Yağda yumurta

Yağda yumurta

Sam Yeli bu sene dozunu çok fazla kaçırdı.

Anadolu'nun en zalimi rüzgarların en sinsisi bu sene yaz uzun sürdü, Sam Yeli yine kuruttu kırdı geçti, kollarım marulun çürümüş yaprakları gibi kaldırmaya halim yok.

Temmuz sonunda başladı Allah kitap demedi hayat neşesi bırakmadı. (9-10 Ekim) bugüne kadar fırın ağzı gibi esti dinsiz imansız! Kemik iliklerimizi görünmez pipetiyle içti içti doymadı, şerefsiz!

Sam Yeli estiğini belli etmez. İnce bir sızı gibi. Bir röntgen ışığı gibi.

Akşamlar aldanıp oh hava bir nebze serinledi deyip balkona/terasa çıktığınızda sızım sızım içinizden geçer, ayaklarınızdaki dermanı gözlerinizde feri süzüm süzüm bitirir.

Ateşin tütsüsü gibi eser, çöl tozu kokar, bir gecede koca ağaçları tarlaları ovaları dağları kurutur.

Bir tutam ot bırakmaz, inim inim inletir, sızım sızım işkence çektirir, Sam Yeli incecik çöl kumunun yanıp yanıp uçması çölün dünyaya saldığı görülmez yakıcı napalm bombası.

Su'dan 'nem'den başka savunmanız yoktur, içer içer içer su'ya buz'a doyamazsınız. Şerefsiz Sam Yeli etinizin içinde kemiği kıtır kıtır, unufak eder, beyniniz talaş tozuna dönüşür.

Yavaş yavaş çıtır çıtır için için derinizi ısıl ısıl tutuşturur, deriniz ateş tutuşturan incecik kağıt parçalarına dönüşür.

Çölün tam ortasından sıcağı uçsuz bucaksız yalnızlığı içinize sokuverir, tutuşmak için bahane arayan anız tarlasına dönüşürsünüz.

Sam Yeli gibi kurutucu diliniz olmasın eğilmez dik duran ne varsa belini kırar iki günde dünyayı soldurursunuz, sormayın niye artık açık havada kalmış her nimetin ruhunu emer içini koflaştırır.

Ağustos başlamasın Sam Yeli baş rolü ele geçirir, elinden kaçmak kurtulmak mümkün değil, tabiatın en amansız diktatörü, hayalden ince bir zımpara toz toz törpüler derinizi çöl kumunu benzetir.

Kaçıp kurtulamayanların vay haline, dere kenarındaki ot'lara dönüşürsünüz. Kahraman iradeniz teslim olur, yemeyen içmeyen zayıf vücutlu keşişlere kurumuş ayak altında çıtır çıtır ezilen yaprağa dönersiniz.

Anadolu'nun tam ortasında. Temmuz'un sonu. Sam Yeli bayrağını dalgalandırdıkça kor saçan görünmez bir ateşin hücumu dağı taşı tarlayı nefes alan her canlının suyunu nemini ruhunu sızım sızım çeker alır uçurur havaya karıştırır, biraz daha açıkta kalsanız eski mezarlardaki iskeletlere benzersiniz.

Ne yelmiş be, açtı ağzını yumdu gözünü, dünyayı dar etti, insanlığa rezil etti, insan içine çıkacak hal irade güven kişilik bırakmadı. Pırıl pırıl uçan yaz aylarının çiçekten neşesini kara sineklerin kurumuş incecik kanatlarına dönüştürdü

Bu nasıl kavurucu sıcaklık çam ağaçlarının sert kabuklarını plaka plaka patlatır, elmas parlaklıkla reçinesi balon gibi şişip şişip anında çelikleşir, kıraç kavunu göbekten çatlatıp balını kabuğundan lav gibi döker. İnsan derisinde isli bir karalık, sırtınıza ciğer rengi lekeler gölgelikler yerleşir.

Sam Yeli 'görünmez ateş'!

Duvar ağaç gölgesi tente tanımayan tabiatın en yakıcısı!

Sızım sızım kızgınlığı, hayvanı insanı bitki örtüsünü sabaha bırakmaz.

Kuruyup kırılan dalların ta uzaklardan çıtırdayan seslerini duyarsınız gece vakitleri.

Ağaç gövdelerinin imdad seslerini kimsecikler duymaz.

Düşünce gibi estiği anlaşılmaz, görülmez kavranmaz, dalı ot'u hiç kımıldatmaz, ah yellerin en zalim kırbacı!

Terminatör gibi 'kurutucu', bir bardak buzlu suya köleleştirir sizi.

Ne kadar su içseniz 'doyamazsınız', diliniz sarkar, köpekleştirir sizi.

Sam yeli suskun susamış ve güçsüz bırakır sizi.

Taş heykeller tepelerde taş kayalar bile bu ince ateşten sızıya dayanamaz, kıra kıra kopartıp taşını düşürür.

Rüzgar dahi değil yelden bir ışık, alevini içinizden geçirir.

Hüzünden kederden ince, sizin de başınızı öne düşürür.

Kabuğunu kavlatır çatlatır, derinize dövme gibi yapışır.

Sam Yeli zalimin melodik müziği zulmün şiiri!

Koca koca ağaçları toprak altından besleyen çağıl çağıl dereleri kurumuş yapraklarından içer içer doymaz.

Bir buçuk aya kalmaz gümbür gümbür yemyeşil dağları sapsarı yapıp bitirir.

Bu ne korkusuz ateştir, insan cesareti yetişmez.

Doğanın iradesi bir gecede Saddam Lenin heykeli gibi yıkılıp gider.

Sam Yeli göklerden mi iner yoksa çok uzak uçsuz bucaksız çöllerden mi gelir, irade savunma bırakmaz dünya derdini unutursun, otobüste koltuk kalmamış bagajda yolculuk yapan asker gibisin

Sam Yeli sevincinizi iradenizi yıktıkça kaçma duygusu verir.

Ve buzlu sular barajları içsen doymamak duygusu, verir.

Saklanacak delik bulamayıp çaresizlikle hayattan bezdirip depresyona sürükler.

Gülmeyin, şöyle bir 'dinlenme' yolu buldum, gecenin en soğuk üçbuçuk-dört gibi uyanıp balkona çıkıyordum, klimaların buzlu suların serinletemediği bedenimi bir nebze soğutmak için.

Deniz ve nehir kıyılarında yaşayanlar Sam Yeli'ni anlayamaz, çok yakınınızda patlayan bir bombanın yalımları gibi.

Ağustos canavarı!

Parasızlıktan kaçamayanlara bedelini bedeninize ödetir deriniz kemiklerinizin pörsümüş eldiveni gibi sarkar, dalında kurumuş kavruk incirler gibi büzüşür, tavada kavrulan buğday gibi. Mermer tozu renginde, ay rengi içinde turkuvaz, içinde gri, ince bir pembe içinde, kıvılcım kıvılcım ufukta toz kırmızı renginde, eski mezarlara kale duvarlarına sinmiş eski antik taşlara rengini tutkal gibi yapışıp vermiş.

Henüz şafak sökmemiş o suskun beton şehre kulak kabartıp, evet, ama, derim, 'bu serinlik çok sürmeyecek', gün ışır cehennemin kapıları açılır, ey Allahım bu acımasız havayı üfleyen kimdir?

Sabah güneşi bismillah demeden yakıcı biber gazını salıyor sırtıma.

Gecenin o karanlık vakti balkon demirine betonuna dokunurum, lavlar yalamış gibi, ifrit sinsi sıcaklığın kalp atışlarını duyar daha gün başlamadan ürkerim.

Her canlı ölecek nefes alan hiç bir yaratığa ihtiyacım yok der gibi, hepiniz geldiğim yer ıssız bucaksız hayatsız çöl'de dönüşeceksiniz, meydan okur gibi.

Sanki karanlık, kül gibi mangalın ateşini örtmüş, bir saate kalmaz, közü deşilince o dizginlenemez canavar yine alevleriyle hücuma geçecek gibi.

Gecenin dördünde bir damlacık nemle kaçamak sevgiliyle balkonda çok gizli buluşma gibi.

Betonun içine gömülmüş ateşin gün dönüp bir daha harlanmasını düşünüp korkudan dilim damağım boğazımın ta içi, beynim, aklım kurur.

Bu ne tür bir gezegen, halsizlikten kimse öldüğünü söyleyemiyor, kimse kımıldayamıyor ama herkes insan olduğunu söylüyor.

Sam Yeli fırın ağzı gibi, işte yaşadık gördük, zirve yaptığı günlerde, Ankara Polatlı'ya gökten tarlalar yağıyor.

Kum fırtınasının fotoğrafı ürkütüyor insanları, ve ama, gökten bereket, vatan yağıyor!

Çok şükür, nihayet, Allah kavuşturdu, Ekim'i devirdik, ilk yağmur damlaları düştü.

Ah nemli bulutlu havalar, şükrolsun, kuruyarak korkudan sıfırlanmış düşüncemi yeniden döllüyor tomurcuklanan çiçek gibi kabartıyor.

Yağmur taneleri dilimin damağımın bağını çözüyor, ruhumu irademi bana iade ediyor.

Boşluğa düşüp bayılacak zihnim kavrama gücü ediniyor, aklıma artık eğlenceli fıkralar dahi geliyor.

Yağmur taneleri heyecanların sevinçlerin mühimmat deposu gibi.

Ekim ayı, savaş cephesine taşıyor yağmur tanelerini, yenilgimi kabul etmiyorum, şimşekler çakıyor göklerden bir 'esinlenme' 'ilham' gücü ve elime sert savaşlar verecek amansız kılıçlar veriyor!

Bir mucize yağmur, tutuk sesimi açıyor, ifritin ağzındaki o sinsi ateşten artık korkmuyorum, neşesiyle yağdıkça yağmur, canım tereyağına yumurta kırıp dibini dibini sıyırıp kudurmuş bir iştahla yemek istiyorum.

Bol yağa yumurtayı özlüyorum, içimde direnen kurumamış bitmemiş sönmemiş yıkılmamış inatçı azgın çiçeksi patlamalar duyuyorum.

Cansız bitkin hayaletimin içinden sanki ilk seferine çıkan bir yelkenli neşesi buluyorum, sanki dünya yeni doğmuşum gibi, sıfırdan yeniden başlıyor.

Bir yumurta daha kırıyim, anasını satiyim.

Nerden düştü aklıma, asker arkadaşım Kürt Mirza!

Hadi asker arkadaşım, Mirza, Kürt Mirza, otuz beş yıl sonra, yaz sonu, Ekim başı, bugün, yine duydum sesini.

Mirza zayıf mı zayıf ama seksen boyunda solucan gibi iplik gibi incecik bir çocuk.

Ağaç gölgesinde dört beş tertip dinleniyoruz diye komutan ceza verdi.

Tam teçhizat iki kilometre sürüneceksiniz, mataraları boşaltın akşama kadar da su yok.

Bir Tonyalı bir Çorumlu bir Boşnak bir Mirza bir de ben. Zaten dört saat tugay komutanını kırk derecede esas duruş kımıldamadan hazırolda beklemiş bitmişiz.

On dakika dinlenmeden komutan eğitim alanında sırt çantalı tüfekli sürünün demiş.

Tertiplerden biri tekwando şampiyonu, diğeri, karate salonu çalıştırıyor, kaslı vücutlu tipler. Askerlerden her biri bıçkın katıksız vatansever çocuklar ancak yılgınlık yorgunlukla isyan da başlıyor.

Bir çelimsiz insana benzemeyen Mirza ve ben.

Yüz metre sürünmeden bayılacak gibi olduk. Tonyalı pek milliyetçi bir çocuktu, olur olmaz Yunan'a Amerika'ya galiz küfürler ediyor.

Çorumlu milletin önünde yüz-yüzelli şınav çekmekle kasılır övünürdü.

Ve ama yüz metre sürünmeden daha ağzımız açık perişan çöl kertenkelesi gibi kaldık.

Tonyalı başladı, böyle askerliğin .mına koyum diye.

Çorumlu, komutana, tugaya, kendisini askere gönderen babasına galiz küfürlere başladı.

Boşnak üç metre sürünüyor sonra sırt üstü dönüp göklere doğru içli içli bakıyor.

Sırtındaki üç buçuk kiloluk G 3'den daha incecik Mirza, yapmayın arkadaşlar, buraya Allah için devlet için askerliğe geldik, diye komutan duymadan usulca fısıldanıyor.

'Bu acıları çekmeden evimizin annemizin kıymetini bilemeyiz' diyor.

Tonyalı, sus Mirza senin de, evinin de, diye küfürlere girişti.

Çorumlu, Mirza bak, iyi çocuksun ama bak ana avrat düz gideceğim, bir sus dedi.

Komutan bir taşın üstüne elleri belinde Mussolini gibi çıkıp sert komutlara devam ediyor, hadi, durmak yok, duran olursa, eğitim alanını üç değil on kez süründürürüm, kırbaç gibi şaklıyor.

Tonyalı, mırıldanarak senin komutan diye .mına koyum dedi.

Çorumlu, seni sivilde yakalayayım ananı .ikmezsem, dedi..

Mirza, kurumuş boğazıyla yerden başını kertenkele gibi kaldırıp 'emrederseniz komutanım', dedi.

Hava kırk derece eğitim alanı toz toprak, sürünmemiz ikinci yüz metreye henüz gelmedi.

Tonyalı, bir daha bana bayrakmış milletmiş diyen olursa diye yine bastı küfürü.

Boşnak arkadaş 'Allah'ım son dileğim bana bir fırtlık sigara nasip et' dedi.

Çorumlu, vallahi diyorum ülke işgal edilsin yerimden kımıldamam, diye yemin ediyor.

Kürt Mirza, 'arkadaşlar, bu Allah'ın imtihanıdır, allah dayanamayacak ceza vermez'.

Tonyalı, Mirza, sus, bak .ikerim.

Mirza: 'Arkadaşlar Allah'ın nimeti yağmurları düşünün'.

Çorumlu: sus Mirza, yağmurunu .ikerim.

Mirza'ya bir baktım, solucandan iplikten ince.

Sırt çantası, fişeklikler, silahı, taşıyacak gibi hiç değil, kan ter içinde.

Askere değil sigara kapaklarındaki ölmekte olan hastalara benziyor.

Gelmiş geçmiş bütün hayatımı imtihan eder gibi bir daha baktım Mirza'ya..

Mirza bu gücü nereden buluyor!

Hepimiz isyan içindeyiz Mirza niye pes etmiyor!

Bir baktım tekwando şampiyonu arkadaş geri kalmış, Mirza beş sırım pehlivana da fark yapıp on metre kadar öne geçmiş, olacak şey değil. Bir de arkadaşlara akıl veriyor: 'arkadaşlar silahı yerde sürtmeyin tam sırtınızda arkanızda olsun'

Mirza, bir daha geriye dönüp, hadi arkadaşlar, bu askerlik vatan görevi, hadi, annemiz bizi sağ salim bekliyor, hadi arkadaşlar, ha gayret Allah büyüktür, diyor.

Tertipler, kudurmuş gibi senin de devletinin de ananın da... girişti Mirza'ya.

Mirza, alttan aldı oralı olmadı, bin yıl düşünsem o kırk derece sıcakta hiç aklıma gelmeyecek ve aklımı da başımdan alan bir şey dedi: Mirza: 'söz dedi, çarşı iznine çıkınca elimle kıracağım hepinize yağda yumurtayı'.

Güneş tepede, toz toprak içinde, canımız çıkmış, debeleniyoruz, boğulacak gibiyiz, terden sırılsıklam olmuşuz! Bilmem Mirza'nın aklına nereden gelir: yağda yumurta!

Yağda yumurta-yağda yumurta, aklıma gelir gider hep!

Yağda yumurta, sanırım bir yemek değil, yaşamanın diretmenin ayakta kalmanın, çok sabırsız heyecanlı bir insanlık neşesi'nin ifadesi! Bir insanlık iştahı: Yağda Yumurta!

Önce yağmurlar yağacak üşüşeyeceksin, sonra?

Bir heves'in ifadesi yağda yumarta, kırıp yumurtayı yağa, ekmeğini banıp sıyıra sıyıra yiyeceksin!