1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Şahin Filiz
  4. ‘Süleymancılık’ dosyası ve paralel egemenlik

‘Süleymancılık’ dosyası ve paralel egemenlik

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Türkiye Cumhuriyeti, kökleri binlerce yıllık devlet geleneğine dayanan, ancak ruhunu 1923 Devrimi’yle tescilleyen modern bir ulus devlettir. Bu devletin en temel karakteri, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması ve bu egemenliğin hiçbir gölge yapı, zümre, bölge, etnisite, mezhep ya da cemaatle paylaşılamayacağı gerçeğidir.

Bugün tanık olduğumuz operasyonlar, sadece birkaç adli vaka veya mali suç dosyası değildir. Ardında hangi siyasi saik olursa olsun, bu,  Türk Devleti’nin kendi “egemenlik alanını” koruma refleksidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur uyarısını bugün hafızalarımıza yeniden kazımalıyız: “Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.” Eğer bir yapı, devletin kurumlarına sızmaya, kendi iç hiyerarşisini anayasal hukukun önüne koymaya ve toplum içerisinde “gettolarda” kendi hukukunu yaratmaya çalışıyorsa; hukuk devleti orada sessiz kalamaz. Türkiye bir kabile devleti değildir; Türkiye, yasaların herkes için eşit olduğu bir Cumhuriyet’tir.

Operasyonun ayrıntıları, iddianameler, mahkeme süreçleri ve suçlama gerekçeleri bu yazının konusu değildir.

 Operasyonun hukuki teknik ayrıntıları bir yana, asıl mesele devletin kendi egemenlik alanını koruma refleksidir. Eğer bir yapı, devletin kurumlarına sızmaya, kendi iç hukukunu anayasal hukukun önüne koymaya çalışıyorsa, hukuk devleti buna müdahale etmek zorundadır. Ancak bu müdahalenin neden bugün hayati bir önem taşıdığını anlamak için, Türkiye’nin eğitim ve sosyoloji tarihindeki o büyük kırılmaya bakmamız şarttır.

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN TERSİNDEN KOPYASI: BİR KARŞI-DEVRİM PROJESİ

Süleymancılık dediğimiz yapı, aslında 17 Nisan 1940’ta açılan ve 1954’te tamamen kapatılan Köy Enstitüleri’nin baş aşağı edilmiş, tersinden kopyalanmış bir taklididir.

Köy Enstitüleri, köy çocuklarını ve köyü birbirinden ayırmadan, onları kendi topraklarında eğiterek kalkındıran çağdaş, laik ve üretken kurumlardı. Köy çocukları, köylerini kalkındıracak donanım ediniyor, ülke kaderinde söz sahibi olacak mevkilere tırmanabiliyorlardı. Ancak Süleymancılar, 1960’lardan itibaren bu yayılma modelini adeta tersyüz ederek kullandılar.

Enstitüler köylüye “ışık” ve “bilim” götürürken; bu yapı, köylü çocuklarını yurdun en ücra köşelerindeki üç bini bulan denetimsiz yurtlarına kapattı. Onları çağdaş yaşamdan, köylerinden, mahallelerinden, hatta ailelerinden kopararak izole etti. Köy Enstitüleri’nde müdüründen öğrencisine kadar herkes üretimde, tüketimde, kolaylıkta  ve zorlukta “imece” usulüyle eşitti; Süleymancılıkta ise köylünün emeği ve çocuğun geleceği, tepedeki bir avuç yöneticinin “bir eli yağda bir eli balda” yaşaması için sömürü aracı haline getirildi.

TEVHİD-İ TEDRİSAT’IN İHLALİ: ÇOCUKLARIMIZ KİMİN EMANETİ?

Süleymancılar denilince akla gelen ilk mesele olan “yurtlar ve eğitim” konusu, aslında Türkiye’nin en hayati güvenlik sorunlarından biridir. Anayasamızda ve devrim kanunlarımızda yer alan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kanunu sadece kâğıt üzerinde bir metin değildir; o, Türk gençliğinin zihnini hurafelerden ve kapalı devre örgütlenmelerden koruyan bir kalkandır.

 TEVHİD-İ TEDRİSAT VE EĞİTİMDEKİ BOŞLUK

Anayasamızda yer alan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kanunu, Türk gençliğinin zihnini koruyan en büyük kalkandır. Devlet, Köy Enstitüleri ile başlattığı o aydınlanma hamlesini yarım bıraktığında, oluşan sosyolojik boşluğu bu tarikat yapılanmaları doldurdu.

Köylünün ürettiğini; “gıda yardımı”, “himmet”, “bağış” ve “kurban” diyerek toplayan bu yapı, aslında köylü çocuklarının eliyle köylüyü sömüren devasa bir çark kurdu. Köy Enstitüleri’nde çocuklar kendi binalarını inşa edip üretimin öznesi olurken, bu yurtlarda gençler sadece hiyerarşiye itaat eden ve sömürü çarkına kaynak taşıyan birer “mürit” haline getirildi. Hiçbir grup, çocuklarımızı kapalı kapılar ardında, denetimsiz yurtlarda, Cumhuriyet değerlerine aykırı şekilde yetiştiremez. Bu operasyon, Türk gençliğinin zihnini koruma altına alma sorumluluğudur.

Devlet, sosyal imkanlarını, barınma ve eğitim olanaklarını cemaatlerin inisiyatifine bıraktığında, bu yapılar insan kaynağı devşirmek için uygun bir zemin bulmaktadır. Çocuklarımızı kapalı kapılar ardında, denetimsiz yurtlarda, Cumhuriyet değerlerine aykırı şekilde yetiştirmek bir “inanç özgürlüğü” değil, bir “nesil hırsızlığıdır”. Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme ideali, tarikat yurtlarının karanlık koridorlarında boğulamaz. Bu operasyonun eğitim ayağı, Türk gençliğinin zihnini özgürleştirme ve onları birer “mürit” değil, “onurlu birer vatandaş” yapma sorumluluğudur.

EKONOMİK GÜÇ VE HOLDİNGLEŞEN İNANÇ: KAYIT DIŞI BİR İMPARATORLUK

Operasyonun “mali suçlar” ve “kara para” vurgusu, meselenin sadece teknik bir detay olmadığını gösteriyor. Bu tür yapılar için para, sadece bir rakam değildir; bir “güç konsolidasyonu” aracıdır. “Himmet”, “bağış” ve “kurban” adı altında toplanan devasa kaynakların nerede, ne amaçla ve kimlerin talimatıyla kullanıldığı şeffaf olmak zorundadır.

Milli ekonomi, kayıt dışılığa ve denetimsiz sermaye birikimine izin veremez. Şeffaflığın olmadığı yerde, her türlü karanlık ilişki, istismar ve hukuksuzluk yeşerir. İnanç sömürüsü üzerinden holdingleşen, ticari bir baskı grubuna dönüşen ve bu ekonomik gücü devlette kadrolaşma aparatı olarak kullanan her yapı, milli güvenlik için potansiyel bir risktir. Cumhuriyetin savcıları, bu devasa ekonomik gücün siyasi bir dizayn projesine veya devlet aleyhine bir faaliyete dönüşüp dönüşmediğini incelemekle yükümlüdür. Unutulmamalıdır ki; kaynağı sorgulanmayan para, meşrulaştırılmış bir silahtır.

EKONOMİK GÜÇ: İNANÇ SERMAYESİ Mİ, MİLLİ GÜVENLİK RİSKİ Mİ?

Sayın Bakan’ın işaret ettiği “mali suçlar” vurgusu buzdağının görünen kısmıdır. Milli ekonomi, kayıt dışılığa izin vermez. Yardım veya bağış adı altında toplanan devasa kaynakların şeffaf olması zorundadır.

Daha derin  perspektifle bakıldığında; kaynağını halkın dini duygularından alan ancak denetimden kaçırılan her kuruş, milli egemenliğe yönelik bir tehdittir. Köy Enstitüleri devlete yük olmadan değer üreten kurumlardı; Süleymancılık ise halkın değerlerini holdingleşen bir yapıya transfer eden bir asalaklık sistemidir. Şeffaflığın olmadığı yerde “inanç sermayesi” palazlanır ve bu sermaye yarın hangi siyasi dizaynda kullanılacağı bilinmeyen bir silaha dönüşür.

FETÖ TECRÜBESİ VE DEVLET HAFIZASI

Türkiye, 15 Temmuz’da liyakat yerine sadakati bir yapıya bağlayanların devleti nasıl bir uçuruma sürüklediğini gördü. Devletin içine sızmış, emri amirinden değil “şeyhinden” alan yapıların sonu bellidir.

Süleymancılık gibi yapılar, kendilerini Cumhuriyetin temel değerlerinden kopuk, adeta zamanın durduğu bir “izolasyon odasında” yaşatırlar. Atatürk’ün bize mirası olan “Akıl ve Bilim” yolu, bu yapıların en büyük korkusudur. Sahih İslam da bu yapıların en ürktüğü hakikati ifade eder.  Çünkü akıl devreye girdiğinde, o kapalı devre saltanat çöker. Devletin istihbarat ve yargı birimleri eğer bir risk görüyorsa, bu bir milli beka meselesidir. Türkiye, ikinci bir “paralel yapı” lüksüne sahip değildir.

AYNI DELİKTEN İKİNCİ KEZ ISIRILMAMAK

Türkiye, 15 Temmuz gibi acı ve kanlı bir tecrübe yaşadı. Devletin içine sızmış, liyakati değil sadakati esas alan, emri amirinden değil “abi”sinden veya “şeyh”inden alan yapıların sonu hüsrandır. FETÖ tecrübesi bize göstermiştir ki; dini yapılar, küresel güçlerin “etki ajanı” haline getirilebilir.

Bugün konuşulan yapı için de “devlet içinde devlet olma” iddiası veya kamusal alanda gruplaşma emareleri varsa, devletin “kurumsal hafızası” devreye girmek zorundadır. Kökü dışarıda olan veya yurt dışındaki kolları üzerinden Türkiye’ye operasyon çekilen hiçbir yapıya hoşgörü gösterilemez. Hiçbir yapı, yabancı başkentlerin “yumuşak gücü” olarak Türkiye içerisinde at koşturamaz. Devlet uyumaz, sadece bekler. 15 Temmuz tecrübesi, Türk devletine “ikinci bir paralel yapıya asla izin vermeme” sorumluluğunu yüklemiştir.

 LAİKLİK: İNANCIN VE DEVLETİN YEGANE KALKANI

Meseleyi “ibadet ve inanç özgürlüğü” parantezine sıkıştırarak sulandırmak isteyenlere cevabımız nettir: Kimsenin kişisel ibadetiyle, vicdanıyla bir derdimiz yok. Ancak inanç, vicdan alanından çıkıp; bir siyasi baskı grubuna veya kamuda kadrolaşma mekanizmasına dönüşüyorsa, orada laiklik ilkesi gereği devletin müdahalesi şarttır. Çünkü yurttaşların eşitliği riske girmiş demektir.

Laiklik, inançlı insanların temiz duygularının bu tür yapılar tarafından sömürülmesini engelleyen en büyük güvencedir. Anadolu Müslümanlığı tertemizdir; akla ve vicdana dayanır. Ancak bu yapılar, dini tekellerine alarak İslam’ı bir “korku ve hurafe” dinine çeviriyorlar. Kendi liderlerini kutsallaştıran, sorgulamayı yasaklayan bu “kişi kültleri”, aslında Cumhuriyetin “özgür birey” idealinin en büyük düşmanıdır. Kişi kültü, aynı zamanda İslam’ın tevhit ilkesinde temellenen iman esasına da kökten aykırıdır. Cumhuriyet kulu “vatandaş” yapmıştır; bu yapılar ise vatandaşı tekrar “tebaa” yapmaya çalışmaktadır.

 CUMHURİYET SAVCILARININ GÖREVİ VE MİLLİ BEKA

Sonuç olarak; bu operasyonlar bir “asayiş” meselesinin çok ötesindedir. Bu, Atatürk’ün modern Türkiye vizyonunun İslam’ı kullanıp cemaat hurafesinin  karanlığına teslim edilmeyeceğinin ilanıdır. Cumhuriyet savcıları, kimsenin inancıyla değil, inancın bir paralel otoriteye dönüştürülmesiyle ilgilenmektedir.

Devlet yönetimi cemaat aidiyetine değil, liyakate dayanmalıdır. Milli egemenlik, hiçbir cemaat liderine veya “ağabeye” devredilemez. Eğer bugün bu kapalı yapılar denetlenmez, ekonomik ve sosyolojik gettolarına müdahale edilmezse, yarın ödenecek bedel çok daha ağır olacaktır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” Modern Türkiye, aklın ve bilimin ışığında, tam bağımsız ve laik bir hukuk devleti olarak yoluna devam edecektir. Karanlık dehlizlerde değil, Cumhuriyet’in aydınlık sınıflarında yetişen nesiller bu ülkenin teminatı olacaktır.

Din ile kavga eden, Cumhuriyet ilkeleri ve laiklik değildir; dinle kavga eden aranıyorsa işte size bu yapılar yeterince somut örnektir.

Hukuk devleti görevini yapmaktan geri durmamalıdır; şimdi sıra bu yapıların sosyolojik ve ekonomik köklerini kurutacak olan Cumhuriyet iradesindedir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!