Kontrolsüz kavşak

Yavuz Alogan yazdı...

Kontrolsüz kavşak

Diyelim ki iddia doğru. Sedat Peker Balkanlar’da sürekli deport edilirken CIA-Mossad’ın eline düştü, Fas’tan Dubai’ye götürülüp emniyete alındı ve konuşmaya başladı.

Stratejik amaç: Türkiye’yi bir Narko-Terör Devleti olarak gösterip uluslararası alanda tecrit etmek, hatta yargılamak. Taktik amaç: 14 Haziran’da yapılacak NATO zirvesi öncesinde Saray’ın elini zayıflatmak, üzerindeki baskıyı artırmak.

Saray’ın baskıya direnmesi hâlinde provokasyonlarla ortalığı karıştırmak, iktidarı devirmek.

Bu durumda Saray Devleti’nin ne yapması gerekir?

İki şey yapabilir.

Birincisi: Türkiye’nin bir Narko-Terör Devleti olmadığını kanıtlayabilir.

İkincisi: NATO’yu ve AB’yi Türkiye’nin rejimi ve karanlık işleri konusunda sessiz kalmaya ikna edebilir.

Birincisini yaparsa CIA-Mossad’ın komplosunu bozmuş, demokratik hukuk devleti olma yolunda adım atmış olur. İkincisini yaparsa, Türkiye’yi bir süreliğine 1970’lerin Latin Amerika diktatörlüklerine benzer bir yapıya dönüştürmüş olur ve ABD-AB’nin bütün taleplerine boyun eğer.

Burada, Saray Devleti’nin âni bir manevrayla NATO ve AB’den koparak “Avrasya Bloku”na geçebileceği iddiasını dikkate ve ciddiye almıyoruz. Birincisi, böyle bir “blok” yok. İkincisi, iktisadî, askerî ve siyasî angajmanları hızlı bir politik manevra ve pazarlıkla değiştirmek imkânsızdır.

Saray Devleti’nin Narko-Terör Devleti olmadığını kanıtlamak için ne yapması gerekir?

Öncelikle Sedat Peker’i CIA-Mossad’ın elinden kurtararak ülkeye getirmesi, Tanık Koruma Kanunu (5726) gereğince, “itirafçı sanık” olarak yargılanmasına engel olmayacak şekilde koruma altına alması gerekir. Orta vadede Susurluk Davası’nı yeniden açması; MİT tırlarını, El-Nusra’ya silah sevkiyatını, uyuşturucu trafiğini kapsamlı biçimde soruşturması; “Dava arkadaşım Alaattin Çakıcı” dâhil olmak üzere her türlü mafya faaliyetini durdurması; kimin nereye “çöktüğü,” mafyanın hangi siyasilere maaş bağladığı, hangi işadamlarından haraç aldığı gibi konuları aydınlatması, elbette bütün bunları yargı marifetiyle yapması gerekir. Bu süreci, laiklik karşıtı faaliyetlerin askerî odağı, silahlı irtica örgütü SADAT’ı kapatarak başlatması ülkenin istikbalini güvence altına almak bakımından yararlı olur. Bütün bunları yapmak için TBMM’den yeni bir kanun çıkarılarak (el kaldırıp indirmek suretiyle!) olağanüstü yetkili, özel görevli bağımsız bir mahkeme kurulabilir (eski DGM’ler gibi).

Peki Saray bunu yapar mı? Yapmaz. Bu yönde belirtiler var mı? Yok.

Tam aksi yönde belirtiler var. Savcıların re’sen soruşturma yapmalarını önleyen, iddianame hazırlamak için Başsavcı’dan izin alma şartı getiren, asker şahısların disiplin suçları dâhil yargılanmasında “doğal hâkim ilkesi”ni rafa kaldırmayı amaçlayan düzenleme girişimleri var. Saray rejimi istediğini yargılayacağı, yargılamak istemediğini koruyabileceği bir düzenleme peşindedir. Bu arada Cumhurbaşkanı’nın bütün devlet memurlarının disiplin amiri olduğunu da unutmamak gerekir.

Peki Saray’ın iktidarına dokunulmaması karşılığında kendisinden istenen her şeyi yapmaya hazır olduğunu gösteren belirtiler var mı? Var.

Türkiye uzun zamandır “demokrasi”nin rafa kaldırılması konusunda Batı’dan anlayış bekliyor. Geçen Mart ayında DW’de çıkan “Ankara’dan NATO’ya: Demokrasi Başka, NATO Başka” başlıklı bir haber-analizde şöyle deniyordu: “Türk diplomatik yetkililer, Türkiye'nin NATO'ya katkısının demokrasi eleştirilerinden ayrı tutulmasında ısrar ediyorlar.” Diplomatik yetkililerimiz “NATO'nun Biden yönetiminin etkisiyle Türkiye'ye demokrasi eleştirileri yöneltmesi kabul edilemez,” diyorlar ve anlayış bekliyorlarmış: “NATO, Türkiye gibi bir müttefikini anlayacak kapasite ve deneyime sahiptir” (DW, 23. 03. 21). Yorumun doğru olduğunu varsayıyoruz. Saray, Batı’dan Türkiye’nin rejimi konusunda anlayış bekliyor. “İçeride elimi serbest bırakırsan her istediğini yaparım” havasında. Pazarlık sürüyor.

Bu genel yaklaşıma, Sayın Reis’in “Geleceğimizi Avrupa’yla birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz” gibi sözlerini, “Bir çay içmişliğimiz var ya” gibi yakınmalarını, Bloomberg’in “Türkiye, Rus uzmanları Biden’a sinyal göndermek için eve yolladı” haberini, 650 milyar dolarlık iki ABD’li fonun Türkiye’den çekilmesini, Sayın Saray’ın ABD’li işadamlarıyla yaptığı toplantıda “Daha yapıcı olun” mesajı vermesini, Kanal İstanbul aceleciliğini, Ukrayna-Kırım politikasını, silah anlaşması yapılan Polonya’nın “stratejik ortak” ilan edilmesini eklemek gerekir.

Bütün belirtiler diktatörlüğün meşru görülmesi ya da görmezden gelinmesi karşılığında Saray rejiminin hizmete hazır olduğunu gösteriyor.

Peki Batı bunu kabul eder mi? Elbette eder. Doğu Akdeniz’den vazgeçen, Karadeniz’de işbirliği yapan, NATO’nun vereceği askerî görevleri kabul eden, göç yollarına tampon olan, PYD potansiyel devletini meşru kabul eden bir Saray’ı Avrupa ve ABD baş tacı eder ve siyasî iktidarı suyun yüzeyinde tutacak, hatta bir seçim daha kazanmasını sağlayacak ölçüde sıcak para temin eder.

Bazı hatalar yapmış, Rusya’yla flört etmiş, Akdeniz’de fazla ileri gitmiş, güneydoğusunda stratejik üstünlük sağlamak için bazı girişimlerde bulunmuş; AB liderlerini Nazi olmakla, ABD’yi uzaktan gelip her işe burnunu sokmakla suçlamış olabilir. Fakat ülkenin eşsiz stratejik konumu dikkate alındığında ve Saray’ın BOP konusunda sorun çıkarmaması şartıyla bunlar unutulabilir.

Şimdi tekrar mafya reisi Sedat Peker’e dönecek olursak, her şeyden önce bütün ezberleri bozan, görülmemiş derecede tuhaf ve beklenmedik bir olguyla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Havuz Medyası olayı önemsiz göstermeye çalışarak başını başka yöne çeviriyor (devlet gereğini yapacaktır!). Emekli paşalar, prof.dr. ya da doç. dr unvanlı şahıslar ekranlara çıkıp ülkenin büyük bir komployla karşı karşıya olduğunu, yabancı istihbarat örgütlerinin şahsı kullandığını kederli ve bilgiç bir tavırla anlatıp duruyorlar. Peki ne yapmak lazım? Bu konuda bir şey söylemiyorlar, Reis’e bakıyorlar.

Bu arada halkın İçişleri Bakanı’nın değil Peker’in iddialarına inandığını gösteren anketler var. Rap grupları “Reis Peker” diye beste yapıyorlar; yurttaşlar sosyal medyada eğleniyor, Binali’nin şişman oğluyla vs dalga geçiyorlar. Mafya şefinin racon kesme ve dayılanma tarzı Kurtlar Vadisi gibi dizilerle yıllar boyunca beslenen lümpen altkültüre hitap ediyor ve etki yaratıyor. Sedat Peker günümüzün kahramanı, popüler altkültürün bir ikonudur artık. Güvenilir bilgi açığını kapatıyor (!).

Ülkemiz freni patlamış kamyon gibi hızla tehlikeli kavşağa yaklaşıyor. Karayolu üzerinde farklı yönde trafik akımlarının kesiştiği, ayrıldığı, birleştiği ve örüldüğü, dolayısıyla uyarıcı trafik levhalarının faydasız olduğu alanlara eşdüzey ya da kontrolsüz kavşak deniyor. Yakın tarihimizin en tehlikeli yol ayrımına geldik. Böyle yerlerde her türlü kaza olabilir.

Herkesin topluca açıklama yapması, başta sendikalar olmak üzere bütün örgütlerin, üniversitelerin, baroların, asker sivil yetkililerin memleketin kaderiyle ilgilenmesi ve konuşması gerekir. yalogan@gmail.com