Türklerin tanrıya ve medeniyete ulaşma yolları!

Gülümser Heper yazdı...

Türklerin tanrıya ve medeniyete ulaşma yolları!

Bugün çok değerli Prof. Dr. Şahin Filiz hocamla Yunus hakkında sohbet ettim. Geçmişten bugüne tarikatların algısını sorgulamaya çalıştım ve kafamda oturttuğum, oturtamadığım fikirlerin yanıtını onda aradım. Engin bilgisiyle beni hayli aydınlattı. Ben de aşka gelip bir şeyler söylemek istedim.

Yine birçok kişi eminim “sana ne” tarikatlardan diyecek! İtiraf etmeliyim ki hayatımda en ifrit olduğum sözlerden birisi “sana ne” olmuştur. Alanımız dışında bir çift laf ettiğimizde tepkilerin hedefi oluyoruz. “Senin haddine mi?” diyenimiz hayli çok. Haddime arkadaş haddime! Neden mi?

Alanımın öğretileri dışına taşmamı atalarımdan öğüt aldım. O andan itibaren de bana “Modern Tıp” diye dikte ettirilen tıbbın, aslında emperyalizmin taşeron işçiliği olduğunu anladım. Dünyaya farklı pencerelerden baktığımda görüş alanım genişledi. Nefes aldığımız sürece eğitim ve öğretimin, insanın kendisini bilmesi, kişi olması için elzem olduğunu düşünenlerdenim. Aynen Yunus gibi…

Bakınız Prof. Dr. Süheyl Ünver atam diyor ki: “Tıbbiyeli, diploma ile kalmış bir hekim değil, adam olarak çıkmış bir hekimdir.” Yine M. Kemal Atatürk diyor ki: “Sadece mesleğinin profesyonel uğraşı içerisinde olan, okumayan, tarihini yorumlayamayan hekimler mesleğinde eksiktir.” Söylediğim üzere tam da bu nedenle bir hekim olarak atalarımın bana tanımladığı görevlere talip oluyorum. Yine İslam Rönesans’ı dönemindeki Tıp eğitimi sistematiğine uygun olarak felsefe, mantık, teoloji okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Ve “Sen tarihini bilmezsen, tarih sana kendini hatırlatır” sözünü çok çok seviyorum. Ne derseniz deyin geçmişin tarikatlarından günümüzün tarikatlarına bağlantı kuracağım. Saf bir akılla algıladıklarımı anlatacağım…

Bizde bilirsiniz tarihçi çok! Ülkemiz adeta sosyal bilimler cenneti. Doksan kişimiz konuşuyor; on kişimiz çalışıyor. Sayısız tarihçi, tarih kitaplarının tozlu raflarından indirdikleri bilgileri ikinci, üçüncü, beşinci kaynaktan referanslı olarak sunuyor ve bunu tarihçilik olarak tanımlıyor. Çoğu bir öğretinin, siyasi partinin ya da bir tarikatın resmi temsilcisi sıfatıyla konuşuyor. Önümüze koyduğu pencere ile onun penceresinin ötesine geçemiyoruz.

Mustafa Kemal’in liderlik iddiasının ardındaki sır, tarihimizi iyi bilmesi ve onu saf bir akıl, temiz bir vicdan, gününün sosyal hayatının, siyasi gerçeklerinin farkındalığı ile yorumlaması. Zira tarihi yorumlamak herkesin haddine değil. Haddi sanan siyasi ahlaksızlar “Keşke Yunan galip gelseydi” diyebiliyor ve kendi ahlaki çöküşünü, tarih bilinci diyerek okumayan çevresine yutturabiliyor.    

Şimdi gelelim tarikatlara! Türkmenlerin VATAN arayışı içerisinde çıktığı yollara ve ulaştığı Anadolu’da vatan kurma, medeniyet intikal ettirme yolculuğuna. İslam’ı seçen Türkmenlerin Anadolu’ya taşıdığı İslam felsefesine…

Tartışılmayan bir olgu var. Büyük Selçuklunun parçalanması! Bana göre Büyük Selçuklunun parçalanması doğal bir olgu, eşyanın tabiatı. Binlerce yıllık Pers kültürünün altında kalmış, Abbasi halifeliğinin paralı askerine dönüşmüş, İslam’a bakışı Batıni pencereden görülüp horlanmış, kendi dilini Arapça ve Farsça’nın altında ezdirmiş Türkmenlerin göç dışında seçeneği olmamıştır; olamamıştır.

O günün hem Arap İslam algısının hem de Şia inancının “Batıni” diyerek isimlendirerek horladığı Türkmenlerin göç dışında seçeneği kalmamış; yaşamak ve medeniyet arzusu ile yollara düşmüşler. Ancak Arap hegemonyası Anadolu topraklarında dahi Türkleri izlemekte kararlı davranmış; Arap İslam’ının felsefesini saray hayatına taşımaya çalışmışlar. Din kardeşliğinin bir kültürü izlemesi, ezmesi tam olarak bu olmalı.

Başta Mevlana ailesi olmak üzere Abbasi Halifeliğinin İslam felsefesini Selçuklu saraylarına taşımışlar. Bol söz, az iş üreten bu felsefe, devleti kendi etrafında şekillendirmekte beis görmemiş. Onca felsefi yaklaşımlarının, ifadelerinin, cilt cilt kitaplarının temel felsefesi Tanrı’ya ulaşırken izledikleri yol olmuş. Buna “Seyr-i Suluk-i Enfusi” olarak adlandırmışlar. Tanrıya ulaşırken ki yolculuğun iç yolculuktan geçeceğine inanmışlar. Misal Mevlana, aylarca içine çekilip Şems-i Tebrizi ile sohbet etmiş ve bu sohbetin daha doğrusu yolculuğun son perdesinde onları bekleyen bir Tanrı’nın olduğuna inanmışlar. Türkmenleri de Arap İslam’ı ile terbiye etmekte kararlı davranmışlar.

Şimdi bu olguyu yorumlamak gerekiyor. Düşüneceğimiz üzere Selçuklu saray çevresindeki sufilerden ibaret değil. Dışarıda bir dünya var, bir halk var, bir yaşama iradesi, var olma kaygısı var. Bizans’ın, Haçlıların, Ermenilerin, Gürcülerin, Eyyubilerin, Abbasilerin saldırıları var; yedi düvelin Türkleri Anadolu’dan sürme iradesi var. Elbette tarım var, hayvancılık var, madencilik, dokuma, işleme yani üretim var. Yine kadınlar var, erkekler var, işçiler var. Sosyal devlet kurulmamış. Ancak halk, devletten sosyal devlet olma görevini dahi beklemeden kendi söküğünü dikmeye çalışıyor. Sosyal devletin nüvelerini atma ihtiyacı hissediyor. Halk hem devleti hem inancını sırtlanmış götürüyor.

İşte bu halk, inancından ve işinden taviz vermeden batıni geleneğini sürdürüyor. Doğal olarak da Tanrı’yı yaptığı işte, kazdığı toprakta, yağan yağmurda, açan güneşte ve tabii ki arkadaşının, yoldaşının cemalinde tanımlayabiliyor. Ahilik teşkilatını kurup kendi sosyal devletinin temellerini atıyor; hatta çalışan kadınların ilk teşkilatı olan “Bacıyan-i Rum” teşkilatını kurabiliyor. Medeniyetler tarihinde kadınların kurduğu ilk sosyal destek ve mesleki örgütlenme yapısı olan Baciyan-i Rum teşkilatının Türklere özgün olmasını umarım yorumlarsınız.

Kısacası deri işleyen, dokuma tezgahında halı kilim kumaş dokuyan, bakır gümüş altın işleme sanatında adım adım ilerleyen, taş oyan, han hamam kervansaray yapan, ticareti genişleten, kazandığı her kuruştan devlete vergi ödeyen, oğlunu askere gönderen bir halkımız var. Farabi’nin ideal devleti algısını kendinde, emeğinde kurgulayan, olmayanı olduran bir halk o. Oturup, inzivaya çekilip ruhunu benliğinde arayacak bir soyutluk da yaşamamış bir halk. Tanrıyı adalette, eşitlikte, kanaatkarlıkta, sadakatte tanımlayacak yücelikte bir halk. İzlediği yola Araplar batıni derken onlar “Seyr-i Suluk-i Afaki” diyor. Diyor ki ben Tanrı’yı yaratanın eserlerinde arıyorum. Eşya, yaratana şahitlik eder. Dünyadaki canlı cansız, iyi kötü, güzel çirkin her şey beni yaratana çıkarır.  

Arap İslamcılarının terminolojisinde sapkın ideolojinin bir ferdi, topluluğu olmaktan, sınıfsal konumunu avam damgasından kurtaramayan bu halk bizim halkımız. Soyut kavramlarla işi olmayan, üreten, çalışan, bangır bangır Türkçe konuşan, türkü söyleyen, deyiş okuyan bir halk. Yunus Emre’den Karacaoğlan’a, Pir Sultan’dan Seyyid Nesimi’ye kadar Türkçeyi kullanarak İslam’ın evrensel hümanizm değerlerini dünyaya miras bırakan bir halk. Türk halkı…

Günümüz tarikatlarının çoğu Arap İslam felsefesinin Tanrı’ya ulaşmaya çalışan daha doğrusu cennete ulaşmaya çalışan minyatürleri. Miskinliği, oturduğu yerden benliğindeki kötü duygularla mücadele etmeyi meşrebi olarak tanımlıyor ve Tanrı’ya ulaşmaktan ziyade cenneti bir hedef olarak önümüze koyuyorlar. Türkçe ibadeti reddediyor, Arapçayı kutsuyorlar. Hakkı maddede, emekte arayanları, kendini hem süje hem obje görenleri yok biliyorlar.

Anladığım kadarıyla tarihimiz boyu Türkmenlere ve Türkçeye karşı direncin temelinde devam eden bir Arap felsefesi, onun sınıf bilinci, vatandaşından esirgediği sosyal devlet algısı yatıyor.

Türk algısı Cumhuriyet döneminde yeniden gün yüzüne çıkarılmaya çalışılsa da hem Osmanlı’nın hem de Cumhuriyet’in ikinci döneminin altında kalmış bir Türkmen kültürü ve medeniyet bilinci mevcut. Üstüne bir de emperyalizmin yıktığı değerler eklenmiş. Tarikatların hümanizm anlamında bir felsefe üretmesi, bir medeniyet kurması artık zor. Bunu Atatürk’ün de görmemiş olması düşünülemez. Türk kültürünü dahi koruyamayan bir halk medeniyet üretemez…