzağındaki ülkelerin istikrarını, etkileyecek düzeyde finansal varlık sahibi olan bir avuç dünya devi firma ya da şahıs. Finansal gelişmeler sonucu tasarrufların üretim ve toplumsal refah yerine varlıktan varlık türetmeye yönelişi, baskın liberal ekonomi paradigmasıyla uyumlu olarak, devletin kamu malı üretme görevinin kısıtlanması yoluyla eşitlikçi koşulların gitgide yok edilişiyle paralel gelişti.

Finansal sermayenin küresel paylaşım savaşlarında en etkin çıkar grubu oluşu, finansal varlıkların akışkanlık özelliğinin yanı sıra, varlık sahiplerinin olası krizler sonucu oluşacak kayıplarının da büyüklüğünden kaynaklanmakta. TV’deki ekonomi programlarında uzmanların üretim ve kalkınma politikası tartışmaları yerine FED’in iki dudağı arasından çıkanların çok daha fazla yer alması, küresel finansal sistemin baskınlığı ve ulusal ekonominin kırılganlığıyla doğru orantılı.

Finans lobisi, yüksek kolektif hareket kabiliyetiyle küresel boyutta güçlenip denetime direnirken, ulusal ve küresel boyutta geniş halk kitlelerinin daralan pastadan pay alabilmeleri için gerekli kanallar ise gitgide tıkandı. Finansal işlemler ve araçlar gelişip çeşitlenerek yeni kazanç yolları yaratırken, emeğin hakkını savunacak en önemli mekanizma olan işçi sendikalarına üyelik zaman içinde azaldı. Örneğin,  ABD’de bu oran 1983’de yüzde 20’lerde iken bugün yüzde 10’a inmiş durumda (Forbes).

Türkiye’de ise durum daha da dramatik: OECD’ye göre 2000’lerin başında yüzde 12.6 olan emeğin toplu sözleşmeye katılım oranı 2016’te yüzde 7’e inmiş. Buna karşın, 2016’da İzlanda’da bu oran yüzde 90, Hollanda’da yüzde 79 ve OECD ortalaması ise yüzde 32. Bununla bağlantılı olarak, UNCTAD (2019) raporuna göre, işgücünün üretimden adığı pay 1980’lerden beri hem gelişmiş ve hem de gelişmekte olan ülkelerde düşüş eğiliminde; üretilen değerin sadece yarısı emeğin payı olarak görünüyor. Sonuç olarak, 2000’ler, kontrolsüz büyüyen finans sektörünün küresel istikrar ve kalkınmayla bağdaşmadığı gibi, finansal baskınlığın krizlere yol açma ve üretimi dar boğaza sokma riskini yaşatarak göstermiştir.

Dar çıkar çevrelerine göre örgütlenmesi çok daha zor olan geniş halk kesimlerinin taleplerini etkin biçimde devlet aygıtına iletecek mekanizmaların zayıflatılması kalkınma sorununu derinleşmektedir. 2000’lerdeki küresel krizden alınacak ders şudur: devletin, kaynak dağılımını toplum aleyhine etkileyecek dar çıkar gruplarının oluşum ve gelişmelerini denetlemesi, ve geniş toplum çıkarlarını koruyup önceleyen yasal mekanizmaları hayata geçirmeleri kalkınmanın olmazsa olmazıdır; rekabetçi ihale yasaları ve toplumsal adaleti sağlayan yasa ve kamusal mekanizmalar tam da bunun için gereklidir.

Dar çıkar çevreleri, toplumdaki ve ekonomideki ayrışmalardan beslenir ve bu ayrışmaların da derinleşmesine sebep olurlar. Türkiye’de bugün en güçlü çıkar çevreleri iktisaden inşaat lobisi, “siyaseten” de “din lobileri” dir (burada bahsettiğim tabii ki toplumun büyük çoğunluğunun sahip olduğu inanç sistemi değil, bürokratik bağlantılarla kendilerine haksız kaynak sağlayan dini istismar örgütlenmeleridir). Her iki lobinin de beslendiği kaynak ise, bir bir çökertilen devlet kurumlarının yerine konan, kamu denetimi dışına çıkmış, ucube bir aygıttır.

Eğitimde, kültürde ve kaynaklara erişimdeki kutuplaşma ve toplumdaki ortak değerlerin kaybedilişinden beslenen bu dar çıkar grupları kontrolsüz kalıp güçlendikçe, ülkenin kalkınması imkansızdır.

Bir taraftan kalkınmanın lokomotifi olamayacağı çok açık olan inşaat sektörü etrafında dar bir çıkar grubu olarak geliş(tiril)en yeni zengin kesimin; diğer taraftan eğitimsizleştirilen ve kaynak fakiri bırakılan bir kesimde algı ve dini istismar yoluyla yükseltilen iktidara biat kültürünün 17 yılda yarattığı iktisadi zafiyet ve toplumsal ayrışma ortadadır. Kalkınma sorununun çözümü, bu çıkar çevrelerini siyasi amaçlar için kullanan dar bakış açısıyla mümkün değildir.

Gelişmiş ülkelerden yükselen korumacılık ve yaptırım sesleri, bilimsel eğitimi önceleyerek yüksek katma değer üretmek ve iktisadi bağımsızlık kazanmak için yeni bir fırsat penceresi olarak görülmelidir! Bu tür iktisadi ve jeopolitik krizler yapısal ve siyasal dönüşümlere zemin hazırlar ve dar çıkar gruparından kurtulma fırsatları sunar.  Bunun için rekabetçi yapıların yeniden tesisi kadar, kamu malı üretimini de merkeze alan kapsayıcı ve uzun vadeli bir vizyon gerekmektedir. Türkiye’nin bunu yapma kapasitesi bahsedilen dar çıkar gruplarının ve onların hizmet ettiği siyasetin bekası için heba edilmeye devam edilirse, oluşacak toplumsal refah kaybı 17 yıldır varabileceğimiz yere göre geri bıraktırıldığımız noktadan daha da geriye götürecektir.

Kısaca, kısır döngülerden kurtulmak için kısır öncülerden kurtulmak şarttır!

[1] Acemoğlu buna ‘dışlayıcı kurumlar’ diyor.

[2] Olson (Ulusların Yükselişi ve Çöküşü adlı 1982 tarihli kitabında) buna “encompassing interests”, Acemoğlu (Ulusların Düşüşü adlı 2013 kitabında) ise “inclusive institutions” olarak değinir.

[3] Bu gözlemi yeni IMF Direktörü Georgieva yapmış.