Kaybolmak Güzeldir…
Gürcan Elbek yazdı…
Kaybolmak gezginliğin şanındandır. Ben hem yürüyerek şehirde bir yeri ararken, hem de arabayla gezerken kaybolmayı seviyorum. Kaybolmamak çok da matah bir yeti değildir bana göre. En ilginç insanlarla tanışmalar ve en güzel anılar bu kaybolma öykülerinde yaşanır genelde; gezide veya hayatta.
Bilindik bir hayatı yaşamanın keyifsizliğini bir düşünsenize. O yüzden öyle ayrıntılı listeler yapıp adım adım bu noktaları takip eden gezginlerden değilim ben. Elbette gittiğim yerleri okuyorum hatta zaman zaman kaba bir plan bile yapıyorum ama hayatın akışına göre gezmek ana isteğimdir her zaman. Bir resifin duvar kenarından salına salına yapılan bir sualtı (scuba) dalışı, bir planörle kuşlar gibi dağların üzerinden vadilere doğru yavaşça uçmak veya kayakla karlar üzerinde vals yapar gibi süzülmeye yakın bir doyum veriyor plansız dolaşmak bana çoğu zaman. Hele de bunun üzerine bir de kaybolursam değmeyin keyfime.
Tabii ABD, Avustralya gibi ülkelerde tek sapağı kaçırınca 50-60 km yol fazladan yapmak zorunda kalmak hoş gelmeyebilir. Ya da Japonya, Rusya, Arap ülkelerinde levhaları okuma tabanlı başka sorunlar yaşayabilirsiniz. O ya da bu şekilde bu kaybolmalar bile güzeldir. O ülkeleri daha iyi tanımama yarıyorlar.
‘Nerde Trak Orda Bırak…’
2014 yazında iki ay süren Balkanlar gezisini 15 yaşına yaklaşmış eski model arabamla yapmıştım. “Yorgun arabam yolu tamamlar mı?” diye düşünüyordum geziye çıkmadan önce. Bu nedenle bu gezime “Nerde Trak Orda Bırak” mottosuyla başlamıştım. Canım arabam bir iki öksürme haricinde hiç teklemedi. İki aylık sürede iki defa tamircilerle o da çok kısa süreli ilişkimiz oldu. Bulgaristan’da aldığım resmi servis hizmeti Türkiye’dekinden ucuzdu. Sırbistan’da da ufak bir yerdeki sanayi mahallesinde bir oto tamircisi sorunumu çözmüştü. Ayrıca arabamda elektronik yol kılavuzu-seyir yardımcısı (navigasyon) cihaz da yoktu.
(Seyir Sistemsiz) Arabayla (İstemli) Bir Balkanlar Yolculuğu…
10.000 km’nin üzerinde yolu ardımda bıraktığım harikulade bir Balkanlar gezisini elektronik yol kılavuzu (navigasyon) cihazı kullanmadan yaptım. Sora sora Bağdat’ı bulma misali sorduğum her yeri buldum. Zorlandığım yerler olmadı değil ama her seferinde insani temaslarla, mucize kabilinden yolumu bulup istediğim yerlere ulaşmıştım. Artık bildiği bir yere bile sadece bu tür cihazların yardımıyla gitmeyi tercih edebilenler var. Kaybolma ve yol bulamama riskinin, yapısı ve yetilerine uymayan kişiler için bu cihazların yardımcı olduğu da bir gerçek. Bir de algılarını kapatıp kendi aklını unutmuşları bu listeye eklemek gerek. Teknolojinin yararları malum ama yan etkileri olan körleştirme, yalnızlaştırma özellikleri yadsınabilir mi?
O, arabanın camını açıp gülümseyerek konuşmalarla başlayan sohbetleri seviyorum. Bazen bir yaşlı teyze, bazen bir delikanlı, genç bir çift, yol kenarındaki seyyar satıcılar veya bir polis. Bir yeri ve insanlarını tanımanın, onlarla ilk teması kurmanın var mı bundan güzel ve doğal bir yolu? Sabah sporda kulaklıktan müzik dinleyip, arabada sadece radyoyla kalıp, trafikteki kendi gibi yalnızlar ordusuyla yol alarak, otoparktan iş yerine çıktığı asansörde ilk defa insanla temas etmek ne kadar insana uygun?
Neyse biz arabayla yaptığım Balkanlar gezisinden bir kesite dönelim.
Slovenya’ya Doğru…
Gezimin birinci ayı tamamlandığında Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Budapeşte, Bratislava ve Viyana’yı gezmiştim. Benim çok sevdiğim bir tarz ve baş döndürücü bir özgürlük, arabayla dolaşmak. Gezide Viyana’dan öteye geçmedim. O ana kadarki rotamı konuştuğumuz yabancı kişiler tarihe gönderme yapan bir latife ile “Türkler, Viyana’dan öteye pek gitmiyor galiba” diyorlardı.
Viyana’da bir arkadaşımın kardeşinin evinde konakladım. Kardeşi tatildeydi ve evde tek başıma kalmıştım. Anahtarı bana ulaştırdıkları ev, Belvedere Sarayının hemen dibindeydi. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Viyana’da da değişken saatli, günlere göre değişen fiyatlı park sistemine dikkat etmek gerek ceza ödememek için. Trafik karmaşık olmasa da arabayla evi ararken defalarca kaybolduğumu hatırlıyorum. Ama benim “Gri Şimşek”im her seferinde yolu bulmuştu. Aramda bir bağ oluşmuştu arabamla.
Kaldığım evin elektrikleri kesilmiş olduğundan geceleri romantik biçimde mum ışığında işlerimi görüyordum. Zaten sadece yatmaya geldiğimden sorun olmuyordu. O sırada Sloven gezgin arkadaşım Rok ile haberleşmiştik ve beni mutlaka ülkesine beklediğini söylüyordu. Güzel Viyana günleri ardından Slovenya’ya geçmeye karar verdim.
Gezginin Planı…
Gezginin sert ve köşeli planları olmasa iyi olur. Kaba bir plan var gibi gözükse de, gezi sizi alır, hem kafa hem de fiziki olarak bir yerlere taşır. Buna müsaade edip etmeme veya bunu kontrol etme gibi bir lüksünüz olduğunu sanabilirsiniz, ancak hayatın benzetimlerinden biri olan gezi, kendi planlarını uygular. O an Rok’a ulaşmanın ötesinde planım yoktu.
Slovenya Nerede?
Slovenya; Kuzeyinde Avusturya, batısında İtalya’ya sınırı olan bir ülke, diğer komşuları Macaristan ve Hırvatistan. Slovenya, eski Çekoslavakya’dan ayrılan Slovakya ile sık sık karıştırılıyor. Oysaki hem Alpler hem de Akdeniz iklimsel özelliklerini içinde barındıran Slovenya’nın, kuzeydoğu Avrupa’ya açılan kapı konumundaki Slovakya ile hiçbir ilgisi yok.
Viyana’dan Ljubljana’ya*…
(“Ljublijana”- Lyubliyana olarak okunuyor. Sırpça temelli dillerde “J” harfi bizdeki “Y” olarak okunmakta.)
Viyana’nın çıkış trafiği ve elektronik yol kılavuzunu kullanmayınca Ljubljana’ya giden otobana çıkış bir hayli terletmişti beni. Yol öncesi harita incelemesi esnasında aldığım notlara ve otoban levhalarına göre yolları o kalabalık ve hızlı akan trafikte bazen aniden seçebiliyordum. Ljublijana’ya da giden Graz yoluna girdiğimde rahatlamıştım.
Avusturya ve Slovenya arasında sınır kapısı, gümrük kontrolü yok. Arabanızla yolda devam ederken basit bir giriş ile Slovenya’dasınız. “Vinyet (Vignette)” adı verilen yol vergisi bandrolunu ceza ödememek için ön camınıza yapıştırmanız gerek. Bandrolün 15 Euro gibi bir ücreti vardı o tarihte ve herhangi bir benzinciden de alınabiliyordu. Viyana-Ljubljana arasındaki yeşil araziler ve orman manzaraları arasındaki yolu 4,5 saatte almıştım.

Ljubljana’ya ulaşıp otobandan şehre girmek için hangi çıkışı alacağım konusu yeni çözülmesi gereken problemdi. Rok ile yazışmalarda bir ara “J çıkışını kullan” gibi bir sözünü hatırlıyordum. Ama J1, J2 diye devam eden levhaları geçip, J3’den bilinçsizce bir giriş yaptım. Elimde sadece yazılı basit bir adres vardı, o kadar. Rok’un evine nasıl gideceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu o anda. Rastladığım ilk insana sorduğumda o kişi de benimle aynı fikirdeydi.
Başkalarına sormaya çalıştığımda, dil bilmediği için sıkılgan tavırlar sergileyenlerle anlaşamamıştık bile. Artık neredeyse bir telefonla Rok’a ulaşmak haricinde şansım olmayacaktı. O zamanlar, cep telefonumu internet bağlantısı olduğunda kullanılabilen uygulamaları haricinde kullanmıyordum. Şimdiyse o ülkeye ait bir SIM kart alıp kullanıyorum. Ancak bazen bu da ilk anlarda mümkün olamayabiliyor. Telefonumun o sırada yurt dışına açık olup olmadığını da hatırlamıyorum şu an.
Arabanın camını açıp yolda yürüyenlere soruyordum. Sonuç yoktu. Tam “Ne yapmalı?” diye düşünürken, Türk plakasını görüp arabamın camından eğilip tanıdık bir şiveyle “Ne istersin arkadaş?” diye soran Makedon kökenli Aslan bey olmasaydı, Rok’un evini nasıl bulurdum bilemiyorum. Arabaya bindi. Bana Rok’un evine kadar eşlik etti. Gayet güzel Türkçesiyle eski günlere ve Türkiye’ye özlem konuşmaları yaptı. Rok’un evine ulaşmam mucizevi bir şekilde gerçekleşmişti yine.

Gezgin Sloven Arkadaşım Rok ve Harika bir Slovenya Turu…
Bolivya’da tanıştığım sevgili gezgin arkadaşım Rok Çampa, dünyayı defalarca dolaşmış ve dolaşmakta olan biri. Çok küçük bir bütçeyle gezenlerden. Tüm dünyayı ve özellikle pek gidilmeyen yerleri parmak arası terliğiyle dolaşmış kalender bir derviş, bir bilge bence. Anlayabileceğiniz üzere severim kendisini.
Rok’un ve o zamanki Avustruryalı kız arkadaşı ve şimdiki sevgili kızı Zarja’nın annesi Verena ile buluşmuştuk. Rok’u görmenin sevinciyle yol hikayelerimizi biraz paylaştıktan sonra derhal gezmeye başladık. Benim bugün olmadığı gibi Rok’un da arabası yoktu.

Rok, ülkenin sakinliğini ve rahatlığını anlatmak için “SLOW-ENYA” diyordu İngilizce “Yavaş” anlamına gelen “Slow” kelimesinden yaptığı sözcük oyunuyla. Ormanın içinde tüm Ljubljana’yı tepeden gören bir izleme kulesine çıktık. Oradaki aile dahil Viyana’dan getirdiğim baklavaları yerken ben de engin görüntüyü izliyordum. Slovenya’nın üçte ikisi ormanlık ve yemyeşil arazilerle kaplı. Ljubljana’nın hemen yakınındaki tepelerinde yapılacak yürüyüşler ve yemyeşil ormanlar içinde geçirebileceğiniz zamanlar da bu kentte kaldığınız sürece yapabileceğiniz seçimlerden biri.




Ejderha sembollü başkent “Ljubljana”…
Ljubljana, coğrafi olarak Slovenya’nın merkezinde bulunan başkenti. Buradan Slovenya’nın her yerine neredeyse bir ile bir buçuk saat içinde ulaşılabiliyor. Şimdi Ljubljana’da neler yapabileceğimize bir bakalım.
Ana meydana, kentin merkezinden geçen Ljubljanica nehri üzerindeki yan yana “Üçlü Köprü” geçilerek geliniyor. Meydanın ortasında heykeli bulunan, ülkenin en meşhur ve saygı duyulan isimlerinden mimar Jože Pleçnik’in imzasını taşıyan birçok mimari eser var Ljubljana’da. Kent merkezinin geneline yayılmış modern ağırlıklı heykeller arasında bir açık hava sergisindeymiş duygusuyla dolaşıyorsunuz. Kentin sembolü Ejderha heykelleri köprü başlarını süslüyor.









Her Cuma günü Dünya Mutfağı Panayırı…
Ljubljana’da, her Cuma öğlen saatlerinde başlayan, dünya mutfaklarından yemeklerin sunulduğu bir etkinlik yapılıyor. Ana meydanının hemen yakınına, kurulan bu açık alan tezgâhlarında; Çin, Japon, Portekiz, Brezilya, İspanyol, Arap yemeklerinden Meksika, Hint veya Türk mutfağına kadar seçenekleri bulmak mümkün. Tezgâhların yanındaki tahta masalarda, alanı çevreleyen binaların merdivenlerinde oturanlar veya tabakları ellerinde dolaşanlara eşlik eden kabalağın konuşma sesleri ve müzikle harmanlanan canlı ortamda her anlamda doyurucu, keyifli anlar yaşanıyor.






Ana meydanın, kanalların kenarındaki kafe ve restoranlarda oturup etrafınızı izlerken keyifle yemeğinizi yiyip, kahvenizi yudumlayabilir ya da kanalların kenarında sakin bir noktada oturup kitabınızı okuyabilirsiniz.



Metelkova…
Eski bir kışlanın binalar

Gürcan kardeşim, süper olmuş, eline sağlık, resimler çok canlı ve çok tanıtıcı.
Sevgiler
Benim de güzel anılarım vardı. Olması gerekeni yakalamış ütopik bir ülke gibi hissetmiştim .
Gene keyifle okudum. Bu kadar yakınımızda olduğu halde gidip göremediğime de biraz hayıflandım. Ama sayende biraz görmüş gibi oluyorum. Emeğine yüreğine sağlık. Sevgiler.