Töre yoksa yasa yok

Gülgün Türkoğlu Pagy yazdı...

featured
service

İnsan bir tarih varlığıdır ve kendini öyle kavrar. Kendine “ben” dediğinde, kendiyle iletişimi sağlayan aracı dildir ve dil de tarihsel bir süreçte oluşmuş varlıktır. İnsanın kendini varoluşunu idrak ettiği uzam da öyledir; bir yere, bir toprak parçasına ait olarak doğar ve o uzamın da bir tarihi vardır. Bedenin tarihi ise genlerinde işlidir.

Doğduğunda kendini akışında bulduğu tarihe “yatay tarih” diyelim. Yatay tarihi lineer kavrarız; eş deyişle bir geçmiş-şimdi-gelecek örüntüsü içinde. İnsanın bir de kendi tarihi vardır: olaylar, düşünceler, yapıp etmeler… Buna da “dikey tarih” diyelim. Dikey tarihte zaman, sıçramalı ve düzensiz olarak da kavranılır.

Yatay tarihte ortaya çıkan topluluklar ilkin törelerine bağlı yaşayan topluluklardı. Töre, bir topluluk içindeki bireyin, bağlı bulunduğu gelenek ve göreneklere dolayımsız bağlılığıdır. “Çalmayacaksın”, “öldürmeyeceksin”, “zina yapmayacaksın”… Törel birey, toplumun bir aradalığının sürdürülmesi için şart olan düzeni, üzerine düşünmeden kavrar. Töre ne diyorsa o yapılır. Kültür, ahlâk, uygarlık, vicdân, din, bu temel üzerine inşa edilir.

Kültürden uygarlığa; yerelden evrensele yükselen akıl bu bağlılığı aşar. Nasıl aşar? Unutarak, yadsıyarak değil kapsayarak. Bu bağlamda toplumun tözü olan aile, diğer ailelerle bir araya gelerek topluluklar oluşturur. Bu birlikteliğin maddi tarihi “boy”da, manevi tarihi ise birlikte tesis ettikleri ve düzeni sağlayan kıblelerinde idrak edilir. Kıble, bireyin yaşamına yön veren biricik amaçtır ve kabile sözcüğü bundan türer. Bir topluluğun ortak kabullerini gösterir kabile. Boyculuk, aşiretçilik ise bedenle kısıtlı kalır.

Kabilenin yasalılığının kavranılması bizim için zor değildir; üzerine dönüp düşünebilir, özne ve yüklem ilişkisini kapsamlı bir boyutta kavrayabiliriz. Lâkin bu, üzerinde düşünerek bildiğimiz, aynı zamanda “yapabildiğimiz” anlamına gelmez. Geri düşerek, acı çekerek, tekrar başlayarak bitimsiz hamlelerle kendi içimizde yasalılığı tesis etmeye çalışırken, yatay tarihin dikey tarihte kavranılması gerçekleşir. Bireysel akıl da evrensel akıl benzeri bir yolda ilerlemektedir.

Laik bir hukuk devletinin ne anlama geldiğini bilmek ile onu uygulayabilmek arasında bitimsiz bir “çelişki” ilişkisi vardır. Dışarıdaki yasayı tanıyan ve ona boyun eğen kavrayış ise, öncelikle içeride tesis edilir. Bu nedenle, yasaya saygı öncelikle kendine saygıdır. Bu tür bireylerden oluşan uluslarda, sanat ve felsefe yeşerir. Din, ancak bu bilincin geldiği dorukta bir seviyedir ve bir süreçtir; bir anda olup biten veya içine doğulan bir şey değildir.

Yatay tarihte elde edilen tüm kazanımların ortak öznesidir felsefede Tin denilen. Ne bireysel sonlu ilgileri ve kaprisinden kafasını kaldıramayan sözde solcuda ne de içi boş ritüel tekrarını din sayan din-i-darlarda yeşerir şu Tin de denilen maneviyat. Hegel, “Tin, kendini ifâde etmesine izin vermeyen toplumları terk eder,” der. Bu uyarı üzerinde derin derin düşünmek, ne yapmamız gerektiğini anlamak, ülkemizin içine düştüğü durumu değerlendirmek bakımından önemli.

Bu bağlamda; yasasız ve sonlu yaşamlarını, düşünmelerinde kalıcı yasalılığa dönüştürememiş bireylerden oluşan ulus devletlerde haliyle sorunlar oluşur. İktidarın hukuksuz uygulamalarının neşet ettiği kaynaklardan biri budur. Ne hukukun bağımsızlığının ve üstünlüğünün ne de halkın egemenliğinin hakkı verilir. Bu tür bireylerin yoğun olduğu toplumlarda törellik, törelde kendini ifâ eden Evrensel anlaşılmamıştır. Törelliği bile beceremeyen dikey tarih bireyi, mezhep çatışması bataklığına düşer elbette.

Şimdi, biz ulus devlet olmanın ancak soyut akılla kavranılabilecek o üst düzey kazanımlarını tam olarak kavramamış gerek bireysel gerek toplumsal yaşantımızda anomi içinde boğulmuşken ne yapacağız bu istilâcı güruhla, nasıl başa çıkacağız? Bir güruh ki henüz kabile düzeyinde bile rüştünü ispatlamamışlığı, “özgürlük” içinde buluverdiği kadın, kız çocuk etine olan bitimsiz meylinden kavranılan. Töresiz olduğunun bilincinde bile olmayan kibir abidesi bir iktidarın desteklediği, yasaları hiçe sayarak buyur ettiği milyonlar.

Kâhin değiliz, bir kristal küremiz yok; bu yüz yılda, göçe bağlı düzenli yer değiştirmelerin kaçınılmaz olduğunu hemen herkes görebiliyor. Göç olgusu zorunlu olarak “aşırı sağ” politikaları güçlendirecek. Global boyuttaki ekonomik ilişkiler de göz önünde bulundurulduğunda bir merkeze bağlı dijital kimlikten ibaret rakamlar olmamız kaçınılmaz görünüyor. Rasyonel akıl hadsiz bir biçimde serpildi. Oysa insan bir vicdân varlığıdır. Kendine saygısı olmayan birey ne vicdânlıdır ne de akıllı. Rasyonel aklın arsız kulelerini bir bir yıkmalı.

Töre yoksa yasa yok

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

4 Yorum

  1. 2 hafta önce

    Yazıda geçen “biz ulus devlet olmanın ancak soyut akılla kavranılabilecek o üst düzey kazanımlarını tam olarak kavramamış” denilen tümce ve bu tümcenin bitimi soru işaretidir. “kavramamışlarmı” yoksa “kasıtlı olarak kavratılmamış mı!” (Atatürk ün vefatından sonra uygulanan politikaları, boya badana markası adında olan yabancı yardım planlarını, Türk eğitim sistemine yapılanları hatırlayınız)

    Türklerin özünde olan değerler bile kendilerine unutturulmaya çalışılmış ve hala buna çaba harcanıyorken (günümüzde dahili ve harici bedhahların ne kadar çok ve cesurca davranışlarda bulunmaya başladıklarına dikkat ediniz) bir de bu değerlerden habersiz olan kitlelerle ne yapacaklar sorusu, sorunu ne üzücü ki artık öz yurtlarında varolabilecekler mi! durumuna kadar gelmiş.

    Tarihe bakıldığında elbette gurur duyarak söyleyebilirler ki Türklerin tarihinde batıdaki gibi kendinden olmayanı yok etmek davranışı ve geleneği yoktur. öyle olsaydı eğer bugün kendilerinden kendi kültürlerinden olmayan milletlerle evlilik yoluyla en çok kaynaşmış bir ulus olmamış olurlardı.

    Öz vatanını savunmaya çabalayan Türkleri faşistlikle suçlamanın her saniye olduğu bir döneme tanıklık ediyoruz. Yurt, töre, gelenek ve göreneklere bağlılığı bunlara uzanan saldırılar karşısında savunmaya geçmeyi öz kültürlerinden bakan bir bakış açısıyla Türkler tanımlamadığı için bu haklı savunmanın adını batı ‘aşırı sağ’ olarak adlandırmış Türkler de hiç düşünmeden kullanmaya başlamışlar. Batının tarihine baktığımızda batılıların bu kavramı böyle adlandırmasının doğal olduğu ve nedenleri açıkça görülür. Türk kültüründe ise ‘aşırı sağ’ denebilecek bir kavram hiçbir zaman olmamıştır.

    Öz yurtlarında Türklere yapılan davranışları ve müdahaleleri gördükçe acaba artık Türklerin de batılılar gibi mi olması gerektiğinin, gerekliliğinin düşünülmeye başlanması ise Türklerin kendi adına var olmaları için zorunlu ve de üzücü bir gerçek değilmidir.

  2. 2 hafta önce

    Güzel yazı teşekkürler

  3. 2 hafta önce

    Batının tarihi aşırı sağ örneklerle doludur.Biz batıdan aldığımız her kavramı özümsemeden kullanmaya başlarız.Buna sosyalizm kavramıda dahildir.Ayrıca bizim en kötü yönümüz yarının ne getirip,ne götüreceğini hesaplamadan günü birlik yaşarız.Bunun için hiç başımız beladan kurtulmaz.Ulusal,kammusal yararlarrımızı bilemeyiz.Öyle olmasa burnumuzun dibindeki adalarımızı Yunanlılara kaptırırmıydın.Amerika istedi diye kardeş dediğimiz Suriyede iç savaş çıkması için elimizden geleni yaptık.Bunun bize maddi faturası en az 250 milyar dolardır.Manevi faturası ise hesaplanamaz.

    Cevapla
    • 2 hafta önce

      Yanlışları düzelte düzelte yorulmadan Düzelteceğiz. Başlayalım: “Ulusal,kamusal yararlarımızı bilemeyiz” denmiş biz mi bilmiyoruz, bizi yöneten Türk olup olmadığı soru işaretli yöneticiler mi!, “Suriyede iç savaş çıkması için elimizden geleni yaptık.”denmiş YANITLADIM ZATEN İLK YAZDIĞIM TÜMCEYİ BİR DAHA OKUYUN. Türk milletinin haksız yere yaftalanmasından ne zaman vazgeçilecek merak ediyorum.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!