Mayın eşekleri

Yavuz Alogan yazdı...

Mayın eşekleri

Muhalif-radikal tutumunu kaybetmiş entelektüel kesim toplumsal dönüşüm zamanlarında bocalar, kendi içinde bölünür ve her tüyü bir tele takılarak dağılır. Sağlam, geleneksel, fikrî yapısı istikrarlı bir entelijansiyanın olmadığı toplumlarda bu durum trajik boyutlar kazanır. Baskıcı iktidarlar toplumun tanıdığı entelektüelleri kolayca aldatırlar, yedeğe alırlar, onları kendi programlarına ikna ederek kullanırlar. Özgüvenini kaybetmiş entelijansiya benzeri gruplar siyasî iktidara çeşitli umutlarla ya da düpedüz maddî çıkar arayışıyla yaklaşırlar ve fena hâlde yedeklenirler. Kendilerini fazla önemsemek gibi bir hastalıktan mustariptirler. Siyasî iktidar bu zaafı kullanarak onları kendi propagandasına malzeme yapar.

Bizde de öyle olmuştur.

FETÖ’nün köklü toplumsal sorunlara çözüm getirdiğine inanmışlar, cemaat sofralarında çöplenmişler; Abant toplantılarında değerli zannettikleri fikirlerini açıklayarak sarı zarf içinde bir miktar hakkı huzur doları almışlar; “çözüm süreci”nin bir parçası olarak “âkil adam” olup şehir şehir dolaştırılmışlar; AKP gibi bir partinin Türkiye’ye batı tipi demokrasi getireceğini sanarak ona destek vermişler, ülke dışındaki bağlantılarını kullanarak hükümetin propagandasını yapmışlardır. Bunların bazıları gün akşam olunca hata yaptıklarını fark edip sessizce köşelerine çekilmişler ya da dürüstçe özeleştiri yapmışlardır.

Mesela âkil adamlardan Baskın Oran açık ve dürüst bir tutumla “çözüm süreci”nde siyasî iktidar tarafından “mayın eşeği” olarak kullanıldıklarını itiraf etmiştir.

AKP’nin “demokratik-tik” açılımını desteklemekle kalmayan, Birikim dergisinde siyasallaşmış İslâm ile  sol fikirler arasında “yeni dünya düzeni” içinde ve “demokrasi” temelinde bir buluşma noktası tespit ederek ideolojik bir “tarihsel uzlaşma” zemini oluşturmaya çalışan Murat Belge, Kemalizm’in tutmadığını iddia ederek sanırım biraz Şerif Mardin, biraz da Negri ve Hardt (“İmparatorluk” kitabını hatırlayalım) etkisiyle yeni bir kaynaşmış, gericilikle bağdaşmış bir yeni dönem analizi yaptıktan yıllar sonra, Saray rejiminin toplumu nasıl zehirlediğini, rüşvet, irtikap ve rezaletler içinde çatırdadığını görerek “Atatürkçülere yakınım” demiştir. (Bu arada Efendimiz’in “Medine Vesikası”nı demokratik sivil toplumun temel yasası olarak değerlendirip solcu gibi duran liberalleri etkileyen Ali Bulaç n’oldu?  Yoksa o da köşesine çekilmiş Nutuk mu okuyor?)

Sonra Nuray Mert… Bu değerli sosyolog kardeşimiz, “Atatürkçülük Türkiye’nin en başarılı sivil toplum hareketi oldu” gibi bir cümleyi telaffuz edivermiştir. Şöyle demiştir: “İktidar Atatürk sembolü etrafında sekülerlikle, cumhuriyet fikriyle, cumhuriyetin meşruiyetiyle kavga ettikçe, bu bir hayat tarzı, hem hayat tarzı hem dünya görüşünün ve bunu korumak için sergilenen tepkinin sembolü haline geldi. (…) Bu semboller etrafından sivil bir direniş doğdu, doğrusunu söylemek gerekirse…” Demek ki Mustafa Kemal sembolünün çevresinde sivil bir direniş doğmuş. Çok güzel…

AKP’nin ülkeye demokrasi getireceğini ümit eden, “çözüm süreci”ni hararetle desteklemekle kalmayan, bir PKK askerî birliğiyle  sahrada piyade yürüyüşüne de katılan gazeteci Hasan Cemal “Atatürk’ü de, laikliği de sevmeyen ‘tek adam’ın, Ayasofya’yı cami yapması şaşırtıcı değil ki…” dedikten sonra, Saray’ın tek adam rejimi kurmak istediğini, Atatürk’ü sevmediğini, laikliğe ve kadın-erkek eşitliğine karşı olduğunu, 1923’ten intikam almaya niyetlendiğini, Batı’ya sırtını, Doğu’ya yüzünü döndüğünü söylemiştir. Doğan Avcıoğlu’nu hatırlamış olabilir mi? Bilemiyoruz.

Bu tavır değişikliklerinin elbette etkileri olacaktır. Bu tip entelektüel şahsiyetlere sempati duyan tüyü bitmemiş genç akademisyenler farklı bir ışıkla aydınlanacaklar, söylemlerini ve kullandıkları terminolojiyi gözden geçireceklerdir.

Bu tavır değişikliğini nasıl karşılamalıyız?

Bence olumlu karşılamalıyız. Adam “Ben Atatürkçülere yakınım,” diyorsa, “Hayır sen Atatürkçü olamazsın, samimi değilsin, vakti zamanında şöyle demiştin” vs diyerek onu mahcup etmeye çalışmak doğru olmaz. “Buyurun, saflarımıza hoş geldin,” demek daha doğru olur. Bu tavır elbette kapsamlı özeleştiri talebini geçersiz kılmaz.  Bu kişilerin geçmişte söylediklerini, yazdıklarını ve yaptıklarını arada bir gündeme getirerek özeleştiri talep etmek boynumuzun borcudur. Asla unutmayız ve yeri geldikçe hatırlatırız.

Fakat siyasî iktidarın kendinden olmayanı kullanma yönsemesi büyük bir sorundur. Saray, her defasında kendinden olmayanı kullanmayı becermektedir.

Baskın Oran’ın mayın eşeği itirafında bulunurken, “Bize ölümüne saldırdılar” dediği ulusalcıları bile kullanmayı ve yedeklemeyi beceren bir Saray’la karşı karşıyayız. Bu ulusalcılar ansızın Sayın Saray’ın antiemperyalist olduğunu keşfetmişler, özellikle Rusya’yla birlikte Türkiye’nin Batı’dan kopmasının tek yolunun gelenekselleşmek olduğunu iddia etmişler ve nihayet “hepimiz aynı gemideyiz” diyerek Saray’a yanlamışlar, hatta bununla da yetinmeyerek söylemlerine hafiften bir Mustafa Kemal eleştirisi eklemişler, laiklik gibi kritik meselelerde düşük profil vermişlerdir. Böylece hem kendi varlıklarını maddi anlamda daha rahat koşullarda sürdürme imkânı bulmuşlar, hem de en geniş ulusalcı, Kemalist, hatta solcu kesimde bir tür Saray propagandasına alet olmuşlardır. Fakat bunlar mayın eşeği olamayacak kadar kurnazdırlar. En gerici görüşleri en devrimci tutumla üst perdeden savunmanın ustası olmuşlardır; her dönemde kendileri dışında herkesi “hain” ilan etmeyi becermişler, teorilerini politikalarına yedirerek sindirmişler, sonra çaktırmadan kusmuşlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranarak yollarına devam etmişlerdir.

Bunların durumu solcu gibi duran liberallerin yanılgılarına kıyasla daha bilinçli/tehlikeli fakat bir o kadar da acıklıdır. Acıklıdır, çünkü kökü dışarıda bir analizi ve vahim bir fırsatçılığı, oportünizmi temel almaktadır. AKP’nin Yankee emperyalizmine yanladığını gördükçe çok daha acıklı bir fikrî sefalet içinde perişan olacakları anlaşılmaktadır. Kendileri de bu elim durumu anlamaya başlamışlardır. Nitekim Vatansever Doktor Doğu Perinçek, daha geçen gün, “Yargıtay açılışında yapılanlar din istismarıdır,” şeklinde bir çıkış yapmış, “7. yüzyıl kurallarıyla 21. yüzyılı yönetemezsiniz” gibi malumu ilan eden sözlerle yeni konumunun ilk tanzim atışlarını başlatmıştır. Bu yeni tavrı da elbette olumlu karşılıyoruz. Fakat yemezler!

“Yalancı çoban” masalını Türkiye’de ilkokul öğrencileri bile bilmektedir. Bunlar bu saatten sonra “Köy yanıyor,” deseler, kimse başını çevirip bakmaz. Emin olun, bunların Murat Belge’nin Atatürk’e yakın oluşu kadar bile inandırıcılıkları olmayacaktır. Nereden nereye geldiklerini, ne yaptıklarını asla unutmayız ve her zaman hatırlatırız.

Bütün bu hamurlar daha çok su kaldırır. Fakat Türkiye’de tutarlı ve sağlam bir entelijansiyanın olmadığı, özellikle solcu gibi duran liberal entelektüellerin ve hep “büyük güçler arasında yer alalım” özentisiyle tekerlenenlerin her fırtınada harman olup savruldukları gerçeği değişmez.

Pandemi kapanmasında sürekli çalışmayla geçen şu son iki yıl beni biraz yordu. Bu nedenle kısa bir tatil yapmam gerekiyor. Profesyonel ve meşhur köşe yazarlarının dediği gibi, “yıllık iznimin bir bölümünü kullanmak üzere…” bir iki yazıyı atlayacağım. Bölüm sona erdiğinde görüşmek üzere… yalogan@gmail.com