Prof. Dr. Abdullah Akat yazdı…
2025 yılı, pek çoğumuzun farkında bile olmadığı önemli bir eşik, Türk halk müziği derlemeciliğinin 100. Yılı! Yüz yıl önce, 1925’te, Darü’l Elhan’ın desteğiyle iki genç müzik tutkunu ve araştırmacısı Seyfettin ve Sezai Asaf kardeşler Batı Anadolu köylerini dolaşarak, bugün “halk müziği derlemesi” dediğimiz kültürel hafıza çalışmasının ilk örneklerini ortaya koydular. Topladıkları 76 eser 1926 yılında “Yurdumuzun Nağmeleri” adıyla bir kitap olarak yayımlandı.
Bunun ardından 1926’da yine Darü’l Elhan’ın büyük derleme seferberliği geldi, 1929 yılına kadar yüzlerce köy, yüzlerce icracı, yüzlerce ezgi kayıt altına alındı. Cumhuriyet müzik potikalarının önemli bir çıktısı olarak ülkemizin müzik hafızası oluşturulmaya başlandı. Bugün arşivlerde bulunan ya da çeşitli sebeplerle yok olan her dosya, her kayıt, her nota, aslında o ilk yolculukların sessiz ve yaralı mirasıydı. Sonrasında ise bunlara daha ne çalışmalar daha ne emeklerle toplanan kayıtlar eklendi. Ama günümüze dek sonuç değişmedi, müzik mirasımız hala sessiz, hala yaralı!
Bereket ki az sayıda da olsa bunun farkında olan yetişmiş insan kaynağımız var. Geçtiğimiz hafta (18-20 Kasım 2025) İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Müzikoloji Bölümü tarafından “Türkiye’de Halk Müziği Konulu Resmî Derleme Çalışmalarının 100.Yılı Sempozyumu” düzenlendi. Sempozyum eş-başkanları Prof. Songül Karahasanoglu ve Doç. Dr. Eray Cömert’e ve emeği geçenlere bir kez daha teşekkürler. 3 gün boyunca Türkiye’de derlemeciliğin belleğini konuştuk, kısa adıyla “Derleme Sempozyumu”, bu yüz yıllık mirası yeniden düşünmek için her birimize çok önemli fırsatlar sundu. Sempozyumda hem akademisyenler, genç araştırmacılar, öğrenciler ve müzik arşivciliği alanının canlı tanıkları bir araya geldi hem de derlemeciliğin tarihsel süreçleri, karşılaşılan sorunlar, eksikler ve yeni yönelimler konuşuldu.
Sempozyumun ortak duygusu ise şuydu: Bu alanın hâlâ büyük bir potansiyeli var, fakat derlemecilik, Türkiye’nin kültürel politikalarında hak ettiği yerin çok uzağında, özellikle müzik arşivciliği konusunda ciddi sorunlar var ve bunların başında kurumsallık geliyor. Onun ötesinde bu konuda birikimi olan koleksiyonerle ile kurumlar arasında büyük bir koordinasyon eksikliği yaşanıyor.
Konuyu biraz daha açmak gerekirse arşivler var ama dağınık, korunmaya çalışılan materyal zengin ama erişimi yok ya da sınırlı. Bu durum mevcut zenginliği anlamsız hale getiriyor. Bugün Türkiye’deki müzik arşivlerinde yüz binlerce sayfalık notalar, binlerce saatlik ses kayıtları, kasetler, taş plaklar, bantlar, CD’ler, dijital dosyalar duruyor. Ancak bu hazinenin standardizasyonu yok, meta-verisi eksik, erişimi yok ya da sınırlı, dijitalleştirme yapılmamış ya da yetersiz, kurumlararası entegrasyon ise sıfır! Dolayısıyla derlemecilik tarihimizin en büyük sorunu aslında “veri azlığı” değil, veri bolluğu içinde kaybolmuş bir hafıza düzeni. Bu yüzden de sürekli başa dönüp aynı makus talihin içinde debelenip duruyoruz. Ve maalesef bu düzen içerisinde ilerleme elde etmek neredeyse imkansız. 100 koca yıl yani 1 asır geçtikten sonra yine dönüp aynı soruları soruyoruz, aynı sorunları konuşuyor, aynı çıkmazlardan dem vurup dertleniyoruz.
Bir yandan kimileri de örneğin öğrenciler haklı olarak öğrenmek istiyor: “Peki derleme dediğiniz şey nedir?” Sormak elbette en temel hakları ama günün sonunda sadece dert dinliyorlar. Yine de söyleyelim, derleme, bağlamı olan belgeleme çalışmasıdır. Arşiv ise o bağlamın sürdürülebilir belleğidir. Dolayısıyla derleme ve arşiv arasındaki ilişki vazgeçilemez bir süreklilik gerektirir. Öğrenmek isteyenler için bu kavrayışın sağlanması bile tek başına gelecek için umut vericidir ve öyle sanıyorum ki sempozyum bu anlamda verimli oldu, en azından derdi olanlara bir hareket getirdi.
Fakat bu hareketlenme ancak sürdürülebilir bir gündemle anlam kazanabilir. Yani konunun sadece akademik ortamlarda değil, ülkenin kültürel gündeminde de sürekli yer bulması gerekli! Bu yüzden bir önerim var, hatta bir çağrı! Türkiye’de “Türk Halk Müziği Derlemeciliği ve Müzik Arşivciliği Günü” ilan edilsin! Bunun için gerekli çalışmaları ve başvuruları da üniversiteler ve diğer paydaşlar ilgili mercilere bir an evvel yapsın!
Bu günde, yurdun çeşitli yerlerinde paneller, konserler, saha belgeseli gösterimleri, arşiv tanıtımları, açık erişim duyuruları, genç araştırmacılara yönelik atölyeler, yerel müzisyenlerle buluşmalar düzenlenebilir ve bunlar müzik hafıza kurumları arasında işbirliği etkinlikleri için önemli bir odak noktası olabilir. Böyle bir gün, yalnızca bir kutlama günü değil aynı zamanda müzik hafızamızın sürdürülebilirliğine dair ulusal bir bilinç günü de olur.
Bir de tarih önerim var. 30 Temmuz 1926’da Darü’l Elhan heyetine ulaştırılan fonograf, performansın yalnızca notaya dayanarak aktarılmasını ortadan kaldırmış, icranın zaman içindeki akışını dönüştürmeden saklama imkânı sağlamıştır. Dolayısıyla, fonografın Türkiye’ye gelişi, derlemeciliğin metodolojik tarihinde ayrı bir kırılma noktası olarak kabul edilebilir. Ve bu tarih, Türkiye’de müziksel belgelemenin “duyumsal hafızadan teknik hafızaya” geçtiği bir eşik olarak değerlendirilebilir. İşte bu sebeplerle 30 Temmuz son derece uygun bir tarih olarak hem 1926 derlemelerinin başlangıcını simgeliyor, hem yaz derlemeciliği geleneğiyle uyumlu hem de kurumların etkinlik planlamasına rahatça girebilecek bir takvim sunuyor.
Elbette önerim tartışmaya açık. Önemli olan isim veya tarihlerden çok bu ülkenin müzik hafızasını yeniden konuşulmaya ve yeniden düzenlenmeye hazır hale getirmek ve bu hafızayı düzenli olarak hatırlatacak bir gelenek başlatmak.
Belki de 100 yıl sonra bizim bugün atacağımız bu küçük adım “Türkiye’de müzik arşivciliği bilincinin kurumsallaşması işte o gün başladı…” diye anılacak. Sadece bunun için bile bu öneriyi düşünmeye ve harekete geçmeye değmez mi?