1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Şahin Filiz
  4. ‘Demokratik’liğiniz, ‘demokratik terörist Öcalan’dan ne kadar farklı?

‘Demokratik’liğiniz, ‘demokratik terörist Öcalan’dan ne kadar farklı?

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Türkiye’nin mevcut siyasal iklimi, sadece bir iktidar ve muhalefet çekişmesine değil, aynı zamanda kavramların, değerlerin ve kurucu ilkelerin sistematik bir biçimde içeriksizleştirildiği derin bir linguistik ve düşünsel erozyona sahne olmaktadır. Siyaset felsefesi açısından “anlamsal kayma” olarak tanımlayabileceğimiz bu süreçte; gösteren (sözcükler, semboller, isimler) ile gösterilen (ideolojik içerik, pratik uygulama, programatik hedef) arasındaki bağ kasıtlı olarak koparılmaktadır. “Siyasal pragmatizm” adı altında meşrulaştırılan bu eylem biçimi, aslında Türk devletinin kurucu felsefesine, yani Cumhuriyetin ontolojik varlık zeminine yönelik kapsamlı bir saldırıyı temsil etmektedir. Bu saldırının en bariz tezahürü, Türkiye’nin ana akım siyasetini belirleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve ondan tevellüt eden, 2026 konjonktüründe karşımıza çıkan “Yeni Parti” (YP) arasındaki programatik senkronizasyonda kendisini göstermektedir. Bu iki yapı arasındaki ilişki, basit bir siyasi rekabetin ötesinde; ulus devletin temel kolonlarını içeriden sarsan, felsefi temelleri aynı kaynaktan beslenen bir “dönüşüm projesinin” iki farklı yüzü olarak belirginleşmektedir. Rifat Serdaroğlu’nun 27 Temmuz 2026 tarihli projeksiyonunda titizlikle vurguladığı üzere, “Atatürk” ve “Cumhuriyet” gibi toplumun birleştirici harcı olan kavramlar, bu yeni siyasal düzlemde birer “sütre” vazifesi görmekte; bu isimlerin arkasında ise üniter yapıyı tasfiye etmeye matuf, etnik ayrılıkçı taleplerle bezenmiş bir siyasal röntgen açığa çıkmaktadır. Bu ilk paragrafın işaret ettiği ontolojik kırılma, devletin tekil karakterinden vazgeçilerek, kurumsal ve anayasal bir belirsizlikler yumağına itilmesinin felsefi ön hazırlığıdır.

 KAVRAMSAL MANİPÜLASYON: ‘EŞİT YURTTAŞLIK’ VE ‘DEMOKRATİK CUMHURİYET’ YANILSAMASI

Siyaset felsefesinin temel yapı taşlarından biri olan “yurttaşlık” (citizenship), Aydınlanma’dan bu yana bireyin devlet aygıtı karşısındaki hukuki ve siyasi konumunu belirleyen en üst kategoridir. Modern ulus devlet kurgusunda yurttaşlık, doğası gereği “isonomia” yani yasalar önünde eşitlik ilkesine dayanır; bu bağlamda yurttaşlık statüsü, bireyin etnik kökeninden, dinsel inancından veya bölgesel aidiyetinden bağımsız olarak kurgulanmış bir hukuki zırhtır. Dolayısıyla, kavramsal olarak “yurttaşlık” zaten eşitliği bünyesinde barındıran, ayrımcılığı reddeden bir bütündür. Ancak hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin programatik metinlerinde ısrarla ve adeta bir parola gibi tekrarlanan “eşit yurttaşlık” tamlaması, masum bir demokratik iyileştirme talebi değil, felsefi bir manipülasyonun ürünüdür. Bu tamlamadaki “eşit” sıfatı, aslında bireylerin hukuk önündeki eşitliğini değil, “kolektif kimliklerin” devletin kurucu iradesiyle eşitlenmesini hedefleyen bir siyasal mühendisliğin işaret fişeğidir. Yurttaşlığı bireysel bir haktan çıkarıp kolektif bir pazarlık nesnesine dönüştüren bu yaklaşım, devleti bir hukuk topluluğu olmaktan çıkarıp, “kurucu unsurlar arası bir ortaklık” zeminine çekme çabasıdır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine inşa edildiği “ulusun bölünmez bütünlüğü” ilkesini, anayasal bir ortaklık protokolüne indirgeme riskini taşımaktadır.

Bu terminolojik tercihin kökleri incelendiğinde, karşımıza tesadüfi bir benzerlik değil, ideolojik bir süreklilik çıkmaktadır. “Eşit yurttaşlık” ve “Demokratik Cumhuriyet” gibi kavramlar, bizzat terör örgütü elebaşı bebek katili  Abdullah Öcalan’ın savunmalarında ve örgütsel metinlerinde formüle edilen, üniter yapıyı içeriden tasfiye etmeyi amaçlayan stratejik kavramlardır. Bebek katili Öcalan’ın “halklar bahçesi” veya “demokratik konfederasyon” vizyonuyla örtüşen bu dil, devletin tekil (üniter) egemenliğini parçalayarak, egemenliği farklı etnik veya bölgesel yapılara dağıtmanın ön hazırlığıdır. “Yurttaşlık” kavramının başına getirilen “eşit” vurgusu, mevcut anayasal sistemde bir “eşitsizlik” olduğu algısını sürekli kılarak, “anadilde eğitim”, “yerel özerklik” ve “kurucu unsur olma” gibi etnik temelli taleplere meşruiyet zemini sağlar. Bu felsefi kayma, Türk Milleti kavramını sosyolojik bir bütünden koparıp “Türkiye halkları” gibi atomize edilmiş ve birbirine yabancılaştırılmış parçalara bölmektedir. Sonuç itibarıyla, her iki partinin programına da sızan bu dil, üniter devletin “tekil egemenlik” ve “hukuki homojenlik” ilkesini zedelemekte; “Atatürkçülük” kisvesi altında, aslında bizzat Atatürk’ün inşa ettiği Ulus-Devlet yapısının ontolojik varlığına yönelik bir yıkım projesine zemin hazırlamaktadır.

PROGRAMATİK SİMETRİ: CHP VE YENİ PARTİ’NİN ORTAK PAYDASI

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile ondan ayrışarak yoluna devam eden Yeni Parti’nin (YP) siyasal metinleri ve kurumsal beyanatları derinlemesine bir analize tabi tutulduğunda, aradaki farkın ideolojik bir paradigmadan ziyade, sadece kadro hareketleri ve liderlik rekabetinden ibaret olduğu gün yüzüne çıkmaktadır. Rifat Serdaroğlu’nun analizinde vurguladığı üzere, bu iki yapının “Yeni” ve “Eski” sıfatları altında sundukları gelecek projeksiyonu, özünde aynı programatik DNA’yı taşımaktadır. Her iki partinin programı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter karakterini ve ulusal egemenlik ilkesini esnetmeye, hatta yer yer devre dışı bırakmaya matuf üç ana eksende tam bir “düşünsel simetri” sergilemektedir. Bu simetri, sadece bir benzerlik değil, devletin yapısal dönüşümü noktasında bir mutabakatın belgesidir.

Bu ortaklaşmanın ilk ve en tehlikeli ayağını, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) işlevsizleştirilmesi teşebbüsleri oluşturmaktadır. Programlarda “şiddetle doğrudan bağlantısı olmayan düşünce açıklamalarının cezalandırılmayacağı” şeklinde formüle edilen vaatler, soyut bir ifade özgürlüğü savunusu gibi görünse de Türkiye’nin içinden geçtiği beka mücadelesi ve jeopolitik gerçekliği bağlamında yıkıcı bir sonuç doğurmaktadır. Zira bu düzenleme, federasyon talebi, özerklik ilanı veya bağımsız bir Kürdistan propagandası gibi doğrudan devletin toprak bütünlüğünü hedef alan söylemleri “suç” olmaktan çıkarmayı amaçlamaktadır. Şiddetin ideolojik zeminini hazırlayan, lojistik ve psikolojik desteğini sağlayan siyasal söylemi dokunulmaz kılan bu yaklaşım, terörü besleyen “fikri kaynağı” koruma altına almaktadır. Bu durum, “terörü normalize ederken, devleti koruma refleksini terörize eden” paradoksal bir hukuk düzenine kapı aralamaktadır. Terör örgütünün siyasal hedefleriyle örtüşen bu propaganda serbestisi, anayasal düzenin kendini koruma hakkından feragat etmesi anlamına gelmektedir.

İkinci ortak payda olan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin kaldırılması, idari bir reform talebi maskesi altında sunulan siyasal bir bölünme stratejisidir. Hem CHP hem de Yeni Parti, bu şarta konulan ve Türkiye’nin üniter yapısını koruyan şerhlerin “tamamen” kaldırılmasını taahhüt etmektedir. Siyaset bilimi açısından merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki “vesayet” makamının ortadan kaldırılması, devletin tekil otoritesinin parçalanması demektir. Bu hukuki hamle, kısa vadede yerel meclislere özerklik tanınmasını, uzun vadede ise uluslararası hukuk zemininde bir “plebisit” (halk oylaması) yoluyla devletten kopma (secession) hakkının hukuki altyapısını hazırlamaktadır. Yerel yönetimleri devlet içinde devletçiklere dönüştüren bu perspektif, “yerel demokrasi” kavramını üniter devletin tasfiyesi için bir manivela olarak kullanmaktadır.

Son olarak, “Anadilde Eğitim ve Kamu Hizmeti” başlığı altında savunulan tezler, Cumhuriyetin en temel devrim kanunlarından biri olan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) ilkesini doğrudan hedef almaktadır. “Anadil haktır” önermesi üzerinden eğitimin ve kamu dilinin çok parçalı hale getirilmesi, ulus devletin en güçlü bağı olan dil birliğini ve dolayısıyla kültürel bütünlüğü ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Anayasanın değiştirilemez maddeleri arasında yer alan “Devletin dili Türkçedir” hükmünü fiilen baypas eden bu yaklaşımlar, toplumu dilsel ve zihinsel gettolara bölerek “ortak bir ulusal kimlik” inşa edilmesini imkânsız kılmaktadır. Eğitimde birliği bozan, kamu hizmetini etnik aidiyetlere göre kategorize eden bu programatik yapı, Atatürk’ün inşa ettiği Ulus-Devlet yapısını temelinden sarsarak, yerine kimlik bunalımlarıyla boğuşan ve dış müdahalelere açık bir “federe yapılar yumağı” yerleştirme riskini barındırmaktadır

BEBEK KATİLİ TERÖRİST ÖCALAN’IN TERMİNOLOJİK SAFSATASI VE SİYASAL SIZMA

Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda siyasal gerçekliğin inşa edildiği temel ontolojik zemindir. Bir kavramın siyasal literatüre dahil edilmesi, o kavramın temsil ettiği dünya görüşünün ve hedeflenen yeni düzenin de meşruiyet dairesine girmesi anlamına gelir. Bu bağlamda, Yeni Parti ve CHP’nin programlarında köşe taşları olarak yerleştirilen “Demokratik Özerklik” ve “Demokratik Cumhuriyet” gibi ifadeler, masum birer sıfat tamlaması olmanın ötesinde, doğrudan PKK/KCK dokümanlarından süzülüp gelen stratejik bir terminolojik safsatayı temsil etmektedir. Bu kavramlar, 1990’ların sonundan itibaren bölücü odağın “bağımsız devlet” stratejisinden, devleti içeriden dönüştürmeyi hedefleyen “demokratik konfederalizm” aşamasına geçişinin anahtar kavramlarıdır. Her iki partinin program metinlerinde bu ifadelerin sıklıkla ve bazen maddeler arasına ustaca gizlenerek yer alması, tesadüfi bir dil benzerliğiyle açıklanamayacak kadar sistematik bir ideolojik geçişkenliği işaret etmektedir. Söz konusu terimler, Türk devletinin “ulus-devlet” formundan, egemenliğin paylaşıldığı “uluslar-üstü/etnik-konfederasyon” formuna geçişini ifade eden siyasal kodlar hükmündedir.

Etnik bölücü odağın yıllardır bir “yumuşak güç” unsuru olarak kullandığı “Türkiyelileşme” stratejisi, bugün kendisini bu partilerin programlarında “evrensel demokratik standartların yükseltilmesi” maskesiyle yeniden üretmektedir. Bu stratejinin temel amacı, ayrılıkçı talepleri Türk toplumunun geniş kesimleri için “hazmedilebilir” hale getirmek ve üniter yapının tasfiyesini “demokratikleşme” ambalajı içinde sunmaktır. Program metinlerine, tüzük maddelerine ve siyasal söylemlere serpiştirilen bu “kripto-kavramlar”, seçmen kitlesinin kurucu felsefeye olan sadakatini ve Atatürkçü duyarlılığını test etmek yerine, o duyarlılığı uyuşturmayı hedefleyen bir zihin mühendisliğinin ürünüdür. Atatürk ilke ve inkılaplarının, özellikle de Milliyetçilik ve Halkçılık ilkelerinin altı bu kavramlarla boşaltılmakta; ulusal egemenlik, yerel kliklerin ve etnik kompartımanların insafına terk edilmektedir. Bu, bir “siyasal sızma” operasyonudur; zira Türk Milleti’nin birliği ve devletin bütünlüğü için en büyük tehdit olan fikirler, bizzat bu birliği koruma iddiasındaki partilerin programları eliyle sisteme enjekte edilmektedir. Dolayısıyla karşımızdaki tablo, bir siyasi tercih farklılığı değil, kurucu iradenin dilsel ve zihinsel imhasına yönelik bir operasyonun programatik belgesidir.

EPİSTEMOLOJİK KÖRLÜK VE FELSEFİ KÜLTÜR FUKARALIĞI

Türkiye’deki seçmen davranışları ve siyasal analiz yeteneği üzerine yapılan bu felsefi incelemede karşımıza çıkan en trajik ve düşündürücü nokta, “bağıntı kurma yetisinin” toplumsal ölçekte uğradığı ağır hasardır. Bir siyasal organizmanın program metninde yer alan teorik maddeler ile bu maddelerin hayata geçirilmesi durumunda ortaya çıkacak somut toplumsal ve siyasal sonuçlar arasında neden-sonuç ilişkisi kuramamak, derin bir epistemolojik körlüğe işaret etmektedir. Siyaset, sadece semboller üzerinden yürütülen bir duygu yönetimi değil, aynı zamanda kavramların doğuracağı sonuçları öngörme sanatıdır. Dolayısıyla, bir partinin programındaki “özerklik”, “anadilde eğitim” veya “TMK’nın esnetilmesi” gibi maddelerin, orta ve uzun vadede devletin üniter yapısını nasıl bir ontolojik yıkıma uğratacağını fark edememek, Türkiye’deki felsefi kültür eksikliğinin en acı meyvesidir. Olaylar, nesneler ve düşünceler arasında mantıksal bir süreklilik kuramayan bir zihin dünyası, önüne konulan siyasal projeyi bütüncül bir perspektifle değerlendirmekten mahrum kalmaktadır.

Bu düşünsel yabancılaşma süreci, kitlelerin partinin ismine, liderin hitabetine veya kürsüde sergilenen sembollere odaklanarak, programın derinliklerine gizlenmiş “yıkıcı” unsurları ıskalamasına neden olmaktadır. Modern siyasal iletişimin bir illüzyonu olarak, Atatürk’ün portresi ve Cumhuriyetin kutsalları adeta bir “sütre” (perde/maske) olarak kullanılmakta; bu görsel korumanın arkasında ise Misak-ı Milli sınırlarını tartışmaya açan, üniter devletin hukuk birliğini bozan maddeler sisteme sızdırılmaktadır. Seçmen, duvarda asılı olan Atatürk posterine bakarak kendisini güvende hissederken, elinde tuttuğu parti programının bizzat o posterdeki iradenin kurduğu devleti tasfiyeye yönelik bir yol haritası olduğunu kavrayamamaktadır. Muhalefet ettiğini sandığı iktidarın geçmişteki “açılım” veya “çözüm süreci” dönemlerinde dile getirdiği ve bugün sertçe eleştirdiği argümanların neredeyse aynısını kendi desteklediği partinin programında “demokratikleşme” adıyla görmesi, fakat buna rağmen o yapıyı hâlâ “Atatürk’ün partisi/partileri” olarak kodlamaya devam etmesi, felsefi bir tutarsızlığın ve mantıksal bir kopuşun zirvesidir. Bu durum, sadece siyasal bir tercih hatası değil, düşünce dünyasında olaylar ve kavramlar arasında köprü kuramayan, analitik derinlikten yoksun bir siyasal kültürün dışavurumudur.

ULUS DEVLETİN ONTOLOJİK MÜDAFAASI VE KAVRAMSAL RESTORASYON

Rifat Serdaroğlu’nun yazısındaki sarsıcı tespitler, siyasal bir eleştirinin çok ötesinde, bir devletin varlık zeminini koruma çabasıdır. Zira incelenen CHP ve Yeni Parti programlarının, tarihsel ve felsefi bir perspektifle bakıldığında, Atatürk Türkiye’si ile ne doku ne de ruh bakımından en ufak bir bağıntısı kalmadığı aşikârdır. Bu metinler, 1923 Devrimi’nin ürünü olan “tam bağımsız ve üniter ulus devlet” modelini tahkim etmek bir yana, onu aşama aşama tasfiye etmeyi öngören birer “geçiş protokolü” niteliğindedir. Ulus devleti ve üniter yapıyı arkaik birer engel gibi gören, Türk milletini ise kendi tarihsel coğrafyasında etnik ve dinsel kompartımanlara ayıran bu yaklaşım, Türkiye’yi Ortadoğu’nun o karanlık ve istikrarsız “federe yapılar” sarmalına itecek bir ön hazırlıktır.

Felsefi bir tutarlıkla ifade etmek gerekirse; “yurttaşlık” kavramının doğasında var olan evrensel eşitliği reddedip, bunun yerine etnik temelli bir “eşitlik” inşasına girişmek, aslında devleti kuran asli iradenin (Türk Milleti) anayasal statüsünü tartışmaya açmaktır. Siyasal terimlerin, demokratik taleplerin ve özgürlükçü retoriğin arkasına ustaca gizlenen bu “kışkırtıcı bölünme senaryosu”, sadece yerel bir siyasi tercih değil, aynı zamanda Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik alanı yeniden dizayn etmek isteyen küresel emperyal projelerin (BOP ve türevleri) düşünsel birer aparatıdır. Bu noktada CHP ve Yeni Parti arasındaki fark, sadece tabeladaki isim değişikliğinden veya vitrindeki aktörlerin üslup farkından ibarettir. Her iki yapı da aynı ideolojik menşeden, yani “ulus devletin tasfiyesi” mutabakatından beslenmekte; aynı tehlikeli ve parçalayıcı programatik zeminde buluşmaktadır.

TÜRK MİLLETİNE VE SEÇMEN KİTLESİNE ÇAĞRI: AKILCI VE FELSEFİ BİR UYANIŞ

Bugün Türk halkının, özellikle de kendisini Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olarak tanımlayan seçmen kitlesinin önündeki en büyük sınav, sembollerin ardındaki gerçeği, yani programların ruhuna sinmiş olan bu ontolojik saldırıyı fark edebilmektir. Felsefi bir derinlikten yoksun, olaylar, vaatler ve sonuçlar arasındaki mantıksal bağıntıyı kuramayan bir siyasal algı ne Cumhuriyeti ne de Atatürk’ün mirasını koruma kabiliyetine sahiptir.

Modern Türk seçmeni şu gerçeği artık rasyonel bir düzlemde kabul etmelidir: Nasıl ki bir partinin “din” sözcüğünü sıklıkla dillendirmesi onu “en hakiki Müslüman” yapmazsa, başka bir  partinin  ya da partilerin sadece “Atatürk” ismini zikretmesi veya posterlerini kullanması, o partinin/partilerin Atatürkçü olduğunu kanıtlamaz. Bir siyasi yapının gerçek kimliği, kullandığı sloganlarda değil, anayasal düzene, terörle mücadeleye, yerel yönetime ve ulusal kimliğe dair hazırladığı “program maddelerinde” gizlidir.

Her iki partinin de programı, bölücü anayasaya yolunda döşenen taşlardır. Atatürk’ün adını kullanarak Atatürk’ü, Cumhuriyet’i ve Türklüğü görünmez kılma girişimidir. Din istismarcılığı ile Atatürk istismarcılığı bu programlarda adeta el ele vermiştir. İktidarla kıyaslandığında bu çifte kavrulmuş istismarcılık, ülkemizi daha tehlikeli biçimde tehdit edebilecek aşamaya gelmiştir.

Türkiye’nin geleceği; duygusal reflekslerle değil, kavramların yerli yerine iade edilmesiyle ve üniter yapının hem hukuki hem de felsefi düzlemde tavizsiz müdafaasıyla kurtarılacaktır. Unutulmamalıdır ki; bir ulus, kavramlarını kaybettiğinde egemenliğini, egemenliğini kaybettiğinde ise vatanını kaybeder. Türk milleti için çıkış yolu, isminde “yeni” olanın peşinden sürüklenmek değil, özünde “ebedi” olan kurucu felsefeyi, hiçbir etnik veya dinsel vesayete teslim etmeden yeniden ayağa kaldırmaktır. Mücadele, sadece sandıkta değil, zihinlerdeki bu büyük illüzyonu yıkarak, olaylar arasındaki bağıntıyı akıl ve mantık süzgecinden geçiren bir “toplumsal bilinç” inşasıyla başarıya ulaşacaktır.

“Kürt postuna bürünmüş” kripto  ırkçı Taşnakçılar gibi, Kızılay’dan da Türk’ü çıkarmayacağınızdan, Türk düşmanlığı yapmayacağınızı, Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerini yer ile yeksan etmeyeceğinizden bu tartışmalı programlarınıza güvenerek mi emin olmamızı bekliyorsunuz?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!