Lider ve filozof Atatürk

Lider ve filozof Atatürk

Nesnel tarih bilimi, kimini devlet başkanı ya da kral, kimini filozof ya da düşünür olarak kayda geçer. Büyük İskender büyük bir kraldır. Orta Avrupa’dan Orta Asya’nın içlerine, Kuzey Afrika’dan Anadolu’nun bir ucundan öbür ucuna girmediği şehir, almadığı toprak ve neredeyse yenmediği ülke bırakmamıştır. Özellikle Batı Anadolu’da ayak basmadığı yer yok gibidir.  Babası Kral Philip’in kendisine öğretmen olarak tuttuğu büyük filozof Aristotes’i bu fetihlerin bir kısmında yanından ayırmamıştı. O yalnız Philip’in oğlu Büyük İskender’in değil, dünyanın öğretmeniydi, hem de İslam dünyasının adlandırdığı gibi, “İlk Öğretmen”di. M.Ö. IV.-III. Yüzyıllarda, önüne çıkan şehirleri, siteleri, ülkeleri dize getiren; her gittiği yeri imar eden Büyük İskender’in öğretmeni Aristoteles belki o günlerde, öğrencisi kadar ünlü değildi; adını dünya duymamıştı.  Ama düşünce ve bilginin tohumlarını, savaşın ve siyasetin uzanabildiği köşelere sessiz sedasız ekmişti. Öyle ki, başta öğrencisi olmak üzere, kralların ve yöneticilerin anlık kararlarına, himaye ya da azline bağlıydı bütün yaşamı. O günlere tanık olanlar, iki bin beş yüz yıldır, öğrencisinden daha çok hocasının, dünya fatihinden daha çok bir öğreticinin, yani Büyük İskender’den daha fazla Arsitotetes’in adının ve ününün gittikçe insanlık belleğine kazına kazına yaşayacağını hayal bile edemezlerdi. Büyük İskender’in savaştaki ve siyasetteki başarıları doğal olarak bilinmektedir. Ama tarihin envanterine kayıtlı krallar arasında “en göze çarpanlar”dan birisidir sadece. Tarih onu, kronolojinin mekanik sayımına hapsetmiş; yer, zaman, siyasi koşullar, ekonomi ve askeri başarılar arasında kurulan teknik bağlarla objektif tarih biliminin satırları arasına yerleştirmiştir. Antik Tarih’in bu bağlantıları nasıl kurduğuna ilişkin somut araçlar lazım oldukça, yerleştikleri yerden alınıp yeniden aynı yerlerine bırakılırlar. Çünkü devlet adamları, düşünülen, üretilen ve her an değişmeye namzet siyasetin o anki pratiğinin uygulayıcılarıdır. Pratik siyaset, anılan öğleler arasındaki bağlantının ilgili dönemdeki paradigmaya uygunluğu ölçüsünde başarı getirir. Bu pradigma ile eşleşen dönem, pratik siyasetin uygulanması için elverişlidir.

Büyük İskender, Antikite’nin siyasal birikimini başarıyla uygulamaya geçirmesi bakımından adı unutulmaz tarih öznesidir. Ancak onun özneliği, yaptıkları ile sınırlıdır. Aslında bütün parlak devlet adamları için de aynı durum geçerlidir. Çünkü insanlık tarihi, siyasetin pratiği için, kendi yarattığı kahramanları, yaratacağı bir sonraki kahraman ya da kahramanlar için kurban ederek akar, gider. Bu akıntıya, uygulanmış bir siyaset ya da yönetim pratiği, yalnızca esin kaynağı olabildiği ölçüde ayak uydurabilir. Yoksa tarihin akıntısına kapılır, gider. Her ne olursa olsun, ayak uyduran özne, pratiği uygulayan değil, uygulanan pratiğin anlamıdır. Bu anlamı, tarihin birbiri ardına kurban ettiği kahramanları bedenen yaşatarak değil, yapıp-ettiklerinin düşünsel sürdürülebilirliği yineleyerek taşıyabilir. Ne ki Büyük İskender de öncesi ve sonrasındaki kahramanlar gibi, kendi gidip adı kalan yadigarlardandır.

TARİHİ FİLOZOFLAR YARATIR

Aristotes, Büyük İskender’in siyaset pratiğinin gölgesinde geçici olarak kalmıştır. Yüzyıllar içinde dünya fatihini, hocasının  sonsuza dek felsefesinin gölgesinde bırakacağını kim bilebilirdi?  Belki Büyük İskender, bu gün tarihin parlak sayfalarında hâlâ adı geçen bir kral olmaya devam ediyor. Ancak Aristotes felsefesinin okutulmadığı, bilinmediği, duyulmadığı bir lise, bir üniversite veya bir insan topluluğu bulunabilir mi? Kahraman kralları ya da devlet başkanlarını tarih yaratır ama tarihi de filozoflar yaratır. Bu gerçeklik, tarihin neden kendi yarattığı kahramanları süreç içinde öldürmeye güç yetirdiği halde, kendisini yaratan filozofları öldüremediğini açıklar. Atatürk de, tarihi yapan bir filzoftur.

ÖLÜMÜZLÜK İKSİRİ

Vurgulayarak belirteyim: Aristoteles, tarihi yaratan en önemli filozoflar arasındadır. O, savaş ve siyasetten dolayı değil, her alanda çığır açan felsefesiyle tüm çağlara ve insanlık tarihine yön vermiştir. Hukuk, siyaset, ahlak, musiki, sanat, doğa bilimleri ve burada sayamayacağımız hemen her alanda, bu günün tarihini yarına taşıyacak olan felsefesiyle ölümsüzleşmiştir, yoksa salt adıyla değil. Demek ki filozof, devlet adamı ya da kraldan  daha uzun ömürlü; felsefesi daha etkilidir. Çok başarılı da olsa devlet adamı, ancak kendi dönemindeki halkın gönüllerini fethetmiş; duygularına tercüman olabilmiştir.  Tam bu noktada, hem o zamanki halk artık yoktur, hem de o zamanki halkın duyguları. Duygusal bağlılık, tarihin sırtında uzun süre taşıyamayacağı kadar uçucudur. Çünkü tarih, taşıyacağı şeyi, sırtına değil, belleğine alır; düşüncesinde mayalar, olgunlaştırır ve sonra aktarır. Belli bir halk ve belli bir halkın duyguları, düşünce gibi omurgalı değildir. Esnek ve geçicidir. Bir önder, halkı ve halkına ait duygularıyla tarihin kronolojik envantere gömdüğü hatıralaşmış bir vefaya tutunarak ölümsüzlüğe ulaşamaz. Bir şey daha gereklidir,  onu ölümsüzleştirecek bir şey: Felsefe. Büyük İskender, bu ölümsüzlük iksirine sahip değildi. Saygıyla ve hayranlıkla anılmak dışında, bu güne taşıyabildiği şeyler, yönetiminde inşa edilmiş muhteşem kentler, muhteşem yapılardı. Ama bunlar bile onu bir Aristoteles yapmaya yetmedi. Çünkü o bir filozof değildi, yüzyıllarca sürecek bir felsefesi de yoktu.  İşte bu ölümsüzlük iksiri Aristoteles’de vardı. Her anıldıkça, daha bir ölümsüzleşmekte; anlaşılmak için nice beyinler sabahları uykusuz geçirmekte, anlamayanlar hayıflanmakta, adını duyup da bilmeyenler de utanmaktadırlar. Çünkü o bir filozoftur.

UMUDU YOKTAN VAR ETTİ

Atatürk, yok olmanın eşine gelmiş Türk ulusunu yeniden hayata, devlete, bağımsızlığa ve geleceğe bağlamıştı.  Taş üstünde taş kalmamış bir Osmanlı’dan bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti devleti yaratmıştı. Dünyanın görüp göreceği dillere destan Kurtuluş Savaşı’nı büyük bir zaferle taçlandırmıştı. Hiçbir ülkede kadına reva görülmesi hayal bile edilemeyen siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hakları Türk kadınına altın tepside sunmuştu. Osmanlı’nın “kafasız Türk” diye aşağıladığı insanlardan bağımsız ve başı dik bir Türk ulusu oluşturmuştu. Yedi düvele başkaldırıp emperyalizmin tüm gücüyle abandığı Anadolu’yu, Büyük İskender’i kıskandıracak denli yeniden fethetmişti. Savaşın ve siyasetin en usta, en incelikli pratikleri, çok az önderde tanık olunabilecek zeka, öngörü ve cesaretle gerçekleştirmişti. İçerdeki ve dışarıdaki düşmanları bile, bazen kıskançlık, bazen hile ve desise ile de olsa, ona içten içe gıpta ediyorlardı.  Dostları şükran ve minnet duyuyorlardı. Önderliğinde elde edilen zaferler ve  köklü devrimleri, Türk ulusu için hayali bile imkansız umut aşılıyordu. En umutsuz anlarda, umudu yoktan var ediyordu. Bütün bunları bir önder, bir devlet adamı olarak başarmıştı. Askeri ve siyasi dehasından kuşku duyacak daha anasının karnından bile doğmamıştı ve doğmayacaktı.. O, büyük bir komutan, siyasi bir deha ve dahi bir devlet adamıydı.

ATATÜRK’ÜN UNUTULMASINI ÖNLEYEN ÖZELLİĞİ NEDİR?

Hepsi doğrudur. Dahası, birkaç paragrafta özetlenemez. Atatürk’ün eşsiz bir lider olduğu, Türk ulusu için yapıp-ettikleri, siyasi dehası hakkında milyonlarca sayfayı bulan kayıtlar tarihin envanterinde olduğu gibi saklanmıştır.  Peki, soralım. Acaba Atatürk, yazımın başında verdiğim örneğe bakılarak, neden tıpkı Büyük İskender gibi bir akıbete uğramamıştır?  Hiç düşündünüz mü, Atatürk niçin hala yaşamaktadır? Dünyada eşine az  rastlanır  askeri ve siyasi başarılara imza atmış olması, onun normal olarak  en çok Büyük İskender çizgisinde anılması ile yetinilmesini gerektirmez mi? Benzeri liderlerden Atatürk’ü ayıran, unutulmasını önleyen en temel özellik nedir?  Tersinden sorayım: Hem unutulmayan hem de anlatılamayan bir lider olmak, paradoksal bir durumu anlatmıyor mu? Hem unutmayacaksınız, hem de hakkıyla anlatamayacaksınız? Çelişkili bir durum. Anlatılamıyorsa, unutulması gerekir, yok eğer unutulmamışsa, anlatılabilmesi gerekir? Unutulmadığı, unutturulamadığı, üstelik dönüp dönüp yeniden şahs-ı manevisine müracaat edilmek zorunda kalındığı bir devlet adamı olduğu apaçık bir gerçekse, bu gerçeklik, hep söz konusu paradoksla birlikte mi var olacaktır? İyi ama nereye kadar?

Unutmamak ve anlatamamak, daha fazla birlikte yaşayamaz. Unutmuyorsanız, neden unutmadığınızın gerekçelerini bilmek zorundasınız. Unutturulmamasını istiyorsanız, unutmak ve unutturmak isteyenlerden  bunu rica edemezsiniz. Vefa, sadakat, şükran ve minnet gibi duygulara davet edilerek bu iş başarılamaz. Erdem içerikli olsa da hiçbir duygu, değil o zamanki halktan bu zamanki halka, o zamanki kişiden bu zamanki kişiye aktarılamaz. Duygular anlıktır. Erdemli ya da erdemsiz olsun, hiçbir duyguyu sür git tarihsel sürecin öznesi yapamazsınız.  Günlük yaşamımıza bakın. Örneğin bir baba ya da anne, elinde avucunda ne varsa çocukları için harcar; ömrünü tüketir, canından can, kanından kan verir. Özveride sınır nedir bilmez.  Tek beklentileri, gözlerini kırpmadan her türlü fedakârlığı yapmaktan kaçınmadıkları evlatlarının kendilerine, vatanına, milletine hayırlı bireyler olmasıdır. Anne-babaya saygılı, şükran ve minnet duyguları içinde olmalıdır. Olan elbette vardır. Ama şu bir gerçektir ki, çoğun böyle olmaz. Fedakârlıkların yapıldığı anlarda bu ve benzeri erdem içerikli duygular yaşanır. Ancak çok geçmeden, çocuklar, Halil Cibran’ın dediği gibi, “gelecekte kurmayı tasarladıkları saraylarına” taşınma telaşına düşerler. Duygular, yerini başka duygulara terk etmek üzere değişmiştir. İnsan doğasını en acıtıcı biçimde yansıtan, duygularıdır. Karmaşık bir varlık olup da tek düze duygu sahibi olmayı beklemek, insan doğasını tanımamak demektir. Bu gerçek hepimiz için geçerlidir.

Öyleyse, tarih Atatürk’ü bir lider olarak kronolojik envanterinde saklamakla yetinmiyor, onu artarak hatırlatıyorsa, onun tüm başarılarında saklı olanı, sürekli keşfetmemizi bekliyor ve hala anılan paradoksa rağmen unutturulmasına izin vermiyorsa, bunun nedeni nedir? Unutturmak isteyenlerin unutmamak için çırpınanlardan korkmaları mı? Hayır, kesinlikle böyle değil. Unutulmak kaderi olan hiç kimse, tarihin envanterinden öteye gidemezdi.

Ya da, unutmak istemeyenler sayılan şükran duygularını, Atatürk Önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı’na katılmış kahramanlar gibi aynıyla bu güne aktarabilme becerisine mi sahiptirler? Böyle bir ulvi duyguya sahip iseler, her gün toprağa verdiğimiz kahraman şehitlerimiz ve gazilerimizle ilgili duyguların, daha anlık, daha canlı ve her gün yaşadığımız erdemli duygular olması gerekmez mi? Üstelik bu duyguların “taşınma, aktarılma ve yaşatılma” gibi zorlukları yoktur; çünkü duygunun doğası icabı zaten her gün yaşıyoruz.

O halde sorun, başkadır. Unutmayanlar ve unutturmaya çalışanlar, bir noktada birleşir: Unutmayanlar, Atatürk’ün devlet adamlığına ilişkin “tarihsel bilgiler”den, semboller yardımıyla “güncellenmiş ama erdem içerikli duygular” üretirler. Unutturmaya çalışanlar ise, aynı bilgilerden “güncellenmiş ama erdemsiz duygular” üretirler. İlki iyi, ikinci kötüdür yargısı, normatifdir; ancak epistemolojik değeri yoktur. İki yargı da, gerekçesini “duygular”dan alır. İkisi de bu anlamda normatifdir. Ancak uzun ömürlü değildirler.

FELSEFE TARİHİNDE ÇIĞIR AÇAN TÜRK FİLOZOF

O halde, Atatürk yalnız üstün bir lider değil, aynı zamanda felsefe tarihinde çığır açan bir Türk filozofudur.  Atatürk’ü, sistem kuran bir filozof olarak görmek, hiç de ihtiyacı olmayan bir övgüye muhatap etmek olarak anlaşılmamalıdır. Atatürk, sistemci bir filozoftur. Onunla ilgili olarak içine düştüğümüz unutmamak ve unutturmak paradoksunun çözüm noktası işte burasıdır. Nasıl ki Aristoteles, dünden bu güne kendisine duyulan salt sevgi veya minnettarlıkla değil, felsefesiyle unutulmuyorsa, Atatürk de öyledir. Atatürk, felsefesiyle kendisini tarihe dayatan bir filozoftur, yoksa sadece tarihin insafına bırakılmış bir lider değildir.

Bu yazımda Atatürk’ü özellikle Aristoteles’le kıyaslıyor değilim. Aksine Atatürk, felsefe tarihinde bilinen en ünlü filozoflarla tek tek kıyaslanabilecek  düzeyde bir filozoftur. Kaldı ki Arsitoteles’den daha büyük filozoftur, çünkü öğrencisi Büyük İskender kadar dahi bir lider, Aristoteles kadar sistemci bir filozoftur. İkisinin özelliklerini şahsında toplamıştır. Kıyaslanacaksa, ikisiyle birden kıyaslanmalıdır.

Atatürk’ün liderliği, felsefesinin bir sonucudur. Atatürk’ün felsefesinin en somut sonucu, bağımsız bir Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyetini var etmiş olmasıdır. Felsefe Tarihi’nde bu kuram-eylem birliğini kaç filozof sağlamıştır? Hem, Aristoteles “İlk Muallim”, Farabi “İkinci Muallim” ise, Atatürk “Başöğretmen” değil mi?

Atatürk, ne filozof-devlet adamı Marcus Aurelius’tan, ne de Büyük İskender gibi bir  imparatoru yetiştiren Aristoteles’ten geri kalır. O hem bir devlet başkanı hem de filozoftur.