Vahşetin Çağrısı

Vahşetin Çağrısı

Jack London’ın “Vahşetin Çağrısı” romanından bir film yapmışlar, kesinlikle izlemeyin, romanla hiçbir alakası yok, sadece romandan birkaç cümle okuma parçası olarak kullanılıyor. Allah’ım, bu büyük yazar ve romana bu büyük hileyi bozgunculuğu talanı niye yapıyorlar. Tarihin en vahşi romanından bir çocuk oyuncağı, çocuk masalı, çocuk eğlencesi yapayım derken kitabı da yazarını da mahvetmişler, yazıklar olsun, bu filmi çekenlere, bu kadar mı ucuzlatılır, tarihin soylu eserleri!

Vahşetin Çağrısı yüz sayfa var yok, romanların romanıdır, bir genç sizden ‘hangi romanı okumalıyım’ dediğinde ilk söyleyeceğiniz roman olmalı. İlk gençlik yıllarımdan beri aklımı alan, hayatımı değiştiren, kimliğimi inşa eden, insanlığımı sorgulayan, ‘nerdeyim, ne yapıyorum, ne yapmalıyım, nereye aidim’ sorularımın cevaplandığı büyük romandır. Yazarlığım ve hayatım Vahşetin Çağrısı’dır, yazarlığım Vahşetin Çağrısı’na göre şekillenmiş kelimelerim o gün bugün hız kesmeden özgür ormanına doğru kaçmaya başlamıştır.

Hangi yayınevi ‘bir hayat hikâyeni yazalım’ dediyse kabul etmedim, hep şu karşılığı verdim, hayatım Jack London Vahşetin Çağrısı’nda, tıpatıp yazdı işte, Nihat Genç nasıl bir hayat yaşadı, hepsi yüz yıl önce Vahşetin Çağrısı’nda yazılı.

Vahşetin Çağrısı’nın bir türlü filme çekilemeyişinin sebebi kahramanlarının ‘köpek ve kurtlar’ oluşudur. Başkahramanımız Buck’tur, zengin bir yargıcın malikânesinin mutlu yemyeşil bahçesi konforunda yaşamaktadır. Eğlenceli zengin mutlu bir hayatı vardır, gün boyu neşeli oyunlar içinde yatıp yuvarlanır, sevilir, okşanır. Buck, birazca irice bir köpektir, sahibi onu, o sahibi çok sevmektedir. Ilıman bir iklimde hepsi ‘dost sevecen’ çok tatlı tavşanlar, süs köpekleri arkadaşları vardır, sıcacık şömine önünde minderler kadife koltuklar yaramazlıklarla eğlenir gününü geçirir.

Ancak, birgün, Kanada Posta İdaresi kızaklarına satılır, hayatı burada değişir ve gerçek kimliğini burada bulur. Uçsuz bucaksız kutup buzları üstünde aç susuz binlerce kilometre koşar. Kızağa birlikte çekildiği arkadaşları aynı zamanda liderlik rekabetine girdiği düşmanlarıdır, hırlaşır, dalaşır hatta birbirleriyle öldüresiye kavgaya girerler.

Yorgunluk, açlık ve rekabet, Buck’un huylarını-karakterini değiştirir, inanılmaz dayanıklı çıkar, iddia üzerine beşyüz kiloluk yükleri dahi çeker, bir seferinde kızağa saldıran kurt sürüsünü tek başına parçalar, bir defasında kızakçıların çadırına saldıran Kızılderilileri parçalar. Ve sonunda kızağın lideriyle kapışır ve onu mahveder.

Çok acımasız sert koşullarda kızakta geçirdiği yıllar Buck’a bambaşka hayaller kurdurur, kızakta binlerce kilometre yorucu koşularıyla açlıktan yorgunluktan ölür gibi olur ama kendine güveni gelir. Tek başına savaştıkça, köpek soyunun en derinlerindeki vahşi ilkel genlerini hatırlar. Ve çok yorgun olduğu akşamlar ateşin başında, ormanlardan gelen kurt ulumalarını duyar ve kaburgaları kırık aç perişan halde yorgun gözleriyle hayaller kurar.

İşte Buck’un aklını başından alan ormandaki kurtların ulumalarıdır, Vahşetin Çağrısı budur. Kendisini sopayla kırbaçla döven sahiplerine dahi saygıyla davrandığı-katlandığı uzun yıllar olmuştur ve kendisini feda ettiği sadakatle bağlandığı çok asil sahipleri de olmuştur, uğruna bir emirle kendisini uçurumdan atabilecek kadar. Sahibini azgın nehirden çıkarttığı da olmuştur, Kızılderili saldırılarından kahramanca kurtardığı da… Nihayetinde yeni ve kızak işini hiç bilmeyen sahibiyle çok eski çağlardan kalmış efsanevi altın madenini aramaya yola koyulurlar. Ve eksi elli derece soğukta Buck hiç dinlenmeden yemeden dört bin kilometre yol alır, işte bu uzun yolculukta, ormandan gelen sesleri bir daha duyar.

Ve Buck’un içinde çözemediği bir şey vardır, bir önceki sahibiyle çok asil çok saygılı dostluğu olduğu halde kendini yiyip bitiren aynı ‘duygu’dur bu, o yıllarda da aynı ormana kulak dayamaktan kendini alamıyordu. Zayıfladıkça hayalleri güçleniyordu. Omurgaları kırıldıkça hırsı büyüyordu. Çünkü aç kaldıkça canavarlaşıyor, işte asil kimliğini o zaman buluyordu.

Sonunda anlar. Bu kızak, bu sahip, bu medeniyet önüne hazır koyulan bu yiyecekler onu kesmez, bu verili dünya acısı dostluğu kavgasıyla ona ait değildir. Ve bir gün kurtların seslerinin geldiği yere çeker, gider. Ormana ilk girdiği gün büyük bir kurt sürüsüyle tek başına savaşır. Hepsini parçalar. İkinci gün aç kalır, bir geyiğin izini sürer, günlerce geyiği izler huzursuz eder peşini bırakmaz ve kendisine haftalarca yetecek ilk yiyeceğini çıkartır. Artık efsanesi dilden dile dolaşmaya başlar. Bir gün sırf korkutmak için bir sincabı kovalar, ‘ölümün korkusunu ağacın tepesine kadar taşısın’, diye. Yediği kırbaçlar sopalar girdiği acımasız kanlı savaşlar Buck’u bambaşka yapmıştır, artık ölümden, öldürmekten, açlıktan, yalnızlıktan hiç korkmaz.

Zenginlik konfor dolu malikânenin yemyeşil bahçelerinden eksi elli derecede tek başına bir hayatın içine kendi isteyerek girer! Çünkü bu ‘özgür’ sahipsiz, yemeksiz hayatı isteyen genlerinde saklı soyunun çağrısıdır. Tek başına savaştıkça mutluluğunu sarhoşluğu güzelliği, tek başına kalmanın büyüsü dayanılmazdır. Savaşır, kaburgaları kırılır, aç kalır, derisi soyulur, sığınacak sıcak yer bulamaz, ama Buck, her vahşi koşulda yeni bir hayal görür. Hayalleri onu sonunda ormanda tek başına bırakır ve sanki Buck gider yerine başka bir dizginlenemez ilkel canavar gelir.

Buck, artık ne konforlu malikânenin bahçesini, ne kendisini acımasızca sopalayan eski sahiplerini ne uğruna ölümlere gittiği dostu son sahibini, Buck, geriye dönüp bakmaz, artık geride bıraktığı hiçbir şeyi de ‘hatırlamak’ istemez, Buck, ormandan yükselen seslerde sarhoş olmuş kendini nihayet bulmuştur.

Yazarlığımın ilk gününden ve çalıştığım yerlerden gazete site ekranlardan beri yazılarıma bakın, hayatım ‘Buck’un hayatı’dır, yazdığım konuştuğum her yerde, arkadaşlarım ya da kendini sahibim sananların yazılarıma iliklerine kadar okuduğunu hiç sanmıyorum, onlar beni hep, ‘yahu çok büyük yazar’, ‘yahu dehşet bir yazar olarak’, gördüler, Buck’un sahiplerinin Buck’tan hiç vazgeçmeyişleri gibi, boynuma sarılıp benimle tatlı sevimli altlı üstlü boğuşmalar yaşadılar.

Oysa yazılarımı, hikâyelerimi, makalelerimi gerçek okuyucular gibi derinliğine okuyabilselerdi, orada, ormandan yükselen seslerin peşinden gittiğimi görürlerdi, nane şekeriyle kandırılmayacağımı, numaradan dostluk gösterilerine aldanmayacağımı, bu medeniyet ve ikiyüzlü ilişkilerine karşı tarihler öncesinden kalmış çok derin bir hesaplaşmamın olduğunu bilirlerdi.

Jack London’ın gençliği o soğuk okyanus ve buzullar içinde geçti, tıpkı benim gibi, yüz yıl önce, bu medeniyete insan-dostluk-yemek-sahiplik ilişkilerine karşı yüzyılımızın en büyük romanını, bir köpeğin rüyaları-hayatını o köpek soyundan kurt soyuna ya da kurt soyundan köpek soyuna dönüşen köpekler içinde yaşayarak yazdı.

Tezi şudur, köpek evcilleştirilmiş bir hayvandır, ama, arkaik kökeni ataları genleri vahşidir. Konforundan sıyrılıp savaşı kavgayı didişmeyi yırtınmayı kanlı çarpışmaları öğrendikçe yırtıcı dişleri ve pençelerinin şekillendirdiği ırkının en ilkel ve soylu günlerine yeniden dönecektir.

Medeniyete söylediği de budur, tek başına savaşarak, köpekliğimizi aşabilir, hür özgür ormanlarımıza yeniden koşabiliriz. Bu özgür ormanlar için en yakın arkadaşlarıyla dahi acımasız bir rekabet içinde savaşacaksın bu özgür ormanlar için sana en saygılı en asil davranan arkadaşların-dostlarınla bile kendini dizginleyemeyen bir ruhla eyvallahsız ölümüne boğuşacaksın. Çünkü Buck, gerçekte o zengin malikânede tavşanlarla şakacıklar yapıp oynaştığı günlerden biliyordu ki, o yumuşak tüylü tavşanlarla yalandan numaradan boğuşuyor ve ona hiç tat vermiyordu, bu oyunların hepsi güven altına alınmış sahteliklerdi. Yorucu öldürücü kızak günleri ona hayatın gerçek savaşını ve o savaşı yaşayıp aşarak hayatın gerçek tatlarını yaşattı. Gerçek şuydu, o yumuşacık tatlı tavşanlar süs köpekleri pençeleri ve vahşi dişlerini ona unutturan dünya hevesi oyuncaklardı.

Pençeleri ve vahşi dişleri, niçin yaratılmıştı, tatlı küçük ısırıklar şakalar için mi, yoksa, kimseye muhtaç olmadan kendi karnını tek başına doyurabilmek için mi?

Veryansın Tv Yotube kanalında yaptığım konuşmalarda, arkama duvara fona astığım Kurt, işte bu Buck’tur.

Jack London’ın Vahşetin Çağrısı kitabı şu cümlelerle başlar:

‘O vahşi soy yine açıyor gözlerini dünyaya’.

O vahşi soy gözlerini dünyaya açmadan, kapitalizmle, emperyalizmle, ikiyüzlülükle, eşitsizlikle savaşabilmemizin yolu yoktur, küçük süs köpekleri ve tatlı mı tatlı şirin tavşanlara siyasetçilik oynayanlara ayıracak zamanımız yoktur, bitkilerin dahi yaşayamayacağı en sert buzul yollarına çoktan koşum takımlarınızı giydik yola düştük artık.

Veryansın Tv’nin editörlerine, burada yazıp çizen arkadaşlarıma bırakacağım tek miras budur, kürklerinizin sıcacıklığıyla değil, pençelerinizle yazın. Tatlı tavşan dostlarınızla değil, köpek dişlerinizle eleştiriniz. Ne kızaktaki arkadaşlarınız, ne dostlarınız ne çadırınız, ne akşamları etrafınızda mışıl mışıl hayaller kurduğunuz ateşinizi takmayın, dinlenmeyin. Halkımızın deyimiyle Allah’ını affetmeyin. Nerede hangi yazıyı yazıyor hangi haberi yapıyor olursanız olun, ormandan gelen kurtların sesini hayal edin ve ormanın özgürlüklerinden başka hiç bir şey düşünmeyin. Bu kahpe dostlukların dünyasında başka da hiç bir şeyi ‘ciddiye’ almayın, oymuş buymuş oyalamayın kendinizi.

Hem orayı hem burayı idare eden hem ona hem buna şirin gözüken herkesle şakalı taklalar atan insanları, yazarları, tavşanları kürkü sıcak süs köpeklerini siyasetçileri asla affetmeyin.

Affeden olursa, medeniyetin alçak yüzü nezaketine iltifatına yalandan sarılıp altlı üstlü şakacıktan oynaşmalara kim kanarsa, ‘ya herkesi mi eleştireceğiz’, ‘şimdi onun da sırası mı’, diyen olursa, postasını .kiyim, kızağını .kiyim, koşulacak siyasetini .kiyim.

Vahşetin Çağrısı’nda roman kahramanı Buck, romanın sonunda, bir köpek olmadığını önce kendisini inandırdı ve onu gerçekte medeniyetin köpek yaptığına inandı ve hayalindeki ormana ve seslere doğru kaçarken genlerindeki tarih öncesi özgür tek başına bedenini tanıyarak, gökten de hazır lüp lüp ağzıma düş, üç elma düşmeden, sarhoşluklar içinde tek başına mutlu oldu.

Veryansın, duy ormanın sesini, bu dünyada ‘tek başımıza kendi pençe ve dişlerimizle’ var olacağız, beni herkes sevsin kucağına alsın diyen sıcacık şirin tavşan kürkleriyle değil.