Mustafa Köse yazdı…
Kiminle Barış?
Önce şu “barış” kavramını yerli yerine koyalım.
Türkiye Cumhuriyeti, terörle mücadele etmektedir. Herhangi bir devletle savaş söz konusu değildir. Karşımızda meşru bir devlet, onun ordusu veya uluslararası hukukun tanıdığı bir muhatap yoktur. Askerimizi, polisimizi, öğretmenimizi, korucumuzu, kadınları, çocukları ve bebekleri katleden silahlı PKK terör örgütü vardır.
Devlet, terör örgütüyle barış yapmaz. Terör örgütü kayıtsız şartsız silah bırakır, kendisini fesheder, mensupları teslim olur ve işledikleri suçların hesabını bağımsız yargı önünde verir.
Bunun adı barış değildir.
Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında bir savaş da yoktur. Aynı mahallede yaşayan, aynı iş yerinde çalışan, aynı safta omuz omuza çarpışan, aynı bayrağın altında geleceğini arayan insanları kim, kimin adına temsil etmeye kalkıyor?
Huzur diyebilirsiniz. Kardeşlik diyebilirsiniz. Milletimizin refahını, güvenliğini ve birliğini güçlendirmekten söz edebilirsiniz. Ama terör örgütünü devletin karşısında taraf gibi gösteren bu kavramı kabul etmiyorum.
Çünkü kullanılan her kelime, muhatabına bir sıfat kazandırır.
Nitekim TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da kanunun kabulünden sonra yaptığı açıklamada, “Bu yasanın meselesi devletin bir grupla barış sağlaması değil. Devlet savaşın içerisine girmedi ki barış olsun.” diyor. Bu tespite katılıyorum. Öyleyse devletin bir grupla barış yapmadığı kabul edilirken, süreç neden ısrarla “barış” kelimesiyle anlatılıyor?
Buna karşılık DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, kanun kapsamındaki dosyalardan cezaevinde bulunan kişiler için “İlk etapta cezaevlerinden 3.800-3.900’e yakın tutsak arkadaşımız çıkacak.” demesi, tam da bu meşrulaştırma çabasının ürünüdür. PKK/KCK kapsamındaki soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyet dosyalarında cezaevinde bulunan kişiler için “tutsak” sıfatını kullanmak; sanki iki meşru devlet savaşmış da birbirlerinin askerlerini esir almış gibi bir algı yaratmaktadır. Türk yargısının önündeki kişilere “tutsak” sıfatı vererek terör örgütüne meşruiyet devşiremezsiniz.
Aynı Yasaya Koymadılar Ama…
Kısa süre önce yayımlanan “Çerçeve Yasa Dedikleri: Neyi Nereye Koyacaklar?” başlıklı yazımda bir endişemi dile getirmiştim. Terör örgütü mensuplarına yönelik düzenlemelerin kamuoyuna daha kolay kabul ettirilebilmesi için gazilerin ve şehit ailelerinin yıllardır bekleyen haklarının kullanılabileceğini söylemiştim.
Aynı kanunun içine koymadılar.
Fakat peş peşe getirdiler.
Gaziler ve vazife malulleriyle ilgili 7594 sayılı Kanun, 9 Ağustos’ta kabul edildi. PKK/KCK mensuplarına özel hükümler getiren 7595 sayılı Kanun ise bir gün sonra, 10 Ağustos’ta Meclisten geçti. TBMM sıra sayıları bile yan yanaydı: 289 ve 290.
Daha dikkat çekici olanı, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un çerçeve yasayı savunurken hemen önce şehit aileleri ve gazilerle ilgili düzenlemenin kabul edildiğini özellikle hatırlatmasıydı. Şehitlerin, gazilerin ve toplum vicdanının kabul edeceği bir denge kurduklarını söyledi.
Gazinin hakkı, terör örgütü mensubuna sağlanan hukukî kolaylığın dengesi olamaz.
Devlet gazisine hakkını veriyorsa borcunu ödüyordur. Bunun karşılığında şehit ailesinden, gaziden ve milletten terör örgütü için çıkarılan kanuna sessiz kalmasını bekleyemez.
Terörsüz Türkiye’ye Değil, Muhataba İtiraz
Daha önce yayımlanan “Türkiye’nin PKK Sorunu” başlıklı yazımda açıkça ifade etmiştim: Türkiye’nin PKK sorunu vardır; Kürt sorunu yoktur.
Bu ülkede yaşayan ve kendisini Kürt olarak tanımlayan vatandaşlarımızın elbette her vatandaş gibi sorunları olabilir. Ekonomik, sosyal, kültürel veya idarî nitelikteki her sorun, devletin meşru kurumları tarafından ciddiyetle ele alınmalıdır. Hükûmet çözüm üretir, Meclis kanun yapar, üniversiteler araştırır, siyasi partiler görüşlerini ortaya koyar.
Fakat Kandil de İmralı da Kürt vatandaşlarımız adına konuşamaz.
PKK, en ağır zararlardan birini bölgede yaşayan ve teröre boyun eğmeyen Kürt vatandaşlarımıza verdi. Köylerini bastı, çocuklarını dağa götürdü, öğretmenlerini öldürdü, iş makinelerini yaktı, korucuları ve ailelerini hedef aldı. Böyle bir örgütü Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi gibi kabul etmek, her şeyden önce o vatandaşlarımıza yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Çerçeve yasanın en tehlikeli tarafı yalnızca bazı cezaları ertelemesi değildir. PKK/KCK’yı adına özel kanun çıkarılan, devlet kurumlarının kendisine göre vaziyet aldığı hukukî ve siyasi bir muhataba dönüştürmesidir.
Örgütün kırk yıldır silahla elde edemediği meşruiyet, şimdi kanun eliyle mi veriliyor?
Çerçevenin İçindeki Büyük Resim
Kanunun adına değil, hükümlerine bakmak gerekir.
Kanunun uygulanabilmesi için PKK/KCK’nın ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin, kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi; bu tespitin MGK kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanması gerekiyor. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçu ile 1 Haziran 2005’ten önce işlenen ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar da belirli erteleme hükümlerinin dışında bırakılıyor. Erteleme süresi içinde yeniden terör suçu işlenmesi hâlinde erteleme kaldırılıyor. Bunları görmezden gelmiyorum. İtirazım, bütün bu şartlara rağmen terör örgütü mensupları için özel ve toplu bir hukuk rejimi kurulmasına yöneliktir.
7595 sayılı Kanun; belirli suçlar yönünden soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazını beş veya on yıl erteliyor.
Kanunun 1’inci maddesi, “örgütü kurma veya yönetme” suçlarını açıkça kapsama alıyor. Buna karşılık Numan Kurtulmuş, örgütün üst düzey yöneticilerinin yine 1’inci maddede “çok net” biçimde kapsam dışında bırakıldığını söylüyor. Kanun metniyle bu açıklama arasındaki çelişkinin izaha muhtaç olduğu açıktır.
Peki, bu erteleme kaç kişiyi ve kaç dosyayı etkileyebilir? Kanunun imzacılarından DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın verdiği rakamlara göre düzenleme; 75 bin devam eden soruşturma ve kovuşturma ile 50 bin gizli soruşturma olmak üzere toplam 125 bin dosyayı etkileyecek. Bakırhan, ilk aşamada cezaevlerinden 3.800-3.900 kişinin çıkacağını; 2005 ve öncesinde müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan ve şiddet ya da öldürme gibi fiillerle yargılanan yaklaşık 900 kişinin ise “ikinci aşamada” değerlendirileceğini söylüyor. Cezaevinde, yurt dışında veya kırsalda bulunanların bu 900 kişi dışında düzenleme kapsamına girdiği de yine Bakırhan’ın açıklamasıdır. Bu rakamlar kanun metninde yer alan resmî adalet istatistikleri değil, siyasi bir açıklamada verilen sayılardır. Ancak erteleme süresini yeni bir terör suçu işlemeden tamamlayanlar bakımından soruşturmaların ve davaların düşecek, cezaların ise infaz edilmiş sayılacak olması; düzenlemeye, adı af olmasa bile, geniş kapsamlı bir özel af sonucu kazandırmaktadır.
Daha vahimi, MGK kararından önce işlenmiş ve kanunun kapsamına giren suçlar hakkında sonradan soruşturma açılması, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki Kurulun iznine bağlanıyor. Aynı Kurul, belli sürelerin ardından mahkûmiyetlerden kaynaklanan hak yoksunluklarının kaldırılmasını da talep edebiliyor.
Talep hakkında ilgili yargı mercii karar veriyor ve bu karara karşı itiraz edilebiliyor. Bunu da kayda geçirelim. Ancak bir suç hakkında soruşturma başlatılmasının, bütünüyle yürütme organı içinde oluşturulan bir Kurulun önceden vereceği izne bağlanması başlı başına ciddi bir hukuk sorunudur.
10’uncu madde ise bu kanun kapsamında görev yapanların hukukî, idarî ve cezaî sorumluluğunun doğmayacağını hükme bağlıyor.
Madem yapılan her işlem hukuka uygun olacak, neden ayrıca böyle bir sorumsuzluk zırhına ihtiyaç duyuldu?
Kurul yargılama yetkisini doğrudan kullanmıyor; ancak MGK kararından önce işlenmiş suçlar hakkında sonradan soruşturma başlatılmasını kendi iznine bağlayan ve hak yoksunluklarının kaldırılması için yargı mercilerine başvurma yetkisi taşıyan, yürütme organı bünyesinde oluşturulmuş bir yapıdır. Buna 10’uncu maddedeki geniş sorumsuzluk hükmü de eklendiğinde, düzenlemenin hukuk devleti, yargı yetkisi, kanun önünde eşitlik ve yargı bağımsızlığı bakımından ciddi bir anayasal tartışma doğuracağını ve Anayasa Mahkemesinin önüne götürülmesi hâlinde kapsamlı bir denetime konu olacağını değerlendiriyorum.
“İmralı Hangi Ülkede?” başlıklı yazımda, Öcalan’ın 1999’dan sonraki eylem ve talimatlarının ayrı suçlar olarak soruşturulması gerektiğini anlatmıştım. Mevcut ağırlaştırılmış müebbet cezası bu kanunla doğrudan kaldırılmıyor. Bunu açıkça belirtelim. Ancak 2005 sonrasındaki örgüt yönetimi ve azmettirme iddialarıyla ilgili yeni soruşturmaların bir siyasi kurulun iznine bağlanması ihtimali ortadadır.
Yargının önündeki dosyaya siyasi kurul neden girer?
Hukukun kapısında neden siyasi nöbetçi bekler?
467 Oy, Milletin Tamamı Değildir
Kanun, 467 kabul oyuna karşılık 87 ret ve 7 çekimser oyla Meclisten geçti. Numan Kurtulmuş, 467 oyu milletin büyük çoğunluğunun desteğinin siyasete yansıması olarak değerlendirdi.
Meclis çoğunluğu önemlidir. Fakat millet iradesi, yalnızca parti yönetimlerinin aldığı kararlar ve milletvekillerinin kaldırdığı eller üzerinden okunamaz.
Teklif Genel Kurula gelmeden önce X hesabımda düzenlediğim ankete 6.434 kişi katıldı. Katılımcıların yüzde 96,8’i kanunun Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk milletine fayda sağlamayacağını belirtti.
Bu, bilimsel örneklemeye dayanan bir kamuoyu araştırması değildir. Hesabımın takipçi profili ve ankete gönüllü katılım, sonucun Türkiye’nin tamamına genellenmesine imkân vermez. Dolayısıyla bu sonucu 467 Meclis oyunun karşısına temsili bir kamuoyu verisi olarak koymuyorum. Ancak ulaşabildiğim 6.434 kişinin yüzde 96,8’inin aynı cevapta birleşmesi, siyasi partilerin kendi seçmenlerine aynı soruyu yöneltmeleri gerektiğini gösteren dikkat çekici bir işarettir.
Milletin desteğinden bu kadar eminseniz, kendi seçmenlerinize aynı soruyu neden sormuyorsunuz?
Dil Hassasiyeti
Numan Kurtulmuş, kanunun kabulünün ardından herkesin yeni dönemin hassasiyetlerine uygun bir “barış ve kardeşlik diliyle” konuşması gerektiğini söyledi.
O hâlde bu hassasiyet herkese uygulanmalıdır.
Kanunun ilk imza sahiplerinden Tülay Hatimoğulları, 5 Ocak 2025’te İmralı’nın kapılarının açılmasını ve Öcalan’a uygun çalışma koşullarının sağlanmasını isterken, süreçte olumsuz kırılma yaşanması hâlinde “her yerin Gazze olacağını” söyledi. Ertesi gün sözlerinin tehdit amacı taşımadığını açıkladı.
Açıklamasını da kayda geçirelim.
Fakat ya tersi olsaydı?
Bir başkası çıkıp, “Terör örgütüyle pazarlık sürdürülürse Türkiye’nin her yeri Gazze olacak.” deseydi, yalnızca “Yanlış anlaşıldım.” demesi yeterli görülecek miydi?
Hukuk da dil hassasiyeti de sözü söyleyene göre değişmemelidir.
Bir yandan TBMM Başkanı tarafından “barış ve kardeşlik dili” çağrısı yapılırken, diğer yandan Bakırhan’ın terör suçlarından cezaevinde bulunanlar için “tutsak”; şiddet ve öldürme gibi fiillerle yargılananlar için “insanlarımız” demesi karşısında millî vicdanın susması mı beklenmektedir?
İç Kale Böyle mi Tahkim Edilir?
Kurtulmuş aynı konuşmasında İsrail’in bölgeye yönelik tehdidine dikkat çekerek Türkiye’nin “iç kaleyi tahkim etmesi” gerektiğini söyledi.
Doğrudur. Türkiye, iç kalesini tahkim etmek zorundadır.
Fakat iç kale; PKK/KCK’ya özel hukuk düzeni kurularak, İmralı siyasi merkeze dönüştürülerek ve terör örgütü Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi gibi kabul edilerek tahkim edilmez.
Irak ve Suriye’de yaşananlar; dış müdahalelerin, silahlı vekil yapıların ve etnik-mezhebî ayrışmaların devletleri ve toplumları nasıl zayıflattığını açıkça gösterdi. Bu gelişmeleri Büyük Ortadoğu Projesi veya Büyük İsrail hedefiyle açıklayanlar da var, farklı biçimde değerlendirenler de… Verilen isim tartışılabilir. Fakat ortaya çıkan sonuç ortadadır: Devlet yapıları zayıflamakta, toplumlar ayrıştırılmakta ve etnik-mezhebî temelli yeni siyasi alanlar oluşturulmaktadır.
Türkiye’de etnik kimlikleri silahlı örgütlerin siyasi meşruiyet zeminine dönüştürecek her adım, ülkemizi güçlendirmez; bölgedeki parçalanma süreçlerine alan açar. Gerçek bir iç kale tahkimatı; dış tehditlere karşı caydırıcılığını “güçlü ordu, güçlü devlet” anlayışından alan, içeride ise terörle tavizsiz mücadele ve eşit vatandaşlık hukuku etrafında kenetlenen millî bir duruşla mümkündür.
Terör örgütüyle müzakere edilerek değil.
10 Ağustos Tesadüf mü?
Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imzalandı.
Çerçeve yasa da bundan tam 106 yıl sonra, 10 Ağustos 2026’da kabul edildi.
Bir gün sonrası, Eren Bülbül ile onu korumak için canını ortaya koyan Jandarma Astsubay Kıdemli Başçavuş Ferhat Gedik’in şehadet yıl dönümüydü. Devlet ve siyaset makamlarından çok sayıda anma mesajı yayımlandı. İki şehidimiz rahmetle anıldı; fakat çok sayıda mesajda onları şehit eden PKK’nın adı kullanılmadı.
Bir gün PKK/KCK mensupları için özel kanunu Meclisten geçirip ertesi gün Eren ile Ferhat Başçavuş’u şehit eden örgütün adını anmamak, nasıl bir millî hassasiyettir?
Kanun Meclisten geçti. Bu satırlar kaleme alınırken Cumhurbaşkanının önünde bekliyor. Onaylanabilir, yeniden görüşülmek üzere Meclise gönderilebilir. Yayımlanırsa Anayasa Mahkemesinin önüne gidebilir.
Bir kanun kabul edildi diye her şey bitmiş değildir.
Önümüzde hukuk var. Demokratik mücadele var. Teşkilatlanmak var. Sandık var. Milletin iradesi ve vereceği hüküm var.
Bu kanunu Sevr Antlaşmasıyla hukukî nitelikleri bakımından aynı metin olarak görmüyorum. Benim işaret ettiğim; silahla elde edilemeyen meşruiyetin hukuk yoluyla kazandırılması, terör örgütünün devlet karşısında muhataplaştırılması ve bunun gelecekte doğurabileceği siyasi sonuçlardır. Bana göre 10 Ağustos’ta kabul edilen bu metin, bu yönüyle ve siyasi-tarihî bir uyarı olarak, bu yüzyılın Sevr’idir.
Fakat unuttukları bir şey var:
Her Sevr’in bir Lozan’ı vardır.










