Artık ‘Beyaz Kuğu’ları çok seyrek görüyoruz.
Geçtiğimiz yıl -yaklaşık 38 yıllık bir aradan sonra- İstanbul Üniversitesi’nde tekrar öğrenci olmanın mutluluğu içerisinde cuma günleri ve hafta sonları hariç her gün Avcılar Kampüsü’ndeydim.
Doğal olarak hocalarımız dâhil sınıfımızın en yaşlısıydım.
Devam mecburiyeti vardı ve kural kimseye ayrıcalık tanınmadan hassasiyetle uygulanıyordu.
Hocalarımız hem ciddi hem de enerjiktiler. İlk günler “acaba benden rahatsız olurlar mı?” diye endişeliydim. Çok kısa bir süre sonra bu endişem yok oldu. Ben bir öğrenciydim ve kurallar da belliydi.
İkinci dönem derslerinden biri “Bilimsel Araştırma Teknikleri ve Yayın Etiği” idi. Sayın hocamız son derece ciddi, dakik bir akademisyendi. Sınıfa “günaydın” diyerek girer, beş dakika kadar dünya ve Türkiye’ye ilişkin gündeme değinir, keçeli kalemlerini çantasından çıkarır, sonra da tahtaya yazarak dersini anlatırdı. Biz de hem dinler hem de notlarımızı alırdık.
Hocamız bir gün “Algısal Çarpıtmalar” konusu kapsamında, “Johari Penceresi”ni, bireyin kendini nasıl tanıdığıyla başkalarının söz konusu bireyi nasıl tanıdığı arasındaki farklılıkları anlatan bir model olarak tanımladı.
Hocamızın anlattıklarını şöyle not almışım:
“Bu modele göre dört durum söz konusudur. Kişinin kendisi hakkında bildikleri, başkalarının bu kişi hakkındaki bildikleri ile örtüşüyorsa açık bölge oluşur. Bu bölgede insanlar umutlarını, beklentilerini ve korkularını çekinmeden diğer kişilerle paylaşır. Kişinin kendisi hakkında bilmediği, ancak başkalarının kişi hakkında bilgi sahibi olduğu durumda kör bölge oluşur. Kör bölgenin özelliği başkalarının kişi hakkındaki izlenimini yansıtmasıdır ve beklenmedik davranışlar bu bölgede oluşur. Kişinin kendisi hakkında bildiklerini, başkaları bilmiyorsa gizli bölge oluşur. Bu bölgenin özelliği ise kişinin bilinçli olarak bazı yanlarını gizlemesidir. Kişinin kendisi hakkında bilmediği, başkalarının da kişi hakkında bilgi sahibi olmadığı bölge ise bilinmeyen bölgedir. Bu bölge karanlık bölgedir. Sağlıklı bir iletişimde en önemli bölge açık bölgedir ve genişletilmelidir.”
Hocamız bilgi edinmenin yolları konusunu anlatırken de “Siyah Kuğu” kavramına değindi. Bu konuda da şu notları almışım:
“Biliyorsunuz bütün kuğular beyazdır. Siyah kuğu gördüğümüzde şok yaşarız. Bu nedenle siyah kuğunun ortaya çıkması beklenmedik durumları simgeler ve hayatın tahmin edilemezliklerle dolu olduğunu vurgular. Örneğin 11 Eylül ve büyük ekonomik krizler bir anda siyah kuğu misali ortaya çıkar ve herkesi şok eder. Olayları tahmin etmekte başarılı olamıyorsak, önceden tahmin etmede ne kadar başarısız olduğumuzu biliriz. Yani tahmin edemediğini tahmin et. Bardağın boş tarafını gör.”
Bu dersin anlatıldığı gün bütün dikkatimle hocamızı dinlerken istemsiz bir şekilde bir tarafı tamamen cam olan sınıfımızın önünden geçen genç bir öğrenciye gözüm takıldı… Bu kadar mı benzer insan?
* * *
1977 yılında Deniz Lisesi’nden mezun olmuştuk.
Askerlik çatısı altında çocukluk ve gençlik duygularının birbirine karıştığı üç yıllık süreç sonrası bir sınıf yıllığı hazırlamıştık.
Bu yıllıkta arkadaşlarımız birbirleri, öğretmenleri ve üstleri hakkındaki duygularını gülümseten ifadelerle kaleme almışlar ve yazılarını fotoğraflarla da desteklemişlerdi.
Yıllığın kapağını açtım ve sayfalarını çevirmeye başladım.
Okul numarası 4114 olan arkadaşıma gelince durdum. Fotoğrafına ve bir karikatüristin çizdiği karikatüre baktım. Fotoğrafın yanındaki sütunda o yılların zemininde bir arkadaşının onun hakkında yazdıklarını okudum.
“Sınıfımızın en uzun boylu öğrencilerindendir. Bunu da aşırı derecede basketbol oynamasına ve lisemiz gibi sulak bir yerde büyümüş olmasına borçludur. Branşı karatedir, sarı kuşakta olmasına rağmen karate ile pek ilişkisi olmayıp basketbol ve futbol oynar. Fenerbahçe’nin koyu taraftarıdır. Takımı yenildiğinde üzüntüsünden yemek dahi yiyemez. Midesine çok düşkündür. Döner, mantı ve bilumum tatlıları sever. Bugüne kadar yarım bıraktığı bir tatlı görülmemiştir. Televizyonda en çok sevdiği dizi “Mc. Millan ve Eşi”dir. Macera ve sosyal konulu filmleri sever. Magazin ve film konularında okulumuzun bir numaralı uzmanıdır. Çok bonkör bir arkadaşımızdır. Kendisine para dayanmaz, hele kantinin önüne gidince kimse kendisini tutamaz. Geleceğin genç subayına, ömür boyu mutlu bir yaşam dileriz.”
* * *
Öğrencilik yıllarımızda olduğu gibi meslek hayatımızda da birbirimize olan sevgimizi ve saygımızı hiç yitirmedik. Meslek hayatımız nadiren çakıştı. Yeri geldi yıllarca birbirimizi hiç görmedik ama ne zaman karşılaşsak birbirimize olan ‘samimi’ saygı ve sevgimizi hep yüreğimizde hissettik.
İnsan ilişkilerinde bu seviyeyi yakalamak hiç kolay değildir. Hem de hiç…
Donanmada Komutanlığı’nda görev yaptığım yıllarda bir gün telefonla beni aradı.
Fransa’da önemli bir göreve atanmıştı ve yardımımı istiyordu. Hafta sonu çalışarak bütün tecrübemi kendisine aktaran titiz bir çalışma yaptım.
Pazartesi günü Donanma Karargâhı’nda ziyaretime geldi. İçten ve sevimli hali hiç değişmemişti. Birbirimize silah arkadaşlığının olanca coşkusuyla sarıldık ve önce görüşemediğimiz yıllarda yaşantımızda nelerin değiştiğini, dertlerimizi, sevinçlerimizi konuştuk. Sonra da masaya oturup beraber çalıştık.
Çalışmamız bittiğinde öylesine mutluydu ki mavi gözlerinden sevinç saçıyordu. Daha sonra ne zaman görüşsek ve ne zaman ortak arkadaşlarımızla bana haber yollasa bu küçücük katkımı hep konu yapıyordu.
* * *
2006 yılında Refakat ve Karakol Filotillası Komodoru olarak atandım, Günuğur da TCG İskenderun (A1600) Komutanı oldu.
O yıl ekim ayında Kara Kuvvetleri Komutanlığı unsurlarından teşkil edilen ve BM Barış Gücü olarak Beyrut’ta görev yapacak birliğin intikal ettirilmesi için TCG Bafra (F505) ve TCG Beykoz (F503) korvetleri ile TCG İskenderun (A1600) ve TCG Serdar (L402)’dan oluşan Özel Görev Birliği taktik komutama verildi.
Bu vesile ile Mersin’de buluştuk. Buluştuğumuz akşam sıkıntılarımız, mutluluklarımız, göreve ilişkin konuları konuşarak gece yarısı saat 3’e kadar oturduk.
O gün kendisinde bazı farklılıklar gördüm. Sık sık bardak bardak buzu adeta içer gibi yiyordu. Mavi gözleri hüzünlüydü. Bakışları zaman zaman uzaklara dalıp gidiyordu.
Duygulu ve hassas bir insan olduğunu bildiğim için cesaret gösterip bu farklılığın sebebini soramadım.
Ertesi gün gemilere yüklemeler tamamladı ve TRT’nin naklen yayınladığı tören sonrası Beyrut’a intikale geçtik.
İntikal birliğini korumakla görevli korvetlerimiz, TCG İskenderun (A1600) ve TCG Serdar (L402)’ın etrafında adeta dans edercesine koruma kalkanı sağlayarak ilerlerken Kıbrıs’ın kuzeydoğusu olan Karpaz Burnu yaklaşma sularında gece yarısı gökyüzünde şimşekler çakmaya başladı.
Burnu bordalayınca güneyli fırtınanın yarattığı dalgalar içerisinde kaldık. Telsizden Günuğur’a “Karacı misafirlerimiz ile ilgileniyor musun? Durumları iyi mi?” diye takıldım. Neşeli bir şekilde “Sanırım bu fırtınadan sonra Beyrut görevi onlara piknik yapmak gibi gelecek. Hepsi mışıl mışıl uyuyorlar” diye cevapladı.
Fırtına devam ederken sabah saatlerinde Beyrut limanına ulaştık. Korvetler liman ağzında karakol yaparken TCG İskenderun (A1600) ve TCG Serdar (L402) Beyrut limanına aborda oldular.
Kara Kuvvetleri unsurlarını Beyrut limanında uğurlamayı müteakip Mersin limanına intikale geçtik. Karpaz Burnu kuzeyinde hava mayna etmişti. Karpaz Burnu’nu bordalamayı müteakip sakin ve güneşli bir havada bazı gemiler birlikten ayrılarak Foça’ya, bazı gemiler de Mersin limanına intikal etti.
Görevimizi yerine getirmiştik. Göreve ilişkin olarak Beyrut limanında çekilen fotoğraflardan birinde Günuğur da var. İlgililerle toplantı halindeler. Bu sefer biraz yorgun ama yine hüzünlü ve uzaklara bakar gibi.
TCG İSKENDERUN (A1600)-BEYRUT LİMANINDA
2007 yılının nisan ayıydı. Günuğur rahatsızlanmıştı. Rahatsızlığının sebebi de ilk başta tam olarak anlaşılamamış gibiydi.
Konuştuğumuzda sesi durgun geliyordu ve morali bozuktu. Ameliyat edilmesine karar verildi.
Ameliyattan çıkınca konuştuk. Bana durumunu; “Bilmiyorum… Doktorlar bir şeyler diyor” diye ifade etti.
Bu son konuşmamızmış.
Meğer kanser bütün vücuduna yayılmış.
15 Nisan 2007 günü Deniz Kıdemli Albay Günuğur Özgören hayata veda etti.
Sınıf arkadaşımız Deniz Kıdemli Albay Cihat Kalfa’nın bir internet sitesindeki şu yorumu Günuğur için her şeyi anlatıyordu:
“Sevgili Günuğur, mert, dürüst, yardımsever ve fedakâr arkadaşım. Bugüne kadar bir kişi hakkında bile ağzından kötü bir söz çıkmamış arkadaşım. Ne yaptın be sevgili arkadaşım. Gemine ve görevine verdiğin değerin onda birini de kendi sağlığına verseydin keşke. Yalnız düzgün insan olmak, adam gibi adam olmak herkese nasip olmuyor. Ne kadar çok sevenini topladın bir araya o gün. Canım nur içinde yat. Allah rahmet eylesin.”
* * *
İstanbul Üniversitesi’nde sınıfın önünde gördüğüm delikanlı ne kadar da Günuğur’un Deniz Harp Okulu’ndaki haline benziyordu. Bu nedenle hocamızı dinlerken aldığım notlara “Günuğur’u unutma” ibaresini yazmışım.
Hala düşünür ve kendi kendime şu soruyu sorarım.
Günuğur’un sık sık buz yemesinin sebebi kimseyi üzmemek için “gizli alanında” tuttuğu ağrılarını azaltmak için miydi?
* * *
Günuğur yaşama veda ettiğinden beri neler yaşadık, neler gördük…
Kişisel ilişkilerde, siyasi, sosyal ve ekonomik zeminde ‘siyah kuğu etkisi’ yaşamımızı öylesine esir aldı ki, neredeyse beyaz kuğu gördüğümüzde artık şok geçirecek bir ruh haline girdik.
Son siyah kuğumuz da Covid 19 oldu.
Covid 19 hepimize insanın ve insanlığın geldiği düzeyi gösterdiği gibi insanın ne olduğunu ve olmadığını da gösterdi.
Sosyal medyaya ibretlik o kadar çok paylaşım yansıdı ki…
Bu paylaşımlar TRT-2’de son dönemde izlediğim iki filmde geçen bazı sözleri hatırlattı.
Bunlardan biri bir kovboy filmi. Ne yazık ki ismini kaydedememişim.
Filmin sonlarına doğru kasabada yaşanan kötü olaylar sonrası bir barda geçen karşılıklı konuşmalarda üç kişiden biri “Toplum hem iyilerden hem de kötülerden sorumludur. Benim yaşadığım yerlerde bir insan gerektiği gibi davrandığı için kutlama yapılmaz” derken ikincisi “Benim kadar barda barmenlik yapsaydın insan ırkından fazla bir şey beklemezdin” diyor üçüncüsü ise barı terk ederken “Ben hepinizden fazla kaybettim. Kendime olan saygıyı kaybettim” diyordu.
Diğer film ise Al Pacino’nun başrolünü oynadığı 1973 yapımı “Serpico” idi. Film Newyork polis teşkilatında doğal hale gelmiş rüşvetli yaşam biçimine karşı çıkan bir polisin gerçek yaşam öyküsünü anlatıyordu.
Filmin bir sahnesinde Serpico’nun kız arkadaşı “Bilge Kral” hikâyesini anlatıyor. Hikâye şöyle: “Bir ülkede kral ve halkı mutlu, mesut yaşarmış. Bir gün kötüler halkın içtiği suya zehir katmış. Suyu kim içtiyse delirmiş. Suyu bir tek kral içmemiş. Bu nedenle bir tek kral delirmemiş. Ancak halk gerçeklik zemini kaybettiği için kendileri gibi davranmayan kralın delirdiğini söylemeye başlamış. Kral da dayanamamış ve zehirli sudan içmek zorunda kalmış. Kral da delirince halk ‘kralımız artık iyileşti’ demeye başlamış”
Hepimiz kendimizin ve içinde yaşadığımız toplumun gerçeğinin farkındayız. ‘Açık’ alandaki bilgileri biliyoruz. ‘Kör’ ve ‘gizli’ alanlardaki bilgileri de bilenler biliyor. Yani bu bölgelerde tarafların hepsi bilemezse de bilgide var, bilenler de var.
Bilinmeyen yani ‘karanlık’ alana gelince… Orada karşımıza siyah kuğu mu çıkar, beyaz kuğu mu çıkar bilemiyorum. Kim bilebilir?
Deniz Kıdemli Albay Günuğur Özgören zehirli su kuyularına ve kuyuların müdavimlerine sırtını dönmüş, kendisine, ailesine, çevresine ve mesleğine saygısı olan, fedakârca hizmet ettiği bahriyede çalışmalarının reklamını yapmaya tenezzül etmemiş tertemiz bir askerdi.
* * *
Günuğur’un vefatı üzerinden yaklaşık üç yıl geçmişti. Terfi etmiştim ve yeni görevimi devralalı bir hafta olmuştu.
Değerli sınıf arkadaşım Deniz Kıdemli Albay Cihat Kalfa telefonla beni aradı. Sözlerine “Önce hayırlı olsun! Çok ama çok mutlu oldum terfi etmene” diyerek başladı, sohbetimizin sonuna doğru “Sana bir şey sormak istiyorum. Sen gemi komutanı olduğunda ben bazı taleplerine karşı çıkmıştım. Bana olan kırgınlığın devam ediyor mu?” dedi. Kendisine kahkahalarla “Cihat nerden geldi aklına, kaç yıl geçti üzerinden. Niye kırgın olayım? Unutmuştum bile. En kısa zamanda ailen ile birlikte burada bekliyorum” dedim. Gülerek “Olsun sen yine de hakkını helal et!” dedi. “Cihat asıl senin bende hakkın var ama madem ısrar ettin helal olsun!” dedim. Karşılıklı gülerek vedalaştık.
Bu konuşmadan iki gün sonra 16 Ağustos 2010 günü silah arkadaşım, değerli kardeşim Deniz Kıdemli Albay Cihat Kalfa yaşamına son verdi ve vefatına çok üzüldüğü Deniz Kıdemli Albay Günuğur Özgören’e kavuştu.
Ruhları şad olsun. Başta saygıdeğer aileleri olmak üzere bütün yakınlarına, sevdiklerine sağlıklı ve huzur dolu bir yaşam diliyorum.

Sevgili Günuğur’a sevgiyle..
Sadi Amiralim yüreğinize sağlık.
Her iki meslekdaşıma da tanrıdan rahmet başta kederli aileleri olmak üzere tüm dostlarına baş sağlığı dilerim.
Ne mutlu onlara ki, baki kalan kubbede hoş bir seda bırakmışlar.
Dogal olarak,aglamadan okuyamadim….Gunugur, Haluk ve Cihat..Isiklar icinde olsunlar…Yuregine ve kalemine saglik sevgili kardesim…
Günuğur alb bana hatırlatınız çıkarma komutanı iken sıkıntım olduğunda ona sorardım danışırdım Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun
Bizler evlere kapandigimiz icin sikintidan sikayet edecek kadar bencilken, huzur ve guvenligimiz icin, ailelerinden bile feragat etmis, hayatlarini gorevlerine, vatanina ve milletine adamis, gelmis gecmis tum onurlu ordu ve wmniyet mensuplarimiz…
Haklarini helal ederler insallah degerli komutanim
Sayın Ali Sadi Ünsal çok duygulandıran bir yazı yazmışsınız.Önceki yazılarınızdan da biliyorum başka çok degerli silah arkadaşlarınızı da kaybetmişsiniz.Ölenlerin çabuk unutulduğu, ölüm acısının fazla sürmediği vefa,dostluk gibi kavramların unutulduğu günümüzde yazılarınızı okumak umut veriyor.Sizin gibi ordu mensuplarımızla gurur duyuyoruz.Ayrıca otuz sekiz yıl aradan sonra yeniden üniversitede öğrenci olmanızda çok cesurca ve takdir edilecek bir davranış emeğinize sağlık.
Okurken kendi ailemden birilerini kaybettiğimi hissettim. Mekanları cennet olsun.
Allah rahmet eylesin. Gerçekten etkilenmemek elde değil. Kıymetli insanları bulmak zor artık. Kaybettiklerimize üzülüyorum ama varlıklarını bildiğim için de sevinçliyim.
Sevgili Günuğur ve Cihat’ın ruhu şad olsun..
Sayın Amiralim, Rahmetli Komutanlarımız , değerli sınıf arkadaşlarınız için yazdıklarınızı okudum.Çok üzüldüm. Böylesine değerli silah arkadaşlarınızı bizlere tanıtma çabalarınız çok değerli.Ancak merak ettiğim bir konu var.Aslında üzüldüğüm bir konu…Burada yorumlarıyla duygularını çok güzel ifade edenlerin sayısı niye az? Rahmetli komutanlarımızın sınıf arkadaşlarının da duygu ve düşüncelerini öğrenmek isterdik.Onların bu değerli
İnsanlarla hiç mi anısı yok? 2-3 gün bekledim…yanılmış olmayı umut ettim. Üzücü bir durum …
Saygılarımla…
Bahriyemizin iki değerli mensubuna yönelik yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Atılay bey, çok sayıda bahriyeli çeşitli zeminlerde duygularını ifade etmişler… Gönüllerde yerini almış rahmetli iki arkadaşımızın bu konuda da bir beklenti içerisinde olmayacak kadar sağlam karakter ve ahlaka sahiptiler…
Jülide hanım çok teşekkürler…
Saygılarımla
Günuğur ve Cihat; ikiside pırlanta gibi insanlardı duyarlı, vefalı, yardımsever …Ruhları şad mekanları cennet olsun. Sadi Amiralim ellerinize, kaleminize sağlık…
Sadi amiralim beni anılara götürdün. O yıllar zor yıllardı . Günuğur da Cihat da güzel arkadaşlardı. Hastaneye yatmadan 1 ay önce Kadıköy’de beraberdik . Ruhları şad olsun…
Günuğur komutanımızla 1999 senesinde İzmir’de askerlik görevimi yaparken aynı gemideydik.
Görevim icabı seyir esnasında sürekli köprüde bulunurdum.
Bana ve kimseye kötü bir lafı duyulmamış , hayat görüşü çok geniş ve çok kaliteli bir insandı. Gemi komutanı olmasına rağmen git şunu getir vs sözü ağzından çıkmazdı.
Ayrıca esprili ve komik biriydi.
Yazınızı o gözlerim dolarak okudum.
Kendisini rahmet saygı ve minnetle anıyorum. Mekanı cennet olsun..