Bir mekân huzursuzluğu sanırım biraz da yaşadığımız, Endülüs bahçelerinin portakal ağaçlarından siberin boşluğuna düşmek korkusu… Yerimizi yadırgıyoruz.
Evren içinde dünya, dünya içinde bir ülke, ülke içinde bir şehir, şehir içinde bir sokak, sokak içinde bir apartman, apartman içinde bir daire, daire içinde bir bilgisayar, bilgisayar içinde bir evren, dünya, ülke, şehir, apartman, daire, insan…
Önce insan mı yoksa mekân mı vardı konusunda tahminlerde bulunsak ve çoğunlukla önce mekân vardı yorumunu yapsak da bunu kesin olarak bilmiyoruz, ancak biraz düşününce iç içe geçmiş mekânlarla kuşatıldığımızı, mekânların bizi etkilediğini, bizim de mekânlara bir tesirimiz olduğunu fark ediyoruz.
Üstelik doğa da dahil bu mekânları sadece fiziken bulunduğumuz yer olarak değerlendirip geçemeyiz. Mekânlar yaşar, canlıdır, sosyal, ekonomik, siyasi, tarihi, kültürel anlamları vardır mekânların. Zaman kavramıyla birlikte değerlendirdiğimizde mekânların bu özellikleri daha yakından görülür.
Baktığımızda Saray da TBMM de en temelinde taştan, tuğladan örülüdür, ancak bu yerlerin sosyal, siyasi, tarihi, kültürel ve ekonomik anlamları birbirinden çok başkadır.
Sarayı inşa eden onu siyasi, tarihi, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamıyla birlikte örer aslında ve daha en başından yakınları, kardeşleri, müritleri, danışmanları, vezirleri tarafından sırtından bıçaklanabileceğini ve gerektiğinde onları da bir kalemde silebileceğini, eylemlerinin sonucu ne kadar kötü olursa olsun tüm sorumluluğun tebaaya ait olduğunu, kendisinin en kötü ihtimalle ülkeyi terk edip kaçacağını bilir.
TBMM’yi inşa edense, egemenliğin o mekânı milletle birlikte yaratmak, kurmak, kurgulamak olduğunu ve mekânın yazgısına da hep beraber ortak olunacağını bilir. O’nu inşa eden sonuç ne kadar kötü olursa olsun kaçmaz, direnir, sorumluluk alır, mücadele eder, kaybetse de teslim olmaz, kimseyi suçlamaz, düşse de kalkar yolunu yürümeye devam eder.
Tarih boyu yapılan göçleri de dikkate aldığımızda, bizleri yeni bir mekân bulma veya yaratma arayışına iten ne? Ekonomik, sosyal, siyasi, psikolojik, kültürel pek çok sebebi var elbette bunun, ama sebep ne olursa olsun böyle geçiş dönemlerinde mekân yitiminden kaynaklı belirsizlik, güvensizlik, bunalım yaşadığımız gerçek. Her mekân değişikliğinde sancıyla, acıyla annemizden, onun bedeninden bir kez daha kopuyor ve sonra da başka bir mekâna yeniden doğuyoruz sanki.
Ne olursa olsun, ömrümüz bir mekân yaratma, kurgulama, bizden önce yaratılan mekâna maruz kalma, mekânı dönüştürme, mekân tarafından dönüştürülme, bir mekândan diğerine geçme ile sürüp gidiyor aslında. Bitti sandığımız kavimler göçü devam ediyor ve nasıl yaşadığımız nasıl bir mekânda bulunduğumuza göre değişiyor. Hatta öldükten sonra bile cennet, cehennem, bir başka evren, farklı bir insan veya hayvanın bedeni gibi gideceğimiz yeni mekânlardan söz ediyor, her şeyimizi mekânı esas alarak kurup kurguluyoruz…
Tarlalar, kütüphaneler, hastaneler, parklar, bankalar, hapishaneler, fabrikalar, pazarlar, adliyeler, kasalar, kaleler, surlar, telefon kulübeleri, ibadethaneler, film setleri, tiyatro sahneleri, avm’ler, gecekondular… e-kitap, e-haciz, e-devlet, e-tarım, e-işçi, e-sağlık, e-banka, e-güvenlik, e-ibadet, e-iletişim, e-film, e-tiyatro, e-adalet, e-tanrı… Gerçek ve sanal birbiri içine geçmiş mekânlar, hatta zihnimizde yarattığımız mekânlar…
Fikirlerimiz de mekânlarımızdır gidecek yerimiz kalmadığında sığındığımız, bu sebeple “vatansızlık” aynı zamanda bir “mekânsızlık” olmakla birlikte çoğu zaman fikirsizlik daha tehlikelidir! Eğer fikir varsa bin devlet yeniden kurulur da fikir de yoksa değil bin tek bir devleti kurmaya akıl yetmez!
Bundan değil mi işte içerden ve dışardan bizi teslim almaya çalışanlar önce düşüncelerimizi boğmaya çalışıyorlar, onların üstüne ölü doğmuş bir çocuk gibi toprak serpiyorlar.
Oysa eksik de yanlış da olsa mertçe, dürüstçe, özgürce, açıkça konuşmak ne güzeldir! Kaçak güreşip kendine tanrı gibi kusursuzluk atfetmeye kalkanların ülkeyi getirdiği hal ortadayken artık hepimiz korkmadan, çekinmeden, kaygılanmadan konuşalım, yazalım, emin olun bundan daha kötü olmaz!
Bir terörist caninin mektubunun bağıra bağıra meydanlarda, ekranlarda okutulmasına izin verilirken üniversitelerin kapısına kelepçe vurulması, yazan, konuşan, sorgulayan herkesin mahkemeler araç kılınarak ceza ve tazminat baskısıyla sindirilmeye çalışılması kabul edilemez. Bir devletin bakanı, kim olursa olsun kendi vatandaşıyla kavga edemez, onu hedef gösteremez, göstermemeli!
Düşünce bir insanın kaçabileceği en son mekânken onu dahi yakıp yıkıp yerle bir etmek, insanları baskı ve korkuyla samimiyetsizlik, ahlaksızlık, yalan çukuruna itmektir. Bu çukura bir kez itilen bir toplumdan ise iten dahi hayır beklemesin!
Kurtuluş Savaşı döneminde işgal altındaki İstanbul’dan Ankara’ya gelen, mekân değiştiren aydınları düşünelim, evet üzüldüler, kaygılandılar, huzursuz oldular, rahatlarını bozdular, konforlarından ödün verdiler, çünkü kendilerinde önce özgür bir düşünce olarak var olan ve adına vatan dedikleri mekânın sınırlarının güven, sevgi, mücadele, azim, direnç, cesaret, fedakârlık, çabayla çizileceğini biliyorlardı. İşte bizler için cumhuriyetin de irfanın da bağımsızlığın da anlamı budur. Cumhuriyet, kendi mekânımızı kendi ellerimizle bağımsızca var edip yaratmak, başkaları tarafından bizim için biçilmiş, kurgulanmış, onursuz her şeyi reddetmektir!
Öyleyse bugün bizler, kör, sağır, dilsiz taklidi yapmaya devam edip bize biçilen kaftanların içinde onursuzca yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa rahatımızı bozup, konfor alanımızdan çıkarak kendi mekânımızı kendimiz mi yaratacağız?
Elias Canetti, topluma ve aydınlara dönük ağır eleştirilerin yer aldığı ve Dünyasız Bir Kafa, Kafasız Bir Dünya, Kafadaki Dünya şeklinde üç bölümden oluşan Körleşme isimli eserinin bir yerinde: “… Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerek kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunmalarına olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir…” der.
Eserde tam da bu ifadelere uygun şekilde bilinçli bir körlükle zamanı da mekânı da alt edeceğini ve artık taşınması mümkün olmayan sorunları çözeceğini düşünen Prof. Kien anlatılır.
Prof. Kien, kendini mesleğine adayan, bunun için kendine kitaplardan oluşan apayrı bir mekân yaratarak gerçek yaşamla bağını koparan, çocuklardan, hayvanlardan, doğadan ve diğer insanlardan kendini soyutlayan, cinsellik de dahil olmak üzere vücudunun istek ve ihtiyaçlarını reddeden, kendini diğer insanlardan farklı ve üstün gören, toplumla barışık olmayan, içine kapalı, karamsar, yalnız, çaresiz, güvensiz, geleceğe dair umutsuz, bencil, kibirli, tanımadığı insanlardan ürken ama onları tanıma tenezzülünde bulunmayan, kendinin ve başkalarının hatalarına tahammül edememenin yarattığı gerilimle bilinçli olarak körlüğü tercih eden, bu özellikleri nedeniyle hayatının kontrolünü kaybettiğini fark ettiğinde ise geç kaldığını anlayıp kendi yarattığı mekanda kitaplarıyla birlikte kendini ateşe veren bir aldanmıştır.
Elias Canetti, bu eserde iki taraflı batırır iğnelerini. Hem yaşamdan uzak, içinde yaşadığı topluma yabancılaşan aydınlara hem de aydınlarını sahiplenmeyen toplumlara. Buradaki güvensizlik, sevgisizlik korku toplumdan aydına ve aydından topluma doğru karşılıklıdır. Sahip olduğu soyut bilgi ile sarhoş olup kendinden geçen, teorik bilgisinin kibrine kapılan, ancak hayatın içinden, sıradan, cahil, kurnaz, hesapçı, disiplinli, titiz hizmetçisi Therese tarafından dahi oyuna getirilen ve en sonunda da artık çok geç olduğunu anlayıp kendi kendini yok eden bir canavara dönüşen Prof. Kien ile ona bu sonu reva gören çıkarcı ve bilinçsiz toplum hepimize ders olmalıdır.
O halde yaşamını sürdürebilmek için çöpten kâğıt toplayan küçük bir çocuğun somut gayreti ile herhangi bir aydının hayatta karşılık bulamayan ve sadece kibrine yeten soyut bilgisinin buluşup uzlaşması, yakınlaşması, birbirine güvenmesi, birbirini sevmesi nasıl mümkün olacaktır?
En azından bizler için sorunun cevabı, Mustafa Kemal Atatürk ile Türk Milleti’nin cumhuriyetin bağımsız ve coşkun ırmağında buluşmasında yatmaktadır. Atatürk, ekibiyle beraber tüm bilgi, tecrübe ve kabiliyetini kayıtsız ve şartsız sevip güvendiği milletinin kölesi yapmış, milleti de O’na destek vermiş, gece gündüz çalışmış ve O’nu anlamıştır.
Elias Canetti, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin içine düştüğü bunalımları yazıp Körleşme’de de kendini mekânın tek sahibi sanan ve en sonunda kendi yaşamına bizzat elleriyle yarattığı bu mekânda son veren Prof. Kien’i anlatırken, Atatürk elinde onlarca imkân varken ve en güçlü olduğu dönemde dahi mekanın tek sahibi gibi davranmamış, Kurtuluş Savaşı sürerken bile TBMM’nin kapatılmasına izin vermemiş, halkın kararlarını tüm eylemlerinin dayanağı yapmış, kendini hiçbir zaman milletinin üstünde ve ondan bağımsız görmemiştir.
Tarih boyu mekânın tek sahibi gibi davrananların, herkesi ve her şeyi kendine benzetmeye çalışanların kaderi değişmiyor sanırım, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamak… Misal saray, üniversiteler, okullar, valilikler, hastaneler, televizyonlar, şirketler, tüm siber alem ve mekânlar ile aklımıza gelen her yerde hatta adliyelerde bile bir saray havası esiyor, herkes saraya benzemeye çalışıyor, sarayın bir kopyası gibi davranıyor, saray da herkesi kendine benzetmeye çalışarak kendini mekânın tek sahibi sanıyor. Üstelik burda Elias Canetti’nin kitabına bile rahmet okutan ve trajikomik şekilde mekânın tek sahibi olduğunu sanan Prof. Kien değil, hizmetçisi Therese!
Diyeceksiniz ki, haydi herkesi, tüm kurumları anladık da en azından herhangi bir vatandaşın çalacağı son kapı olan adliyeler saraya benzemesin, ama sıkıntı daha adlandırmada başlıyor! Şu “adalet sarayı” ifadesi hep tuhaf gelmiştir, kimse de sorgulamaz, tabelaya yazar geçer, oysa saray ve adaletin yan yana gelmesi mümkün mü? Saray daha inşa edilirken tüm görkemiyle diğer mekânlardan ayrıcalıklı olduğunu vurgulamaz mı? Maharet saraya benzeyen devasa adliyeler inşa etmek mi yoksa karınca yuvası da olsa hakkı teslim etmek mi?
Zamanında kurumlarımızın tabelalarından Türkiye Cumhuriyeti’ni kazımaya çalışan teröristlerin devlete çöreklenmesini seyretmek yerine adliye tabelalarından sarayı söküp atsaydınız da hiç olmazsa adalet saraydan kaçabilseydi!
Mekânlarımızı kaybediyoruz, kendimizi kaybediyoruz bir bir. Sonra da güvensiz, güvencesiz, sevgisiz mekânların dekoru, oyuncağı haline geliyoruz. Üretim ilişkileri kaypak, belirsiz. Yasalar her türlü anlama gelecek şekilde yorumlanıyor. İnsan ilişkileri bencil, hoyrat…
Bunlar yetmez gibi virüs, mekân kavramının da sınırlarını zorlayıp daha çok sanal, daha az fiziki buluşmaya imkân veriyor, zaman harcamak ve tüketmek için tuzaklarla kurulu dört yanı kameralarla çevrili sanal AVM’ler sarıyor etrafımızı, paramız yoksa oturamayacağımız banklar, hatta işeyemeyeceğimiz tuvaletler, kapısından geçemeyeceğimiz hastaneler ve okullar, harabeye dönmüş hayatlarımız… Bunca haksızlığı örtbas etmek için çalışan ve üç kuruşluk göstermelik yardım kampanyaları düzenleyen medya! Bizi gri alanlarda gezdirip yorup kendi parasını kuruş kuruş sayan holdingler!
Dahası, eşimize dostumuza bu kadar güvenmezken ve her gün yatağımıza giren insanlarla ilgili bile aklımızda kırk tilki dolaştırırken her şeyimizi emanet ettiğimiz WhatsApp, Twitter, Facebook sahibi, tanrısı belirsiz, ama kurtarıcı kaçış mekânlarımız… Telefonda bir ses ve görüntüye indirgediğimiz sevgileri sadece numara engelleyerek tarihin çöplüğüne yolladığımız yanılgısı yaşatan iştahlı ilkel kaba saba baltalarımız… Canımıza okuyan tüketim, hız, belirsizlik, temelsizlik, güvensizlik, yurtsuzluk…
Paranın konuşulmadığı sıcak, samimi, sevgi dolu bir dost sohbeti edebileceğimiz mekânlarımızı, bahçelerimizi, tarlalarımızı, ormanlarımızı, yurdumuzu kim aldı elimizden?
Aradığımız samimiyet, güven, sevgi, yurt için, önce adaleti saraydan kaçırmak, başkalarının kurduğu sanal mekânlara taş taşımaktansa emekle çalışarak kendimize ait yeni mekânlar yaratmak ve ilk başta fikir olarak kaçıp sığındığımız cumhuriyeti kanıyla canıyla aydınıyla toplumuyla el ele yeniden inşa etmek zorundayız! Değerini bilmediğimiz şeyleri kaybetmeye mahkumuz yoksa, cumhuriyet gibi… Ve ağaç kuruduktan sonra su boca etmenin anlamı yok…
Taşlar yerine oturuyor. Bu düşünceler bugün burada yarın sokakta. Çoğaldıkça güçlenecek, güçlendikçe güven verecek. En çok ihtiyacımız olan şey GÜVEN. Hırsızlar önce güvenliğimizi çaldı. Bizi korunaksız, dirençsiz bıraktı. Yıllardır bu hırsızları taşımaktan biz de yorulduk bıktık. Keneden beter, sırtlandan sinsi, kuduz köpekten daha acımasızlar. En kötüsü umudumuz olması gerekenler de bu sırtlanların işbirlikçisi. Bu yüzden güven duygumuz daha çok zedelendi. Şimdi bu düşünceleri üretenlerle birlik olup kendimize güvenmemizin yeterli olacağını da öğrenmeye, kavramaya başlıyoruz. Ha gayret az kaldı. Az daha duvara yüklenecek gücü bulursak duvar yıkılacak, güneş yüzünü sıcacık gösterecek. Aydınlattığınız için binlerce teşekkür.
Aydınlatma için teşekkürler…Ben denizin de bahsettiği, insanoğlunun altı temel problemi inden (zaman,mekan,erdem(ahlak),güven,yoksulluk,cahillik) dan mekanı çok güzel anlatmışınız!..