Şahin Filiz yazdı…
Son günlerde İstanbul’u ve tüm Marmara’yı tedirgin eden 6.2’lik deprem gerçeği, bir kez daha toplumumuzdaki kadim bir fay hattını harekete geçirdi: Bilimin akılcı yolu ile dogmatik söylemlerin kestirme cevapları arasındaki derin çatışmayı yeniden gündeme getirdi. Jeologlar ve deprem uzmanları, bilimsel metodolojinin doğası gereği farklı senaryoları ve olasılıkları tartışırken – ki bu, bilimin ilerleyişinin temel dinamiğidir – bazı sözde dini figürler bu durumu bilimi itibarsızlaştırmak için bir fırsat olarak görüyor. Sıkça duyduğumuz o tanıdık nakarat: “Bilim insanları bile anlaşamıyor, demek ki depremin ne zaman olacağını yalnızca Allah bilir.” Bu argüman, ilk bakışta masum bir teslimiyet gibi görünse de altında modern bilimin kazanımlarını küçümseyen, insanları korku ve belirsizlik anlarında sorgulamaktan alıkoyup pasif bir kabullenişe iten tehlikeli bir eğilim barındırıyor.
Öyle ki depremleri yönettiğini ve Allah ile bu konuda pazarlık yaptığı yalanını topluma yaymaktan gurur duyan sahtekârlar özellikle sosyal psikolojik korkusunu maddi ve manevi kazanca çevirmek için adeta bu günleri gözetleyip duruyorlar. Bu din istismarından doğan sahteciliği bazı siyasi yapıların da desteklemesi işi çığırından çıkarmakta; bilimin gerektirdiği önlemlerin alınmasına ket vurmaktadır.
Bu yaklaşımın temel sorunlarını birkaç açıdan ele almak şarttır. Birincisi, bilimdeki fikir ayrılıkları bir zayıflık değil, tam tersine bilimin en büyük gücüdür. Bilim, dogmalar gibi donmuş ve değişmez değildir; hipotezler kurar, verilerle test eder, yanlışlanır, düzeltilir ve sürekli kendini geliştirir. Farklı modellerin ve tahminlerin yarışması, bizi en güvenilir sonuca ulaştıran yegâne yoldur. Bir konuda %100 kesinlik olmaması, o konudaki tüm bilimsel bilginin değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, riskin boyutunu ve doğasını anlamamızı sağlar.
İkincisi, bilimsel verilerin ve yöntemlerin sağladığı “bilinebilirlik” hayat kurtarır. Depremin tam anını bilemesek de fay hatlarının yerini, potansiyel büyüklüğünü, zemin özelliklerini ve yapıların depreme dayanıklılığını bilim sayesinde biliyoruz. Bu bilgi, somut önlemler almamızı mümkün kılıyor: Riskli binaların tespiti ve güçlendirilmesi, yeni yapıların depreme dayanıklı standartlarda inşa edilmesi, şehir planlamasının risk haritalarına göre yapılması, toplumun afet bilinciyle eğitilmesi… Japonya gibi ülkeler, depremle yaşamayı büyük ölçüde bilime dayalı mühendislik, katı yönetmelikler ve toplumsal disiplinle başarmıştır. Bilimsel bilgiyi reddetmek, bu hayat kurtaran potansiyeli de reddetmektir.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, “Depremi ancak Allah bilir” söylemi, çoğu zaman dünyevi sorumluluklardan kaçmanın konforlu bir bahanesine dönüşüyor. Çürük binalara göz yuman müteahhit de denetim görevini yapmayan yetkili de kentsel dönüşüme direnen vatandaş da bu söylemin arkasına sığınabiliyor. Madem her şey “takdir”, o zaman önlem almanın, çaba göstermenin ne anlamı var? Bu pasif teslimiyet, bizi sadece kurban rolüne hapsediyor.
Ve bu noktada, o ilahi bilgiye vakıf olduğunu ima edenlere sormak gerekiyor:
Madem Allah biliyor ve siz O’nun sevgili kullarısınız, bu kritik bilgiyi neden sizinle paylaşmıyor? Yoksa paylaşıyor da mı siz bizden saklıyorsunuz?
Eğer bu bilgiye gerçekten erişiminiz varsa, neden tek bir depremi, tek bir afeti önceden haber verip binlerce insanın hayatını kurtarmadınız? Neden insanlar çoğu zaman enkaz altında çaresizce can veriyor?
Yıllardır edilen dualar, yakarışlar neden somut bir sonuç doğurmuyor? Depremler yine oluyor, insanlar ölüyor. O zaman şu sorular kaçınılmaz: Ya Allah dualara cevap vermiyor ya sizin dua dediğiniz şey bir karşılık beklemiyor, ya da bu işleyiş sizin anlattığınız gibi değil. “Sünnetullah”, “imtihan”, “takdir”, “hikmet” gibi kavramlar, bu acı gerçeği değiştirmiyor: Sizin manevi pratikleriniz, depremin fiziksel etkilerini ortadan kaldırmıyor.
İstanbul’da ve ülkemizde sayısız cemaat, tarikat, tekke, kendini “evliya”, “kutup”, “gavs” ilan eden veya öyle kabul edilen kişi var. Her biri Allah ile özel bir bağ kurduğunu iddia ediyor. Peki, bu kadar “özel” bağ, neden toplumun en yakıcı sorunlarından birine dair küçücük bir fayda sağlamıyor? Neden birinin rüyasına girip de “Falan tarihte, filan yerde” diye bir uyarı gelmiyor? İstihareye yatanlar, ledün ilmine vakıf olduğunu söyleyenler, kerameti kendinden menkul zatlar… Neden hiçbiri, bırakın depremi, bir kaldırım taşının ne zaman yerinden oynayacağını bile öngöremiyor? Gün bugündür! Eğer gerçekten ilahi bir yardım, bir himmet söz konusuysa, şimdi tam zamanı. Buyurun, gösterin o kerametleri. Bilelim, inanalım, biz de peşinizden gelelim. Ama eğer ortada somut, kanıtlanabilir bir öngörü yoksa, lütfen bilimin zorlu ama gerçekçi yoluna metafizik yorumlarla gölge düşürmekten vazgeçin.
Sonuç olarak, ihtiyacımız olan şey bilimi küçümsemek değil, bilime daha sıkı sarılmaktır. Bilim, bilmediği yerde durmaz; araştırır, yöntem geliştirir, sınırlarını zorlar. Dogma ise bilmediği yeri kutsallaştırır, sorgulanamaz ilan eder ve karanlıkta bırakır. Modern bilimin sunduğu verilerle hareket etmek, mühendislik çözümlerini uygulamak, toplumsal bilinci artırmak, deprem gibi doğal afetler karşısında kayıplarımızı en aza indirmenin tek gerçekçi yoludur. Sorumluluklarımızdan kaçmak yerine aklın ve bilimin rehberliğini kabul etmek, sadece bir tercih değil, bu topraklarda güvenle yaşamak isteyen herkes için ahlaki bir görevdir. Gerisi, acı tecrübelerin de gösterdiği gibi, kaçış, kendini kandırma ve boş bir bekleyiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, “benim herhangi bir görüşüm bilime ters düşerse, bilimi tercih edin” derken Cumhuriyetimizin akıl ve bilime dayalı bir felsefeye, bilim ile dinin farklı kategorilerde değerlendirilmesi gerektiği düşüncesine bağlı olduğu gerçeğini unutmamalıyız.