Tepişme ve egomani olarak siyaset

Tepişme ve egomani olarak siyaset

Kuralların ve yasaların yetersiz olduğu, teamüllerin terk edildiği, normların aşındığı yerde, egomanik, yani hastalık derecesinde kendini beğenen, anormal derecede kendini önemseyen insanlar dar alanda kendilerine yer açmak için birbirlerini tekmelerler, itişip tepişirler.

Siyasî partilerin tepesine tünemiş yöneticiler delegeleri avuçlarının içinde tuttukları sürece yerlerinde kalırlar. Delege denilen yaratık, bağımsız düşünebilen bir politik özne olarak değil, parti merkezi ve genel başkan tarafından özenle seçilip beslenen, kurultay zamanı geldiğinde etinden ve sütünden istifade edilen bir koyun cinsi olarak tasarlanmıştır.

Partilerin içinde genel merkez ve taşra yöneticilerine hesap soracak, gerektiğinde onları “geri çağıracak,” yani görevden alacak hiçbir mekanizma yoktur. Sıradan partililer bu duruma alışmışlardır, önlerine konulan ya da bizzat yarattıkları liderlik totemine tapınmayı, onu her durumda savunmayı normal zannederler, görev addederler. Sürekli tepişen egomanik kişilerin çevresinde toplanırlar, tabanda onları taklit ederek itişip tepişirler ya da “Dur bakalım n’olacak?” diyerek sessizce olup biteni seyrederler.

Ezemediği insana önderlik etmekten aciz parti şefi, kendisini eleştireni rahatlıkla vatan haini ilan ederken, en uğursuz yalaka zorbayı sırf kendisini övdü diye bağrına basıp vatansever ilan edebilir. Bu kadar geniş bir lider özgürlüğü, böylesine patavatsız bir rahatlık, sahici zaferler kazanmış liderlere bile nasip olmamıştır.

Bağımlı iktisadi yapının bir icabı olarak Türkiye’de siyasetin dışarıdan yönlendirildiğini, biçimlendirildiğini, siyasî alanda bir boşluk oluştuğu zaman Marangoz Geppetto Usta’nın keresteden bir Pinokyo yontup onu güzelce cilaladıktan sonra arkasına destek, cebine para koyarak ortalığa saldığını biliyoruz, görüyoruz. Sanırım bunu herkes görüyor, en azından hissediyor. Ancak bilmek ile idrak etmek farklı şeylerdir.

Bir şeyin nasıl gerçekleştiğini bilirsiniz. Görüyorsunuz çünkü. Mesela İmamoğlu ve Babacan gibi karakterlerin mevcut anayasal rejimin potansiyel başkanları olarak nasıl imal edildiklerini, cilâlandıklarını, küresel kredi kuruluşlarının bunların cebine nasıl para koyduğunu, usta “image maker”larla imajlarının nasıl parlatıldığını, yabancı haber ajansları ve yorumcular marifetiyle bu şahısların nasıl şişirildiğini, pist başına çekilerek uçuşa hazır hâle getirilip alkışlatıldığını görüyorsunuz.

Sayın Reis gibi küresel güçlerin verdiği bütün görevleri tamamladığı hâlde yerini korumakta ısrar eden hırçın dava adamlarının ya da Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce gibi yeterli performans gösteremeyen unsurların yerine hemen yenilerinin nasıl ikame edildiğini ve insanların gözüne sokulup kurtarıcı diye pazarlandığını; küçük provokasyonlarla partilerin içinin nasıl karıştırıldığını herhalde görüyorsunuz, biliyorsunuz.

Fakat idrak etmek başka bir şey. Bir olayı idrak ettiğiniz, yani müdrik olduğunuz zaman, onu anlamış, sebep ve sonuçlarıyla birlikte kavramış, sırrına ulaşmış ve olayı çözmüş olursunuz. Bu da size bir sorumluluk yükler. Sorumluluk duygusu sizi doğruca önünüzdeki seçeneklere götürür: sorgulayacak mısınız, kabul mü edeceksiniz, razı mı olacaksınız, isyan mı edeceksiniz? Bunları düşünmeye başlarsınız. Dolayısıyla görmek ve bilmek yetmez, idrak etmek ve davranmak gerekir.

Gelelim günün en önemli sorusuna: Saray’a kim gitti? Bence sisli bir Ankara gecesinde camları karartılmış sahte plakalı bir arabanın arka koltuğunda yüzünü bir şapkayla gizleyerek Saray’ın avlusuna süzülen kişi Kılıçdaroğlu’ndan başkası değildi. Sağır ve dilsiz baltacılar onu arabadan alarak başına bir külâh geçirdiler ve doğruca Reis’in huzuruna çıkardılar. Mahrem ortamda CHP’nin iç sorunları konuşuldu.

Reis ona, “Senden çok memnunum, Kemal,” dedi. “Kaset komplosuyla biraz müstehcen biçimde partinin başına geçmiş olmana rağmen, çok iyi hizmet ettin. Partinin merkez yönetiminde ne kadar yurtsever, Kemalist, ulusalcı, deneyim ve birikim sahibi insan varsa hepsini tasfiye ettin. Böylece bizi CHP’nin altı okundan, sert laik ve ulusalcı muhalefetinden kurtarmış oldun. Ben rejimi değiştirirken CHP’nin içinde yolumu kesecek kimse bırakmadın. Şimdi köpek balıklarıyla boğuşacaksın. Böylece dikkatleri dağıtan yepyeni bir gündemin parçası olacaksın. Fakat merak etme, yerini koruyabilirsen yine yüzde yirmilerde kalırsın, muhalefet rolünü oynarsın…”

Her malın bir raf ömrü olur, kullanım değeri zamanla azalır. Batı medyasının Sayın Kılıçdaroğlu’na Gandi rolünü vermesi gayet manidardır. Pasif direnişi, sivil itaatsizliği savunan Gandi, bilindiği gibi, anarşizm ailesine mensuptur. Ben kendisini pek tutmam; Errico Malatesta gibi eylemci, Naçayev gibi komplocu, Proudhon gibi felsefî anarşistler daha çok ilgimi çeker. Fakat CHP’nin başında Mustafa Kemal gibi biri değilse de, en azından Devrim Kanunları’nı savunan, millî şuuru ve gururu olan vicdanlı birinin olması gerekirdi.

İnsanların önlerine konulan ya da bizzat yarattıkları bir totemin etrafında toplanmaları bana her zaman çok tuhaf gelmiştir. Sayın Kılıçdaroğlu CHP’nin başına konulduğunda partililer koro halinde “Kılıçdaroğlu, hem temiz hem de dürüst bir insan oğlu” diye şarkı söylemişlerdi. Bunu işittiğimde bir gülme krizine yakalandığımı hatırlıyorum.

Bir keresinde kendisine sordular: “Seyyit Rıza kimdir?” Şöyle cevap verdi: “O bir insandır.” Muharrem İnce de sekiz köşeli kasketiyle Cumhurbaşkanı olmak için sahneye çıktığında beni çok güldürmüştü. Allah da onu güldürsün. Bir tv programında kendisine sormuşlardı: “ABD ve İsrail, İran’a saldırırsa tavrınız ne olur?” Şöyle cevap vermişti: “Önce yargıyı düzeltmek gerekir.” O sırada çay içiyordum, gülmekten neredeyse boğulacaktım.

Her şeyi ama her şeyi tartışan toplum, bu komediye, bu “lider” çapsızlığına katlanmak zorunda değildir.

Türkiye’nin esas sorunu rejim sorunudur. Saray da dahil olmak üzere herkes mevcut anayasanın ülkeye fazla dar geldiğini idrak etmiş olmalıdır. Siyasî partilerle ilgili en temel sorun ise Siyasî Partiler Kanunu’dur (SPK). Bu kanun partilerin başındaki şahıslara ve parti yönetimlerine aşırı yetkiler vermiştir ve partilerin tabanını boğmaktadır.

Bütün partilerin dikişleri patlamakta; parti hayatı, zekâ seviyesi ortalamanın üzerinde ve birikimli olan insanların siyasetten uzaklaşmalarına ya da ayrılmalarına neden olmaktadır. Bütün siyasî partilerde sürekli bir negatif seleksiyon (olumsuz seçilim) yaşanmaktadır. Siyasette hesap verebilirliğin olmaması, siyasî partilerin giderek mafya benzeri kapalı gruplar tarafından yönetilmesi, ülke siyasetinin dışarıdan yönlendirilmesini, parti şeflerinin şahsi menfaatlerini ABD’den Çin’e, Avrupa’dan Rusya’ya kadar değişen müstevlinin siyasî emelleriyle tevhit etmelerini kolaylaştırmıştır.

Siyasetin tepişme ve egomaniden, her türlü menfaat ilişkisinden arındırılması; idealist bir kadro faaliyeti olarak yeniden tanımlanması gerekir. Tabanın, başarısız parti yönetimini sorgulamasına ve gerektiğinde görevden almasına imkân veren mekanizmalar getirilmelidir. Bütün bunlar ancak yeni bir anayasa ve SPK’yla mümkün olabilir. yalogan@gmail.com