Kültürde muhafazakârlaşma, dilde fukaralaşma

Kültürde muhafazakârlaşma, dilde fukaralaşma

12 Eylül 1980 darbesi öncesinden beri var olan, sonradan da bu darbeyle birlikte iyice keskinleşen ideolojik ayırımlar, Türk kültürü üzerinde onulması güç  yıkımlar yaratmıştır. Toplumun en küçük birimi olan ailelerden başlayan parçalanma, toplumsal katmanların tümünü çepeçevre sarmakla kalmamış; Türk toplumunun kültürel dokusunu da gittikçe yoğunlaşarak bu günlere dek tarumar ede gelmiştir. Sağ-sol ayırımın derinleşmesi, dilde kullanılan sözcüklere veya kelimelere kadar sirayet etmiş; insanlar gibi dilde de ideolojik kamplaşmalar belirginleşmiştir. Türkçe kökenli sözcükler solculara, Arapça ya da Farsça kökenli kelimeler de sağcılara veya muhafazakârlara aitmiş gibi görülmüştür ve ne yazık ki bu durum hala aynı düzlemde devam etmektedir. Oysa dil bir sembol ve işaretler dizgesidir. Canlı ve sürekli gelişen bir organizma olarak tanımlansa da dilin ideolojisi; sağı ya da solu olmaz. Dilin dini ya da din karşıtlığı da olamaz. İfade ve sembolleştirmenin yönünü dil değil, onu kullanan bireyler belirler. John Hospers bu anlamda, “kelimelere anlam veren biziz, yoksa kelimeler değil” derken bu gerçeğin altını çizer.

Türk dilinde kelime ya da sözcük kovalamacası yapmak; dile belirli bir ideoloji yüklemek ve onu tayin edilmiş bir anlama mahkûm etmek, dili canlı bir organizma olmaktan çıkarır. 2000 yılında Harvard Üniversitesi’nde Doğu Dilleri Bölümünde görev yapan değerli Türk Dili Edebiyatı hocası merhum Prof. Dr. Şinasi Tekin’e aynı soruyu sormuştum. “Dilde sözcük ya da kelime kovalamacası yapmak, dilin doğasına aykırıdır” demişti. Çünkü böyle yaparak dilin doğasına ve tanımına  bütünüyle ters düşmüş oluruz. Uzun süredir ters düşüyoruz ve bu yüzden, ülkemizde Türkçe konuşan insanlar, ideolojik örgütlenmelere mensubiyetlerinin yönlendirmesiyle dili, kendi tekeli altında dar bir kelime hazinesi içine hapsediyorlar. İhtilal dönemi öncesinden kalma dildeki bu yön ayırımını dilin önünde bir engel olarak görmedikçe Türkçenin bilim ve felsefe dili olması için daha çok süreye ihtiyaç duyacağız demektir. Ben şahsen Türkçemize girmiş, genel kabul görmüş ve nihayetinde Türkçeleşmiş her sözcük veya kelimenin kullanılmasını normal, hatta gerekli görmekteyim. Türkçenin zenginliği de bazı dillerden aldıklarını Türkçeleştirebilme kabiliyetiyle, hadi yeteneğiyle de diyelim, doğru orantılıdır.

Türk dili, elbette diğer dillerden etkilenmiş; onlardan bir takım deyimler, sözcükler ve tamlamalar almıştır. Bu durum sadece Türkçe için değil, tüm diller için geçerli ve normal bir süreçtir. Hatta gerekli bir alış-veriştir. Türkçe bu anlamda şanslı ve zengin bir dildir. Bununla birlikte, toplumsal ayrışma ve kutuplaşmaların dile yansıtılması, hem dili, hem de dilin simgeleştirdiği kültürel mirası zayıf düşürmektedir.

Platon, Aristoteles ve hatta Descartes dil ile düşünce arasında kopmaz bir ilişki olduğunu asırlarca önce bildirmişlerdir. Dil, kültürün aynasıdır. Kültürel birikim ve zenginlik ne düzeyde ise, onun simgeleyen dil de o düzeydedir. Kültür ve düşüncenin derinliği dilin derinliğini belirler. Kültürdeki zafiyet ve yozlaşma, dili doğrudan doğruya fukaralaştırır ve kendi içindeki sözcüklerden çoğunu, arkasındaki manaları boşaltılan ses ve gürültülere dönüştürür.

Kültür, siyasi ve ekonomik koşullara göre yön ve anlam değişikliğine uğrar. İslam öncesi kuvvetli ve sistemli bir geçmişe sahip Türk kültürü, dildeki siyasi ve ideolojik etkiler yüzünden, bir kısır döngünün darmadağınık bir mirası olarak başka diller nedeniyle gölgede kalmıştır. Biz toplum olarak dilimizdeki sözcükleri bile sağ-sol diye ayırmakla meşgulken ve normalde yabancı dillerden gelen sözcüklerle zenginleşmesi beklenirken, dilimiz, yabancı sözcüklerin peşinden sürüklediği kültürel anlam dünyasının etkisine kapılmıştır. Örneğin İngilizce ve Fransızcadan geçen sözcükler, sadece birer simge olarak değil, gerisindeki anlam dünyasıyla birlikte dilimize girmişlerdir. Hatta simge olmaktan öte, yabancı bir kültürün anlam kümesi olduğu gibi, hiç rafine edilmeden dilimize boca edilmiştir. Yarım yamalak öğrenilen İngilizce, özenti ve aşağılık duygusuyla birleşerek yarısı Türkçe yarısı İngilizce kelimelerden oluşan bir kabile dili yaratmıştır yeni nesilde. Görünüşte dilimize giren, yabancı kökenli kelimelerdir; ancak asıl kültürümüzü işgal eden, o kelimelerin İngiliz ya da Fransız’a ait anlam kümesi olmuştur. Bu anlam kümesinin Türk kültüründe hiçbir karşılığı yoktur. Buna karşın, yabancı sözcükler, sanki arka planında Türk kültürüne ait bir anlam dünyası varmış gibi, kullanılmaktadır. Bu ise dil ile kültür arasındaki uçurumu büyütmektedir. Zaman zaman ‘çağdaşlık’, ‘Avrupalılık’ ya da ‘ilericilik’ diye adlandırılan bu yozlaşma, Türk kültürünün ve onu simgeleyen Türk dilinin varlığını yadsıyacak kör bir muhafazakârlık olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bu tip muhafazakârlık, sözcük demenin solculuk olduğuna dair hurafenin yarattığı batı tipi bir muhafazakârlıktır.

Gelelim doğu tipi muhazakarlığa…

Türk kültürü, Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra yeni bir sürece girmiştir ve zenginliğine yeni bir zenginlik katmıştır. Din dili, doğduğu topraklar ve topluluk olarak düşünüldüğünde, Arapçadır. Farsça, İslamiyet’in ikinci dili kabul edilir. Türkçeyi bu sıralamaya koyarsak, üçüncü dildir. Bu sıralama, İslam medeniyetine ait literatürü oluşturan eserlerin yazıldığı dil ve tarih boyunca kurulan Müslüman devletlerin resmi ve gayri resmi olarak kullandıkları dille ilgilidir. İslami eserlerin çoğu Arapça ve Farsça yazıldığı gibi, Müslüman devlet ve toplumların dili de yine Arapça ve Farsçadır. Türk devleti olan Selçukluların bile resmi dili Farsça idi.

Bu diller, sadece İslamiyet’i aktarmadı. Belki daha fazla olarak, kendi toplumlarının kültürlerini temsil ettiler. Arap ve Fars kültürü, tarihteki bu avantajlarını, İslamiyet namına olmaktan çok kendi anlam kümeleri ve kültürel mirasları adına kullandılar. Mademki ‘İslamiyet’in dili’ idiler; o halde hangi düşünce ya da kültürü simgelerse simgelesinler, hepsi ‘hak’tandı. Gayri Arap ve gayri Fars tüm Müslümanları buna inandırmakta ve ikna etmekte yadsınamaz bir başarı elde ettiler. Çok örnekler verilebilir. Yeri gelmişken tek bir örnek vereceğim. Filistin davası özünde, bir toprak ve bir ulus davası olduğu halde, özellikle Türk ulusu nezdinde hep İslam-Yahudi ya da Müslüman- gayri Müslim mücadelesi olarak görülmüştür. Hala da öyledir. Evet, bir yönüyle böyledir, ama her yönüyle bunun bir din çatışması olduğunu ileri sürmek, dil, kültür ve tarihle ilgili hiçbir şey bilmemek demektir. Filistin-İsrail çekişmesi sırf bir din mücadelesi olsaydı; başta Arap dünyası bu davaya gösterdiği ilgi kadar, Azerbaycan’daki Ermeni vahşetine ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne de aynı kategorilerle destek olurlardı. Asıl Müslüman-gayri Müslim çatışması bu iki ülkededir. Ama ne var ki, bu gerçeği daha biz kendi toplumumuza bile yeterince anlatabilmiş değiliz.

KÜLTÜR YOZLAŞMASI VE DİLİN FUKARALAŞMASI

Bu tarihsel yanılgı yüzünden, Türk kültürü işte Arap ve Fars kültürüne ait anlam kümesini, dini kültür olarak bünyesine tereddütsüzce almıştır, almaktadır.  Üstüne üstlük Türk halkı bu iki milletle ilgili bilimsel ve tarihsel gerçeklere münasip düşen doğru bilgilerin çok azına sahiptir. Ama olsun, yeter ki bu dillere ait sözcükler, Türk dilinde bulunsun; isterse anlamları, ilgili kültür havzasında kalsın. Düşünce budur. Dilimize denetimsiz, bilinçsiz ve hangi anlamı temsil ettiğine bakılmaksızın giren bu dillere ait kelimeler ve tamlamalar, kültürümüz yozlaştıkça rastgele ama yaygın olarak kullanılmaktadır. Dil muhafazakârlaşırken, anlamlarından koparılıp dilimize giren kelimeler, kültürümüzü fukaralaştırmaktadır. Örneğin Araplar, “es-selamu  aleykum” (esenlikler olsun, merhaba, nasılsın?) derken bunu tamamen insani ve sosyal ilişkiler temelinde dile getirirler. Oysa bizde, “Allah’ın selamı üzerine olsun” anlamında kullanılır. Arap kültürünün bu örnekle dinileştirilerek Türkç’ye aktarıldığını görüyoruz. Elbette Allah’ın selamı üzerinize olsun’ denebilir; bu şekilde dua da edilebilir. Ama dua, daha özel ve tertip içinde edilir. Her laf başında, günün her saati, “Allah’ın selamı üzerinize olsun” anlamında kullanıldığında, dil de kültür de yalama olur. İşte inin kötüye kullanılması, kültürün yozlaşması ve buna bağlı olarak dilin fukaralaşması ile başlar. Bu da ahlaki bozulmanın ilk adımını oluşturur.

Son zamanlarda, bireysel ve toplumsal hayatında dinle uzaktan yakından alakası olmayan ve sayıları gittikçe artan insanlar, tv kanallarında, radyolarda ve en sıradan magazin olaylarında samimi dindarlığın özel jargonları olan sözcükleri sıkça ve göstere göstere kullanmaktadırlar. Kullandıkları sözcüklerin kültürel arka planını bilmemelerine rağmen, siyasi ve ideolojik rüzgârın etkisiyle bu jargonu kullanmanın yakın ve uzak vadede getirisinin farkında oldukları besbellidir. Arap ve Fars kültürünün taşıyıcısı ve yayıcısı olduklarını bilmedikleri kesindir. Ancak bu jargonlarla dindar göründüklerini ve halkta sempati uyandırdıklarını düşünmede de haklı oldukları kesindir.

Bu, dil ile düşünce, dil ile kültür arasında oluşan boşluğun doğulu tipidir ve buna doğu tipi muhafazakârlaşma diyebilirim. İslamiyet tabii ki Türk kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak Türk kültürü bundan ibaret değildir. Kaldı ki, İslamiyet’le birlikte Türk kültürüne katılan doğu kültürleriyle din arasında ne gibi farklar bulunduğunu konu alan şimdiye kadar derli toplu bir Kültür antropolojisi alanında araştırma olmamıştır.  Neden mi? Çünkü ‘sağcıl’ sözcükler, bu gün ‘dindarlık ve muhafazakârlığı’ simgeleyen yeni ama kültürel anlam kümesini yitirmiş bir dil dizgesinin ürünüdür. Bu simgeleştirme dizgesi, uzun yıllardır, seslendirenlerine dünyevi çıkarlar sağlamaktadır. Anlam dünyasını yitirmiş hiçbir simge, ses ya da gürültüden öteye geçemez ancak dil-kültür ilişkisinin bu kadar hayati olduğunu bilmesine rağmen bir kısım aydınların da bu muhafazakârlıktan vazgeçmeleri en azından şimdilik, düşünülemez. Çünkü siyasi çıkarları ve kişisel makam ve mansıp hırsını halkına tercih eden kişiye aydın denmez.