Gürbüz Evren yazdı…
Brezilya Türkiye’ye ne kadar benzeyebilir ki? (5)
Brezilya’da Portekizce konuşulduğuna göre, bu ülke sadece ya da çoğunlukla Portekiz asıllılardan oluşuyor sanabilirsiniz. Ama yeni insanlarla tanıştıkça çok ilginç bir nüfus yapısıyla karşı karşıya olduğunuzu görüyorsunuz.
Bu ülkeyi Portekizliler 22 Nisan 1500 tarihinde keşfetmiş, ama zaman içinde, işler yoluna koyulunca, deyim yerindeyse ‘İpini koparan’ gelmiş. Bu tanımlamayı bir sonraki yazıda açacağım.
Resmi verilere göre nüfusun yaklaşık yüzde 54’ünü beyazlar oluşturuyor. Resmen ‘Melez’ olarak adlandırılan ciddi bir nüfus var. Onların oranı da yüzde 39’a ulaşıyor. Köle olarak getirilmiş Afrikalılar, Brezilya nüfusunun yüzde 6’dan fazlasını oluşturuyor. Hemen hatırlatalım, Brezilya’da kölelik 13 Mayıs 1888 tarihinde kaldırılmış. Geriye kalan yüzde 1,7 oranındaki nüfusu yerli kabileler mi oluşturuyor sorusuna yanıt ararken birçok kişi ile konuştum. Anlayamadığım bir şekilde bu konuda net konuşanı göremedim. İşin tuhaf yanı kent merkezinde karşılaştığım ve her hallerinden yerli kabilelerden olduğunu anladığım az sayıdaki genç ise konuyu konuşmaya sıcak bakmadı. “Burada herkesten önce biz vardık” dışında tek laf etmediler.
Brezilya’da ağırlıklı olarak Portekiz, İspanyol, İtalyan, Hollanda, Japon ve Alman asıllılar yaşıyor.
Hemen her yerde ve her iş kolunda Japonları görmek beni şaşırttı. “Helal olsun şu Japonlara takır takır Portekizce konuşuyorlar” diyerek de şaşkınlığımı dile getirmiştim. Meğer Japonlar Brezilya’ya, 1880 yılında iki ülke arasında yapılan göç anlaşmasının ardından kitleler halinde gelmeye başlamışlar. Zamanla buranın köklü vatandaşlarından olmuşlar ve kendi dillerini de büyük oranda kullanmayı bırakmışlar. Japonlar, Brezilya için öylesine önemli işler yapmışlar ki, birçoğunun ismi cadde, sokak ve meydanlara verilmiş.
Güney Amerika’yı Portekizlilerle paylaştıkları için İspanyollar Brezilya’da başından beri varmış. Ama kitleler halinde İspanya’dan Brezilya’ya göç 1822 yılında başlamış. Sadece 1822’de 750 bin İspanyol Brezilya’ya gelmiş. Göç daha sonra 1880’de devam etmiş, 1930’da tamamlanmış. İspanyol kökenliler günümüzde ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.
Portekizliler, Karayiplerde ve ülkenin kuzey sınırlarında olan Hollandalıları yaklaşık 400 yıl önce şeker kamışı tarımını yerleştirsinler ve ticaretine katkıda bulunsunlar diye davet etmişler. Hollandalıların Brezilya’ya yoğun göçleri ise 1850’li yıllardan itibaren gerçekleşmiş.
İtalyanlar da yaklaşık 1860 yılından itibaren Brezilya’ya göçmeye başlamışlar. Öyle ki, 1889 yılına gelindiğinde Brezilya’ya yerleşen İtalyanların sayısı 320 bini aşmış. Bu sayı 1920 yılında ise 7 milyona ulaşmış.
Almanlar, Kral I. Pedro’nun daveti üzerine, ülkede tarımı geliştirmek için 1864 yılında Brezilya’ya yerleşmeye başlamış. İlk göç dalgasında ülkeye 260 bini aşkın Alman gelmiş. Ayrıca 2. Dünya Savaşı öncesi, 1930’lu yıllardan itibaren de Nazilerden kaçan Yahudi Almanlar gelmiş. Savaş sonrası ise Güney Amerika ülkelerine para karşılığı sığınan ya da başka yollardan gelen eski Nazi taraftarları, yöneticileri ve subayları da Brezilya’da yerleşmiş.
Bu arada, 1917 Ekim Bolşevik Devrimi sonrası Ukrayna ve Rusya’dan gelenler de var. Bunlar da geldikleri kentlerin isimlerini verdikleri yeni yerleşimler kurmuşlar. Odessa’dan gelenlerin yerleştiği Novo Odessa bu duruma örnek gösterilebilir.
Şu kadarını söyleyeyim, bunca farklı ırkın karışımı Brezilya’ya özgü dikkati çeken bir insan tipi, fiziği ortaya çıkarmış.
Brezilyalıların kökenlerine göre eyaletlere yayıldığını da vurgulayalım. Her eyalette hangi kökenlerden insanların yaşadığını tek tek sıralamak uzun süreceği için Sao Paulo’da İtalyanlar çoğunlukta olduğu örneğini vermekle yetinelim. Zaten bazı yerlerin isimlerine baktığınızda, oralarda kimlerin yaşadığına ilişkin fikir yürütmek mümkün.
Bazı kentlere, ilçelere girdiğinizde, buralardaki düzenden kimlerin yaşadığını tahmin edebiliyorsunuz. Örneğin geçtiğimiz gün Monte Mor ve Indaiatuba adlı kentlerde bulunan lüks sitelerdeki evlerin mimarilerine, kentlerin düzenine, zenginliğine, temizliğine, gece geç vakitlere kadar açık kafe ve restoranlarına, güven telkin eden ortamına bakıp sorduğumda, burada Alman kökenliler yaşıyor dediler.
Ama kökenler ne olursa olsun, herkes Portekizcede birleşmiş ve ana diller artık konuşulmayacak kadar unutulmuş.
Monte Mor kentinde, Almanlar ve Türkler yaşıyor dediklerinde pek şaşırmadım. Sadece Almanya’da değil, Brezilya’da da Almanlar ve Türklerin aynı yerde yaşaması ne ilginç diye düşünürken, gerçeği öğrendim. Meğer sözü edilen Türkler, olası doktora tezime ve yeni kitabıma da konu olacak Los Turcos toplumuymuş. Yani 150-200 yıl önce Osmanlı pasaportuyla Filistin, Suriye, Ürdün ve Lübnan’dan gelen Arap, Yahudi ve Ermenilerden oluşan Los Turcos topluluğu. Bu insanlara Brezilya’da Türkler deniliyor. Onlar da bundan hiç rahatsız değiller ve kendilerini çoğu kez Türk olarak tanıtıyorlar.
Bu ülkede Afrika kökenlilere, derilerinin renginden dolayı ayrımcılık yapıldığını görmedim. Beyazlarla evlilikler, birliktelikler çok yaygın. Ayrımcılığın, ırkçılığın olmaması çok hoş bir durum. Yine de arkadaşlarıma, “Brezilya’da siyahi vatandaşlara karşı ırkçılık görmedim. Acaba doğru tespitte mi bulundum?” diye sordum. Çok belirgin olmasa da gizliden gizliye ayrımcılığın devam ettiğini söylediler. Ama ben yine de günlük yaşamda gördüğüm manzaraların ayrımcılık içermemesinden mutlu oldum.
Brezilya’da, Sao Paulo ile Rio de Janiero kentleri arasında ciddi bir rekabet var. Rio de Janiero gerçekten dünyanın en güzel kentlerinden biri. Üstelik deniz kenarında olması, ünlü plajları kente ayrı, özel bir hava veriyor. Zaten Brezilya denildiğinde akla hemen Rio Karnavalı geliyor.
Sao Paulo’da, özellikle de muhafazakâr kesimlerde Rio de Janiero’nun Brezilya’nın imajına leke sürdüğü suçlaması yapılıyor. Rio Karnavalı’nın Avrupalılar için seks turizmi olduğunu savunuyorlar. Turistlerin, Brezilyalıları fuhuşçu olarak görmesine yol açtığını ısrarla söylüyorlar ve bu etkinliğin ülkelerini Tayland’a benzetenleri çoğalttığını dile getiriyorlar.
Sao Paulo eyaletinde yaşayanlara göre, burası Rio de Janiero’ya göre çok güvenliymiş. Haksız da değiller yani. Rio’da gitmemeniz önerilen semt sayısı o kadar fazla ki, bulunduğunuz evin dışına bile çıkarken düşünmek zorunda kalabiliyorsunuz.
Sao Paulo halkına göre, Rio fuhuş dışında, uyuşturucu trafiğinin gasp, hırsızlık ve cinayetlerin ve tüm bu olumsuzlukları organize eden çetelerin de merkezi.
Rio de Janiero halkı için ise Sao Paulo zengin züppelerin kenti. Rio’da mekân işleten Brezilyalı bir arkadaşım, Sao Paulo halkı için ‘Sonradan görme’ tanımlamasını yaparak, “Bunlar her fırsatta, koskoca Amerika Birleşik Devletleri’nde başka yer yokmuş gibi sadece Miami, Florida’ya giderler” dedi. Bunun nedenini sorduğumda ise hemen hepsi ikinci evini oralarda alıyorlar. Miami ve Florida’daki evleriyle birbirlerine hava atıyorlar” diye de ekledi.
Sao Paulo’nun zenginlerinin bu tavrı bana bizimkileri anımsattı. Hatırlayın lütfen, bir ara Türkiye’den de Miami ve Florida’da ev alma modası vardı.
Brezilya mutfağını anlat derseniz, tavuk ve et ızgaranın egemen olduğu, kızartmanın öne çıktığı bir yemek kültüründen bahsederim. Tabaklarda mutlaka, patates kızartma, pilav, muz kızartma ve salata oluyor. Hangi yemeğini tercih ettin diye sorarsanız, inanın buna verecek yanıt bulamam. Domatesin anavatanında tatsız, kokusuz, anlamsız domates türleriyle karşılaşmak ayrıca hayal kırıklığı oldu. Bu ülkedeki tüm yemeklerde aşırı miktarda sarımsak kullanıldığını da bilmenizde yarar var. Her yerden sarımsak kokusu geliyor. Ve sarımsak gerçekten çok ucuz.
En çok iş yapanlar ise pizzacılar. Ancak burada kullanılan malzemeler (mantarın hiç tadı yok) nedeniyle pizzalar hoşuma gitmedi. Bazı yerlerde ise ilginç bir pizza yöntemi var. Pizzacıya girip istediğiniz pizza türünü hazırlatıyorsunuz, ama eve götürüp siz pişiriyorsunuz. Bizdeki, pidenin içini hazırlayıp fırına götürüp pişirtme uygulamasının tersi bir durum yani.
Brezilya’nın havasından mıdır yoksa suyundan mıdır bilinmez, insanlarda inanılmaz bir rehavet, yavaşlık, relaks tavrı var.
Kafede, garsona verdiğiniz siparişiniz, çoğu kez tören havasına bürünüyor. Garson size yaptığınız seçim hakkında uzun uzun bilgi veriyor. Biraz fazla muhabbet ortamı yani. Her defasında “Kahvenin, adını, boyutunu söyledik. Artık uzatma getir” diye düşünüyorum, ama derdimi de anlatamıyorum.
Döviz bozduruyorsunuz, en kısa süreni 15 dakika oldu desem abartmış sayılmam. Alışmışız ya bizdeki döviz bürolarındaki 1 dakikada ver parayı al parayı durumuna.
Aldığınız bir ürünü değiştirmeye karar verdiğinizde ise resmen yandınız. Bir değişim işlemi için 4 mağaza sorumlusu ve çalışanı devreye giriyor. Uzun konuşmalar, yazışmalar, sorular, imzalar sizi geldiğinize geleceğinize pişman ediyor. Altı üstü 15 Real değerindeki bir ürünü değiştiriyorsunuz. Gerçi pişmanlık konusunda kendi adıma konuşmam gerekiyor, çünkü Brezilyalılarda hiç öyle rahatsız olmuş bir tavır görmedim.
Datçalılar, “Acelen varsa ne işin var Datça’da” derler. Sanırım bu söz en iyi buraya uyuyor. Zire bunca yavaşlıktan sonra “Acelen varsa ne işin var Brezilya’da” demek doğru olur.
İlgiyle izliyorum Brezilya yazılarınızı. Başka türlü öğrenemeyeceğimiz sayısız ayrıntıyı sayenizde öğreniyoruz.