Türk tarihinin en büyük ihanet ve kötülüğü: FETÖ

Cem Gürdeniz yazdı...

Türk tarihinin en büyük ihanet ve kötülüğü: FETÖ

Beş yıl önce 15 Temmuz 2016 akşamı savaş zamanı bile yaşanabilmesi zor olan bir vahşeti yaşadık. Fetullah Gülen isimli ABD güdümündeki İslami Tarikat liderinin terör örgütü kendi halkına ateş açtı. Türk askeri tarihi bu kadar karanlık bir 14 saati hiçbir zaman yaşamadı. Silahlı Çatışma Hukuku -diğer adıyla harp hukuku- bile düşman ülkedeki masum sivillerin harp zamanı öldürülmesini yasaklar. FETÖ’nün Anadolu topraklarında doğmuş, suyunu içmiş ve havasını solumuş ancak ruhu, aklı ve kalbi satın alınmış, İslam adına emperyalizme hizmet etmeye adanmış militanları acımadan halka ateş açtı. Anadolu halkı Osmanlının gerilemesi sonrasında işgaller ve iç savaşlar gördü. Toplu katliamlara uğradı. Ancak 1919’da başlayan büyük bir ulusal kurtuluş savaşı ve onu takip eden devrimlerle 1923’te büyük bir cumhuriyet kurdu. Cumhuriyetin en büyük özelliği geçmişin dersleri ışığında hataları tekrar ettirmemek ve halkına bir daha ne toprak ne can ne de onur kaybı yaşatmamaktı. Ama olmadı Mustafa Kemal’in kaybından ve özellikle 1946 sonrası adım adım emperyalizmin tuzaklarına çekilen bu güzel ülke, sonunda kendi ordusuna sızmış ABD destekli emperyal bir çetenin kendi halkına ateş açtığını da gördü.

DİN ÜZERİNDEN BÖLMEK VE YÖNETMEK

18. yüzyıl sonunda başlayan Sanayi Devrimleri sonrası kaderimiz milli gücümüzün değil, coğrafyamızın bir fonksiyonu oldu. Tarihimizi Osmanlı Saraylarında alınan kararlar değil, büyük güçlerin mücadelesinde coğrafyamız belirledi. 16. Yüzyıl sonrası Protestanlık üzerinden Vatikan’a meydan okuyarak tutucu Katolikliğin temsil ettiği dini, toplumsal ve siyasi alandan vicdan alanına itmeyi başaran İngiltere, donanması, ordusu, bilimsel liderliği, teknolojik üstünlüğü ve kurduğu kapitalist ticaret ağları sayesinde dünya siyasi tarihinin bugününü şekillendiren emsalsiz bir güce sahip oldu. Ülkeler kurdu veya yıktı. Cetvelle haritalar çizdi. Kendi başına büyük bela olan din taassubu ve sekteryan dinciliği reformlar ve kanlı hesaplaşmalar üzerinden yıktıktan sonra, din silahını geri kalmış İslam aleminde uyguladı. İslam dinini, sömürdüğü geniş coğrafyayı bölmek, yönetmek ve ulus bilincini yok etmek için kullandı. Arap aleminin geri kalmışlığı ve bölünmüşlüğünü jeopolitik çıkarları için kolayca kullandı. Kendi ürettiği, beslediği ve yetiştirdiği işbirlikçiler ile sözde din alimleri vasıtasıyla İslam alemini tarikatlar ve kabileler üzerinden böldüler. Akıl yerine İmam Gazali’nin nakil ekolünü seçen, Türklük yerine Osmanlılık gibi bir hanedan kimliğini seçen Osmanlı İmparatorluğu da bu büyük oyundan payını aldı. Böylece aydınlanma, rönesans ve reformdan payını alamayan; askeri, ekonomik ve siyasi bir güç olamayan Osmanlı, kâğıt üzerinde geri kalmış bir tarım imparatorluğu olarak sonlandırılmayı bekledi.

TAMPON BİR İMPARATORLUK

Ancak o kadar önemli bir coğrafyaya sahipti ki, Britanya Kralları ve kraliçeleri çöken Osmanlıya “coup de grace” için acele etmedi. Zira büyük bir Avrasya gücü olan Rusya’nın güneye yani Akdeniz’e inişini hem coğrafyası hem kanı ile durdurabiliyordu. Yani bir tampon devletti. Rusya karşısında zorda kalırsa Kraliyet Donanması Çanakkale’den içeri giriyordu. Osmanlının çevre coğrafyası da İngiliz hegemonyasına göre şekillendiriliyordu. Yunanistan’ın kurulması, Mısır’da reformist Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın devrilmesi, Süveyş Kanalı Yolu açıldıktan sonra 1877-78 (93) harbi sonrası Rusya’nın İstanbul’a çökmesini önleme karşılığında Kıbrıs ve Mısır’a el konulması gibi düzenlemeler Londra çevresi için olağan şeylerdi. 1907’ye kadar temel jeopolitik felsefe buydu. Ancak Almanya’nın birleşmesi ve 1900 sonrası büyük bir deniz gücü olarak tarih sahnesine çıkması her şeyi değiştirdi. Ada devleti ve deniz gücü olarak, Almanya gibi kara gücü ve aynı zamanda yükselen bir deniz devini Fransa ile zoraki iş birliğine gitse bile durduramayacağını görüyordu. 1908‘de Reval ’de Rusya ile yakınlaşmaya karar verdiler. Karşılığında Osmanlı parçalanacak ve Rusya’ya aslan payı verilecekti.

BÜYÜK ÇÖKÜŞ VE İŞGAL

Sonrası malum: İtalya, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile geri çekilen ve teslim olan Osmanlı ve Anadolu’yu terk etme aşamasına gelen Türkler. 1917 Sovyet devrimi ve Atatürk’ün büyük isyanı ile oyunun bozulması. Kurtuluş ve Kuruluş sonrası tarih sahnesine yeni kimlikle ve cumhuriyet ile çıkan Türkler ve Türkiye. Atatürk 1923-1938 arasında Türkiye’nin coğrafyasını ve ulusal gücünü sadece Türk halkı için kullandı. Artık 18. yüzyıl sonrasının tampon devleti yoktu. SSCB ile stratejik iş birliği sağlanmış, Balkan Antantı ve Sadabat Paktları ile sınırlarımızın etrafında güvenlik kuşağı yaratılmıştı.

ATATÜRK SONRASI ATLANTİK SİSTEME TESLİMİYET VE YENİDEN TAMPON DEVLET

Atatürk sonrasında Türkiye, sert jeopolitik ve siyasi savrulma yaşadı. Ardından gelen İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’den hegemonya vardiyasını ABD aldı. Ancak önemli bir fark vardı. ABD hem kara hem deniz hem de nükleer bir güçtü. 1946 sonrası İnönü ve dönemin iktidarı sayesinde Atlantik İttifakında yer alan Türkiye, bu kez SSCB’nin güneye inmesini engelleyecek tampon olma rolünü seçti. Kenar kuşağın en önemli unsuru olarak Sovyetlerin çevrelenmesinde rol ve sorumluluk verilmişti.

ADIM ADIM ATATÜRK’TEN UZAKLAŞAN TÜRKİYE

Bunun için ideolojik ortam hazırlanmalıydı. Önce Türk komünist ve sosyalistlerle Sovyet dostluk yanlıları sonra sırasıyla Kemalistler ve Atatürkçüler sindirildi. 1952’de NATO’ya girince devletin en önemli kurum ve kuruluşları, akademi dünyası ve medya adım adım Atlantik ittifakının ve ABD güdümündeki askeri politik doktrinin kontrolüne girdi. Ne zaman milli çıkarlarımız söz konusu olsa ABD/NATO jeopolitiği, Türk jeopolitiğine müdahale etti. Soğuk savaş sırasında çok başarılı Kıbrıs Barış Harekâtı ile Ege’de statükoyu korumaya yönelik milli jeopolitik hamlelerimiz olsa da bu hamleleri kesin jeopolitik sonuçlara dönüştüremedik. Atlantik baskısı ve korkusu ile emperyalizmin Türkiye’deki işbirlikçileri 24 Ocak 1980 sonrası üretim ekonomisini terk etti. Orta Asya köklerimizdeki Türk tarihini ABD yönlendirmesi ile Türk-İslam sentezi üzerinden başkalaştırdılar. Millet yerine ümmet ikamesine izin verdiler. Yine, AB ve ABD tavsiyelerine uyarak etnik ve dinsel bölünmeye fırsat sağlayacak siyaset iklimini yarattılar. Bizi birbirimize düşürdüler. Kendimize olan güvenimizi içi boş batı hayranlığı ile doldurdular.

EN BÜYÜK DARBE ÖĞRETİM VE EĞİTİME

12 Eylül 1980’den sonra milli eğitim müfredatında köklü gerici değişiklikler yapıldı. Bu süreç devam ederken FETÖ müritlerinin kulağına en kolay insan gücü kaynağı olarak “dershaneler, okullar” fısıldandı. FETÖ’nün Türkiye’de bürokratik çevrimleri ele geçirmesi için gerekli insan gücü bu okullardan sağlanacaktı. Ancak FETÖ engellerle karşılaştı. 1996-2002 yılları arasında ülkede yüzlerce FETÖ dershanesi, yurdu ve okulu MEB müfettişleri tarafından kapatıldı. 2003’ten sonra FETÖ okullarından yetişen öğretmenleri bu kez müfettiş yaptılar ve insan gücü sağlama ideallerine hız kesmeden devam ettiler. Zira insan kaynağı olmadan hiçbir şey olamazdı. FETÖ okuluna küçük yaşta giren çocukların ileride ne olacaklarına karar veren “abiler” vardı. Bu abiler çocukları asker mi, polis mi, avukat mı, bürokrat mı olacaklarına karar veriyorlardı. Bu çocuklar bir yandan küçük yaşlarda asker nefreti ile yetiştirilirken bir taraftan da “sahte vatanseverler” olarak yetiştirildiler. Onlar için TSK ana hedefti. Dershane ve okullarından el ettikleri insan gücünü ana hedeflerine kanalize ettiler. Asıl hedef ordu ve donanmadaki Kemalist General, Amiral ve subayları tasfiye etmekti. Başardılar da!

FETÖ’NÜN HEDEFİ MAVİ VATAN

90’larla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Atlantik sistem zafer sarhoşluğu ile daha da saldırganlaştı. Dönem hükümetleri biat ettiler. 11 Eylül 2001 sonrası Amerikan emperyalizmi yakın çevremizde sınır tanımayan büyük projelere girdi. Sonuç yıkım, kan ve göz yaşı oldu. Emperyalizm FETÖ ve işbirlikçileriyle Türk Boğazları, Deniz Yetki Alanlarımız, KKTC’nin bağımsız varlığı üzerinde şekillenen Mavi Vatanı hedef aldı. 2004 baharında KKTC’nin sonunu getirecek Annan Planına Yes be annem dedirttiler. 2004 yılından itibaren ortaya tam anlamıyla çıkan, Anadolu’yu Ege ve Doğu Akdeniz’den koparan Seville Haritasını piyasaya sürdüler. Aynı süreçte Kıbrıs, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de milli çıkarlarımızı koruyan Atatürk’ün Amirallerine ve deniz subaylarına FETÖ ve kamudaki işbirlikçileriyle kumpas kurulmasını yöneterek, uğursuz alçak tarikatın kılcal damarlarımıza kadar girmesini sağladılar.

15 TEMMUZ’UN HEDEFİ

Sonuçta FETÖ tarafından ele geçirilen kamunun tüm gücü kullanılarak TSK teslim alındı ve kadroları Atatürk ve millet düşmanı emperyalizm uşağı FETÖ militanlarıyla dolduruldu. Halbuki Cumhuriyet ordusunun ideolojisi Mustafa Kemal ve onun temsil ettiği Cumhuriyetin kurucu değerleriydi. 12 Mart ve 12 Eylül TSK’yı sola kapattı. Daha sonra Atatürkçülere kapalı hale geldi. Balyoz ve Ergenekon’da bu süreç tepe yaptı. Devletin çıkarlarını düşünen Kemalistleri yok ettiler. Yerlerine de emperyalizm çıkarları için halkına ateş açan generaller, selameti kaçmakta bulan amiraller getirildi. 15 Temmuz sürecini hazırlayan dönemde ABD korkusu ile yüksek komuta kademesi de çok büyük hatalar yaptı. FETÖ ve işbirlikçilerinin kamu gücünü kullanarak sahte delil ve sözde bilirkişi raporları ile vatanseverleri hapsettiği, intihara zorladığı, en gizli savaş planlarının ek delil klasörlerinde ortaya saçıldığı günlerde hukuka saygılıyız aldatmacasıyla darmadağın oldular. Eğer 15 Temmuz darbe teşebbüsü başarılı olsaydı bugün 16. Türk devleti olmayacaktı. Zira, bu darbenin hedefi, Türkiye’yi hegemonyanın istediği jeopolitik rotaya çevirmekti. BOP ’un gerektirdiği sınıfsal, toplumsal, siyasal şekillendirmelerin hızlandırılmasıydı. Belki bir iç savaş olacaktı. Türkiye parçalanma sürecine girecekti.

İHANET VE KÖTÜLÜK ŞAMPİYONU

Bugün adını koyalım. Sadece Cumhuriyet tarihinin değil, Türk tarihinin en büyük ihanet ve kötülüğünün şampiyonu Fethullahçı yapılanma olmuştur. Ona bilerek veya bilmeden alkış tutan, maddi veya manevi yardım yapanlar bu kötülüğe ortak olmuşlardır. Emperyalizmin tetikçisi, kumpas kurucu, devlet yıkıcı, nifak sokucu özelliklere sahip Fethullah Gülen liderliğindeki FETÖ kanserinden kurtulmak cumhuriyetin en önemli hedefi olmalıdır. Zira FETÖ ve temsil ettiği sistem halen faaldir. Medyada, akademi dünyasında ve siyasette değişik maskeler ve kimlikler altında aktiftirler. İktidar siyaset bacağında üst seviye FETÖ destekçilerinin üzerine gitmemiştir. Başta Balyoz ve Ergenekon kumpasları olmak üzere bu süreçlere destek sağlayan, FETÖ liderine methiyeler düzen kadrolar 15 Temmuz sonrası FETÖ mücadelesinden etkilenmemiştir. FETÖ ile mücadelede ciddi yanlışların ve suiistimallerin yapıldığı medyaya yansımıştır. Unutulmamalıdır ki FETÖ tipi yapılar ile mücadele dönemsel ve konjonktürel olamaz. Sürekli, uzun soluklu, istikrarlı, adil ve dengeli olmalıdır.

FETÖ İLE SAVAŞTA EN BÜYÜK PANZEHİR MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TÜR

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden 2 hafta sonra 31 Temmuz’da yazdığım makalede şunları söylemiştim: “İktidar, tüm kesimleri kucaklayarak liyakat, bilim ve aklı öne çıkaran yeni bir siyasi sistemin önünü açmalıdır. Dinin ortak payda olamayacağı, aksine düşmanlık ve kutuplaşmayı artıracağı FETÖ’nün İslam referanslı iktidara saldırması ile ortaya çıkmıştır. Bu zor dönemde Laiklik ve Mustafa Kemal’in çimento olarak kitleleri birleştirici özelliği sonuna kadar kullanılmalıdır. Artık Türkiye’de sağcı, solcu, dinci, laik, Türk, Kürt ayrışması yapılmamalıdır. Her kesim milli düşünmeli ve gayri milli emperyal cepheye tavır almalıdır. Milli cephenin bugüne kadar ölümsüz lideri Atatürk olmuştur. Bugün 15 Temmuz suikastı sonrası, iktidar partisini kendisine oy vermeyen milyonlarla asgari müşterekte birleştirecek unsur, millici uyanışla devleti koruma refleksi ve Atatürk olmalıdır. Zira dönemin koşulları Atatürk’ün emperyalizmle savaştığı koşullara benzemektedir. Türkiye tarihsel tecrübesini kullanmalı ve kurucu ideolojinin temellerine geri dönmelidir.”

BUGÜN AYNI ÖNERİMİ YİNELİYORUM

İktidarı ve muhalefeti Cumhuriyet ve Atatürk’te buluşmaya davet ediyorum. Zira geçirdiğimiz bu zor dönemde tek kurtuluş reçetesi 100 yıl önce Anadolu’dan ve tarihten silinme aşamasına gelen Türkleri ve vatanı kurtaran ideolojiye geri dönmektir. Emperyalizmin gücü ile değil, Kemalizm’de vücut bulan kurtuluş ve kuruluşun devrimci, onurlu, namuslu, şeffaf değerleri ile ayakta kalabiliriz. Türk dünyasının denize çıkışı olan tek yarımada devletini, Türkün son kalesi Anadolu’yu emperyalizm ile iş birliği içinde değil, Atatürk ile iş birliği içinde koruyup geliştirebiliriz.