‘Siz hepiniz ben tek’… Atlantik’in yalnız adamı

‘Siz hepiniz ben tek’… Atlantik’in yalnız adamı

Önce Kızılderilileri “temizlediler”, ardından Afrikalıları köle yaptılar.

Koca Amerika kıtası yetmedi, tüm dünyaya hallendiler.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye verdikleri paraları, İngiltere savaşın galibi olmasına rağmen geri istediler.

Kasası tamtakır İngiltere de yenik Almanya’nın ümüğüne çökünce, çarpık bir Versay Anlaşması, Hitler’i ve ikinci Dünya Savaşı’nı getirdi. (İngiltere o yüzden Kurtuluş Savaşı’nda doğrudan Türkiye’ye saldıramadı ve Yunanistan’ı vekil tayin etti.)

İkinci Dünya Savaşı’nda 60 milyondan fazla insan öldü.

En az kaybı veren yine ABD idi.

O savaşın da galibi aslında SSCB iken, bir anda ABD duruma el koydu.

Doları dünya rezerv parası yaptı çıktı.

Üstüne Hitler’in kadrolarını alıp yeni bir imparatorluk inşa etti.

Esir düşen Nazi Generali Gehlen, CIA’yı kurdu, Hitler’den kaçan Alman nükleer fizikçiler, atom bombası yaptı.

Füze programı ve 1969’da aya giden roketler bile Hitler’in emrindeki Alman bilim adamı Wherner Von Braun’un işi.

Biyolojik savaş programı ise Nazi Doktor Mengele ile Nazi müttefiki Japon ordusundan Shiro Ishii tarafından kuruldu.

Korsan ataları ve yeni ülkelerindeki kovboy özellikleri ile dünyayı haraca kestiler.

Önce kızıl tehlikenin ana vatanı Asya’ya saldırdılar.

SSCB ve ÇHC tehditti.

Onların uyduları olanlar da aynı.

Ama asıl mesele Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerini kontrol altında tutmaktı.

NATO bunun için kuruldu.

Boyun eğmeyene, haraç vermeyene çöktüler.

Üç D formülüyle.

Dolar, Donanma, Darbeler.

ABD’NİN DARBE VE RENKLİ DEVRİMLER DÖNEMİ

Latin Amerika ülkelerinde anlatılan yaygın iki satırlık bir fıkra vardır.

“Neden ABD’de darbe olmaz? Çünkü orada ABD Büyükelçiliği yoktur”.

ABD, Asya’da savaş (Kore, Vietnam, Filipinler, Laos, Kamboçya, Irak, Afganistan, Suriye, Lübnan, Yemen) yoluyla işlerini hallederken, arka bahçesi saydığı Güney Amerika’da iç savaş ve darbeleri tercih etti.

Asya’da Endonezya ve Afrika’daki Sudan da aynı kaderi paylaştı. Bir de elbette Afrika boynuzundaki Somali.

Renkli devrimler sonradan çıktı. Polonya ve Macaristan’daki anti Sovyet ayaklanmaları farklıydı.

1975 Helsinki Nihai Senedi ile 1989 Berlin Duvarı’nın çöküşü sonrası bu yöntem izlenmeye başlandı.

Özellikle küreselleşme dönemi başlangıcı, 1980’de CIA Başkanı Bill Casey bu işin kitabını yazdı. RAND, NED, USAID gibi Amerikan kurumları da bu işin teori ve pratiğini üstlendi. Genel olarak NGO yani Sivil Toplum Kuruluşu kavramı bu dönemde ortaya çıktı.

Sovyetler’de at oynatmasıyla “Kızıl Milyarder” olarak bilinen dolar spekülatörü Soros da finansörlüğüne soyundu.

Burada esas şuydu: Halkın mevcut sistemden ve yönetimden rahatsızlığı desteklenecek ve yönlendirilecekti. Yani ortada bir sorun vardı ama bu sorun ABD’nin istediği şekilde çözülecekti.

Ancak bilinen Amerikan kaynaklı ilk renkli devrim (Filipinler’de 1986’daki Sarı Devrim’i saymazsak. Onda halk ayaklanmasına karşı ABD, 20 yıllık diktatör Ferdinand Marcos’u gözden çıkarmıştı) olayı Polonya’daki “Dayanışma” (Solidarnocz) hareketi oldu.

Tabii Doğu Almanya’nın yıkımını getiren Berlin Duvarı’nın yıkılması aslında en sembolik kırılma noktasıdır.

Polonya asıllı ABD stratejisyeni Zbigniew Brzezinski ile Polonyalı Papa John Paul’ün de katkılarıyla komünist rejimi devirdiler. Aynı yıl Çekoslovakya’da “Kadife Devrim” oldu. Ortadan ikiye ayrıldı. Romanya’da da aynı yıl Çavuşesku rejimi yıkıldı.

Aynı sene yani 1989’da Pekin’de baş gösteren meşhur Tienanmen Meydanı kalkışması Çin’de işe yaramadı.

Ardından en büyük iş geldi.

1990’da Gorbaçov’u “Glasnost” “Perestroika” laflarıyla kafalayıp, asıl rakibi SSCB’yi indirdiler.

Kissinger ile Brzezinski’nin büyük “başarısıdır”.

Tabii küresel sermayenin de.

Yugoslavya, 1993’te Almanya ve ABD etkisiyle başlayan iç savaşta önce parçalandı. Ardından 2000’de Sırbistan CIA destekli Otpor hareketiyle bir renkli darbeye (Buldozer Devrimi) uğradı.

1990- 2000 arasında zaten Avrupa’da hiçbir sol rejim (Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan, Baltık ülkeleri vs) ayakta kalamadı. Sadece Moldova belki.

Ardından Eski Sovyet ülkeleri geldi.

Karadeniz’deki minik ama kritik Gürcistan, 2003 Gül Devrimi, Orta Asya’daki Kırgızistan 2005 Lale Devrimi, Doğu Avrupa’daki Ukrayna 2005 Turuncu Devrim ile Batı ayarlarına getirildi.

Bunlara 2005 Lübnan Sedir Devrimi de eklenebilir.

2010 itibarıyla bu kez Arap Baharları başladı.

Tunus (Yasemin Devrimi), Mısır (Lotus Devrimi), Suriye, Libya ve 2011’de İran’daki yeşil devrim girişimi geldi.

Libya ve Suriye uluslararası bir iç savaş kavramını da literatüre soktu.

Bunun eski örnekleri İspanyol iç savaşı ile Kore iç savaşıdır.

İki temel karşıt blokun (sol ve sağ) karşı karşıya geldiği net ve açık savaşlardı.

Halbuki Suriye’de onlarca ülke ve yüzlerce terörist fraksiyon buluştu.

Libya’da da hakeza.

Burada yalnız ilginç şeyler olmaya başladı.

ABD artık her istediğini yapamıyordu.

Suriye’de Rusya’nın topa girmesiyle iş değişti. Libya’da Türkiye aynı rolü oynadı.

İran, Rusya ve Türkiye bölgesel güçler olarak ABD emperyalizmine rakip iddialar taşımaya başladı.

İran’ın tüm batı Asya ve Orta Doğu’da kurduğu direniş hilali, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Suriye’de kalıcı olarak üslenmesi, Türkiye’nin iddialı Osmanlı söylemleriyle Atatürk’ün “İlk hedefiniz Akdeniz‘dir” komutunu birleştirmesi, Washington planlarını bozdu.

Rusya, İran ve Türkiye’ye yaptırım kararları alındı.

Bu noktada Türkiye, Erdoğan – Trump diyaloğuyla bu yaptırım salvosundan bir nebze yırtsa da, Biden’ın seçilmesiyle aynı üçlü kampa net girecektir.

Öte yandan İran, ABD’nin resmen işgali düşündüğü ama başarısız darbe girişimiyle yetindiği Venezuela ile deniz trafiğini kurdu, ABD güçlerini Irak’ta vurdu.

Tabii 2008 yılı da kritik bir yıldır belirtmeden geçmeyelim.

2008’de Gürcistan’ın ABD gazıyla başlattığı anti Rus saldırı, toprak kaybıyla ve kukla rejimin devrilmesiyle sonuçlandı.

Aynı sene ABD’de çıkan ekonomik kriz büyük bir küresel buhrana yol açtı.

Özellikle Avrupa bundan çok etkilendi.

Ve zaten sallanmakta olan donanma ile darbe ikilisine dolar da eklendi.

Bunda Çin başta olmak üzere Asya’nın müthiş yükselişi çok etkili oldu.

Doların güvenilir bir rezerv para olma özelliği sorgulanmaya başlandı.

ABD gerilerken, daha da tehditkar oldu.

Ve bugüne gelindiğinde ABD Başkanı Trump, izolasyoncu ve yaptırımcı bir tavır alıp, tüm dünyaya “Siz hepiniz ben tek” diye seslendi.

Nükleer, İklim, İran, Posta Birliği, UNİCEF, NAFTA, Trans Pasifik Ortaklığı ve AB ile transatlantik yatırım ve ticaret ortaklığı olarak toplam 8 önemli anlaşmadan çekildi.

BM’ye bağlı Dünya Sağlık Örgütü ile ilişkileri sonlandırdı.

Üyesi olmadığı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni de yaptırımla tehdit bile edebildi.

Trump’ın ekonomik yaptırım listeleri her geçen gün kabarıyor.

DOLARIN ÇÖKÜŞÜ VE RENKLİ DEVRİM BU KEZ ABD’DE

ABD yalnızlaşır ve zorbalaşırken, dünyanın geri kalanı da baş kaldırmaya cüret ediyor artık.

Bunda ABD’deki bozuk ekonomik sistemin çok büyük rolü var.

Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah ile ünlü Amerikalı dolar milyarderi Jim Rogers aynı noktada bile buluşabiliyor.

Nasrallah, ABD’nin Suriye’ye yaptırım kararı sonrası, Çin ile işbirliği çağrısı yaptı ve dolar kullanılmasına artık son verilmesini istedi.

Rogers ise Nasrallah’tan bir yıl önce şunları söylüyordu: “İnsanlar doların güvenli liman olduğunu sanıyor. Ama öyle değil. Doların altı boş.”

Bloomberg de geçenlerde benzer bir yazı yayımladı.

Jim Rogers doların iki üç yıl içinde çökeceği tahminini yapmıştı ama Covid19 krizi bu çöküşü hızlandırdı.

ABD’nin 2008 sonrası bastığı trilyonlarca karşılıksız dolara bir de Covid19 dolarları eklendi.

Ve şirketler Amerikası’nda iç savaş başladı.

Aslında Trump’ın seçilmesiyle başlamıştı.

Rusya-Trump işbirliği iddiaları, Life dergisinin 1916’da hazırladığı o ilginç haritayı hatırlattı.

Birinci Dünya Savaşı için propaganda malzemesi olarak hazırlanan ABD haritasında, Almanya, Türkiye ve Japonya ülkeyi bölüşüyordu!

İnsanları askere almak için hazırlanan bu materyal, Trump döneminde de benzer bir şekilde kullanıldı.

Düşünsenize, ABD’de George Floyd’un öldürülmesi sonrası yaşanan ayaklanmaları bile Rusya’ya havale edebildi yetkililer.

Trump’ın Covid-19’u Çin’e havale etmesi gibi.

Tüm dünyayı darbe ve renkli devrimlerle parmağında oynatan ABD artık kendi topraklarında bir benzeri ile yüz yüze gelmişti.

İnanılır gibi değil ama öyle.

Tıpkı öncekiler gibi ABD’deki renkli devrim veya ayaklanmaların somut ve gerçek temelleri vardı.

Hem de diğerlerinden çok daha fazla.

Sadece Covid-19’dan sonra işsiz kalan 42 milyon kişiyi söylemem yeterli olacaktır.

Yahut da aynı dönemde 500 milyar dolardan fazla vurgun vuran Amerikalı zenginleri anlatmalıyım.

Üretmeyen, halkını ırk ve kökenine göre ayıran, şiddeti yücelten, narsist bir elitin yönettiği ABD en sonunda kendi renkli devrimi ile karşılaştı.

25 Mayıs’ta barışçıl başlayan protestolar, iyi eğitilmiş şiddet yanlısı aktörler tarafından ele geçirilmeye başlandı. Şiddet içerikli protestolarla bağlantılı iki organizasyon ortaya çıktı: Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) ve Antifa (Antifasciste – ABD).

Görüntüler, siyah renkte ve maskeli (koronavirüsten korunmaktan çok tanınmamak için) tek tip giyinmiş, polis arabalarını tahrip eden, polis karakollarını yakan, mağaza pencerelerini boru veya beyzbol sopasıyla parçalayan iyi donanımlı protestocuları gösteriyor.

Protesto çeteleri “vur-kaç” hareketlerini sosyal medyadan organize ediyorlar.

Minneapolis tetikleme etkinliğinden bu yana ortaya çıkan şey, 1968’deki öncelikle siyah getto protesto ayaklanmaları dalgası ile karşılaştırıldı. 1968’de bu olayları yaşayanlardan biri olan araştırmacı yazar William Engdahl, bugün ortaya çıkan şeyin çok farklı olduğunu, bunların 2000 yılında Miloseviç’i deviren Yugoslav renkli devrimine daha çok benzediğini söylüyor.

Washington Post Sırbistan’daki Otpor için şöyle yazmıştı: “ABD tarafından finanse edilen danışmanlar, sahne arkasında önemli bir rol oynadılar, izleme anketleri yaptılar, binlerce muhalefet aktivistini eğittiler ve hayati önem taşıyan paralel oy sayısını organize ettiler. ABD vergi mükellefleri, öğrenci aktivistleri tarafından Sırbistan’daki duvarlarda Miloseviç karşıtı grafiti çizmek için 5.000 kutu sprey boyanın parasını ödedi.”

Otpor modeli, 2004’te logo ve renk temalı eşarplarla Ukrayna Turuncu Devrimi’nde ve 2003’te Gül Devrimi olarak Gürcistan’da uygulandı. Daha sonra Dışişleri Bakanı Hillary Clinton bu şablonu Arap Baharı’nı başlatmak için kullandı. Hepsinde NED, Soros Vakıfları da dahil olmak üzere diğer STK’lar vardı.

Otpor ekibinin kurduğu CANVAS, Soros ile birlikte Antifa’yı organize etti. İlk eylemlerini Occupy Wall Street hareketinde gerçekleştirdiler.

Bunlar anarşist gruplardı ve temel felsefe her zaman, ajitasyon ve haklı gösterileri haksız duruma sokmaktı.

Zaten anarşistler aslında komünistlerin değil kapitalistlerin dostudur.

Solu, sıradan halk nezdinde kötü göstermek içindirler.

Soros bunu iyi bilir.

BLM (Black Lives Matter) 2013 yılında, üç aktivist arkadaşın, silahsız siyah bir genç olan Trayvon Martin’in vurulmasını protesto etmek için #BlackLivesMatter hashtagini oluşturmasıyla başladı.

BLM’nin destekçileri arasında Ford Vakfı, Soros’un Açık Toplum Vakfı, Rockefeller Vakfı, Hewlet Packard (bilgisayar) Vakfı, Kellog (mısır gevreği) Vakfı ve Heinz (Ketçap devi) Vakfı var.

İşin ilginci bunlar BLM’nin çatı örgütü konumundaki Özgürlük Yolu Sosyalist Örgütü (FRSO) yöneticilerini de destekliyor.

Kapitalist devler bir sosyalist örgütü desteklesinler, görülmüş şey değil.

Bunlar bir de 25 Mayıs öncesiydi.

Bu destekçilere şimdi Apple, Disney, Nike ve daha yüzlerce şirket eklendi.

Buna dijital paracı, çipli aşıcı Bill Gates’li Covid-19 mafyasını da ekleyin.

Kapitalizmin çöküşünden önce sanırım ABD’nin çöküşünü göreceğiz.

Trump, dünyaya “Siz hepiniz ben tek” modunda takılırken, Amerika’yı da hesaba almalı!

KAYNAKLAR:

http://silentcrownews.com/wordpress/?p=6500

http://www.williamengdahl.com/englishNEO16Jun2020.php