Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Ümmetçilik söylemi vs. ulus-devlet pragmatizmi

Ümmetçilik söylemi vs. ulus-devlet pragmatizmi

featured

Şahin Filiz yazdı…

Türkiye’de siyasal İslamcılar hem kendi düşünce süreçlerinde hem de başka düşünceler bağlamında içte ve dışta büyük çelişki içinde bulunuyorlar. Bunun teolojik bağlamda pek çok örneği vardır. Ancak teolojik çelişkileri bu yazımda şimdilik bir kenara bırakıp bölgemizde ve Ortadoğu’daki siyasal çalkalanmaların gündemdeki yansımaları üzerinden hareket edeceğim. ‘Açılım sürecini’ yürütmeye yönelik Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan ‘Milli Dayanışma, Demokrasi ve Kardeşlik Komisyonu’, PKK’nın daha önce sembolik silah bırakma gösterisini, terörsüz Türkiye mottosuyla özellikle muhafazakâr ve Siyasal İslamcı kesimlere PKK’nın feshedildiğini ve Türkiye’de terörün sona erdirileceğini mesajıyla yorumlamakta ve bu yorumu sürece yayarak yasal zemine taşıma görevini üstlenmiş bulunmaktadır. Oysa Suriye’deki PYD ve SDG, Türk yetkililerin haklı olarak belirttikleri gibi, PKK’nın farklı adlarla varlığını sürdürdüğünü ve bu terör örgütlerinin İsrail’in Gazze dahil Suriye’ye saldırılarını açıkça desteklediğini, adem-i merkeziyetçi taleplerinin ardında ABD ve İsrail iradelerinin olduğunu açıkladıklarını biliyoruz. O halde PKK ile SDG ve YPG arasında sadece isim farklılığından öte bir şey görünmemektedir. ABD, PKK uzantısı YPG için ‘bizim kara gücümüzdür’ açıklaması yapmıştı. Şimdi sözde silah bırakan PKK ve onun uzantıları olan SDG ve YPG doğrudan ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da ve Türkiye’deki planları için her zaman kara gücü olarak göreve hazır olduklarını gizlememektedir. İsrail’i Gazze’yi işgali ve Suriye’yi sık sık bombalaması nedeniyle sürekli eleştiren Siyasal İslamcı çevreler, İsrail ile koşut bir Suriye planı olan PKK ve SDG-YPG’ye herhangi bir eleştiri yöneltmemekle kalmayıp Türkiye’deki PKK açılımını kıyasıya desteklemekte; ‘devlet terörle masaya oturmamalı’ diyenleri İsrail yanlısı olarak yaftalamaktadır. Üstelik Türkiye böyle bir karmaşık Ortadoğu tablosu ile karşı karşıya olmasına rağmen yine siyasal İslamcılık, temel felsefi ve siyasal omurgası olan çağdaş, laik, sosyal bir hukuk devleti tanımıyla ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine, kurucu lideri Atatürk’e ve Anayasanın ilk dört, 66, ve 43. maddelerine sürekli saldırmaktadır. Üstelik, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren Işid, el- Nusra, el-Kaide gibi terör örgütlerinin İsrail ve ABD’nin bu bölgeye müdahalesine gerekçe yaratacak şekilde sürekli cesaretlendirildiği bir gerçektir. Laik, sosyal bir hukuk devlet felsefesine sahip olan Türkiye’de güç sahipleri İsrail’i gerici Yahudi dinciliği baskısından kurtarabilecek çağdaş birikimine rağmen, Yahudiliğin asrımızda daha radikal versiyonu olan Siyasal İslamcılığı tabana İsrail’e karşı bir çare olarak sunmakta ama öte yandan İsrail ile ticari, siyasi ve diğer alanlardaki ilişkileri sürdürmektedir.  Teolojik akrabalığı başka bir yazıya bırakıyorum. Tüm bunlar olurken Siyasal İslamcılık hedef şaşırtmak ve tabanı dinsel değerlerle konsolide edebilmek için, özgür birey olarak yaşadığı çağdaş Cumhuriyet değerlerine, Atatürk’e ve Türk kimliğine düşmanlıkta ısrar etmektedir. Türk kimliği, Kürtler de dahil Türkiye’deki bütün etnik farklılıkları bir araya getiren çağdaş bir üst kimlik tanımının adıdır. Kürtlük, siyasi, hukuki ya da idari bir kimlik olamaz. Kişisel, öznel ve bireysel bir ifadeden öte değildir.

Teolojik tartışmaları bir kenara bırakarak, özellikle dış politika ve bölgesel olaylar üzerinden bu çelişkileri incelemek, idealler ve reelpolitik arasındaki makasın ne kadar açılabileceğini net bir şekilde gösterir.

Sıcak gündem ve yakın geçmişteki olaylar üzerinden bu çelişkileri birkaç ana başlık altında toplayabiliriz:

 

Siyasal İslam’ın temel direklerinden biri, sınırları aşan bir “ümmet” bilincidir. Bu söylem, dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların dertleriyle dertlenmeyi, onlara sahip çıkmayı gerektirir. Ancak bu ideal, ulus-devletin çıkarlarıyla sık sık çatışır.

ÖRNEK: SURİYE KRİZİ

Başlangıçtaki Söylem: Krizin başında, Türkiye’deki siyasal İslamcı aktörler, Suriye halkının yanında olduklarını, “zalim Esed rejimine” karşı “Müslüman kardeşlerini” desteklediklerini belirttiler. “Ensar” ve “muhacir” gibi dini referanslar kullanılarak Suriyeli sığınmacılara kapılar açıldı. Hedef, kısa sürede Emevi Camii’nde namaz kılmaktı. Bu, tam bir ümmetçi dayanışma söylemiydi.

Gelinen Nokta: Yıllar içinde Suriye’deki savaş, Türkiye için bir “beka” sorununa dönüştü. Öncelik, “Müslüman kardeşleri” kurtarmaktan, güney sınırında bir “terör koridoru” oluşmasını engellemeye (özellikle YPG/PKK bağlamında) ve sığınmacı krizini yönetmeye evrildi. Ümmetçilik ideali, ulusal güvenlik pragmatizmine yenik düşmüştür. Dimyat’taki pirinç Dimyat’ta kaldı. Evdeki bulguru nasıl koruyabiliriz derdine düştük.

ÖRNEK: DOĞU TÜRKİSTAN (UYGUR) MESELESİ

Çelişki: Filistin, Mısır veya Arakan’daki Müslümanlara yönelik hak ihlallerine karşı en sert tepkileri gösteren siyasal İslamcı çevreler, Çin’in Sincan’daki Uygur Türklerine yönelik sistematik baskıları karşısında çok daha sessiz kalmaktadır. Bu durum, “ümmet” dayanışmasının seçici bir şekilde uygulandığı eleştirilerine yol açar. Çin ile olan derin ekonomik ilişkiler ve stratejik denge politikası, ümmetçi söylemin önüne geçmektedir.

BATI KARŞITI RETORİK VS. STRATEJİK VE EKONOMİK BAĞIMLILIK

Siyasal İslamcı söylemin en belirgin özelliklerinden biri, Batı’yı (özellikle ABD ve Avrupa) “öteki” olarak konumlandıran, emperyalist ve İslam düşmanı olarak niteleyen sert bir retoriktir.

ÖRNEK: NATO VE ABD İLİŞKİLERİ

Söylem: İç siyasette sıkça “üst akıl”, “dış mihraklar”, “Haçlı zihniyeti” gibi Batı’yı hedef alan söylemler kullanılır. Özellikle ABD, Türkiye’nin karşılaştığı birçok sorunun arkasındaki güç olarak işaret edilir.

Gerçeklik: Türkiye, Batı güvenlik mimarisinin temel direklerinden biri olan NATO’nun en stratejik üyelerinden biridir. Ordusu NATO standartlarındadır ve topraklarında İncirlik, Kürecik gibi Batı için hayati öneme sahip askeri üsler bulunmaktadır. F-16 tedariki veya F-35 programı gibi konularda yaşanan krizler, bu bağımlılığın ne kadar derin olduğunu göstermektedir. Söylem ne kadar sertleşirse sertleşsin, pratik adımlar bu stratejik ortaklığı koparma noktasına gelemez.

‘İHVAN’ EKSENİ VS KÖRFEZ İLE NORMALLEŞME

Türkiye’deki siyasal İslamcılar, Mısır’daki Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketini kendilerine ideolojik olarak yakın gördüler ve Arap Baharı sürecinde bu hareketin iktidara gelmesini coşkuyla desteklediler.

ÖRNEK: MISIR VE BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ (BAE)

Eski Duruş: Mısır’da Mursi’nin Sisi tarafından devrilmesi, Türkiye için bir kırmızı çizgiydi. Sisi “darbeci”, “katil” olarak nitelendi ve diplomatik ilişkiler en alt seviyeye indirildi. Aynı şekilde, darbenin finansörü olmakla suçlanan BAE ve Suudi Arabistan ile de ilişkiler son derece gerildi. Bu, tamamen ideolojik ve “dava arkadaşlığına” dayalı bir duruştu.

Yeni Duruş: Türkiye ekonomisinin zor bir döneme girmesi ve Doğu Akdeniz gibi bölgelerde jeopolitik olarak yalnızlaşmasıyla birlikte, bir zamanlar en ağır ifadelerle eleştirilen Mısır, BAE ve Suudi Arabistan ile normalleşme adımları atıldı. BAE’den gelen yatırımlar ve Sisi ile yapılan devlet başkanları düzeyindeki görüşmeler, ideolojik duruşun ekonomik ve siyasi gerçekler karşısında nasıl esneyebileceğinin en net örneğidir.

FİLİSTİN DAVASI: GÜRÜLTÜLÜ SÖYLEM VS. SESSİZ TİCARET

Filistin davası ve İsrail karşıtlığı, Türkiye’deki siyasal İslam’ın vazgeçilmez bir “kimlik” unsurudur.

Çelişki: Mitinglerde, siyasi konuşmalarda İsrail’e en sert tepkiler gösterilir. Ancak bu sert söyleme rağmen, İsrail ile ticari ilişkiler kesintisiz bir şekilde devam etmiş, hatta zaman zaman rekor seviyelere ulaşmıştır, haberleri tam olarak tekzip edilmemiştir. Diplomatik ilişkiler gerilse de ekonomik bağlar büyük ölçüde korunmuştur. Bu durum, davanın sembolik öneminin, ekonomik rasyonalitenin önüne geçemediğini göstermektedir.

Sonuç olarak, siyasal İslamcı aktörler iktidara geldiklerinde ve devlet yönetme sorumluluğunu üstlendiklerinde, ideolojik saflıklarını korumakta zorlanırlar. Bir hareket veya muhalefet unsuru olmanın konforlu alanından çıkıp bir devletin karmaşık iç ve dış dinamiklerini (güvenlik, ekonomi, uluslararası ilişkiler) yönetmek zorunda kaldıklarında, idealler ve söylemler yerini kaçınılmaz olarak reelpolitik ve pragmatizme bırakır. 

Ortadoğu coğrafyası, tarihsel ve güncel birçok faktörün etkisiyle sürekli bir dönüşüm ve çalkantı içerisindedir. Türkiye gibi bölgedeki önemli aktörler için bu dinamikleri anlamak ve konum almak hem iç hem de dış politika açısından büyük önem taşımaktadır. Bu süreçte bazı siyasal hareketlerin ortaya koyduğu yaklaşımlar, dikkat çekici çelişkiler barındırabilmektedir.

Türkiye’nin yakın geçmişinde gündeme gelen çözüm süreçleri, ülkedeki terör sorununa kalıcı bir çözüm bulma arayışının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu tür girişimler, bölgedeki aktörlerin karmaşık ilişkileri ve isim değişiklikleri altında devam eden yapıların varlığı nedeniyle beklenen sonuçları her zaman vermeyebilir. Örneğin, Suriye’deki bazı oluşumların, Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı yapılarla bağlantılı olduğu yönündeki değerlendirmeler, bu süreçlerin zorluklarını göstermektedir. Bu tür grupların bölgesel ve uluslararası güçlerle kurduğu ilişkiler ve ortaya koyduğu adem-i merkeziyetçi talepler, bölgesel istikrarsızlığı derinleştiren unsurlar olarak yorumlanabilmektedir.

Bölgedeki bir diğer önemli aktör olan İsrail’in Gazze ve Suriye’ye yönelik politikaları da uluslararası kamuoyunda ve bölge ülkelerinde geniş yankı uyandırmaktadır. İsrail’in güvenlik endişeleriyle aldığı önlemler ve yürüttüğü operasyonlar, zaman zaman uluslararası hukukun tartışmalı alanlarına girebilmekte ve insani krizlere yol açabilmektedir. Bu durum, eleştirel bir perspektifle değerlendirildiğinde, bölgesel barış ve istikrara katkı sağlamaktan ziyade, gerilimi artırıcı bir etki yaratabilmektedir. Türkiye dahil birçok ülke, İsrail’in politikalarını yakından takip etmekte ve belirli konularda itirazlarını dile getirmektedir.

Bu bağlamda, bazı siyasal çevrelerin İsrail’in politikalarını eleştirirken, benzer eylemleri gerçekleştiren veya onlarla bağlantılı görülen başka gruplara karşı sessiz kalmaları, bir tutarsızlık olarak algılanabilir. Bu durum, politikaların belirlenmesinde ideolojik yakınlıkların veya stratejik çıkarların ön planda tutulduğu eleştirilerine yol açabilmektedir. Özellikle, bölgesel güvenlik endişeleri karşısında çifte standart uygulandığı yönündeki algılar, kamusal tartışmalarda önemli bir yer tutmaktadır.

Türkiye’nin kendi iç dinamiklerine baktığımızda ise, modern Cumhuriyet’in temel değerleri ve kurucu ilkeleri, ulusal birliğin ve çağdaş bir devlet yapısının güvencesi olarak kabul edilmektedir. Laik, sosyal bir hukuk devleti olma ilkesi, farklı inanç ve yaşam tarzlarına sahip vatandaşların bir arada, barış içinde yaşamasını sağlamayı hedefler. Bu değerlere yönelik eleştiriler veya alternatif arayışlar, ülkenin temel felsefi ve siyasal omurgasını ilgilendiren hassas konular olarak ele alınmalıdır.

Ortadoğu’nun karmaşık tablosunda, farklı siyasal akımların ve aktörlerin yaklaşımları, bölgesel barış ve istikrar açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye’nin hem iç hem de dış politikada sergilediği tutumlar, bu çok katmanlı yapıyı dikkate alarak, dengeli, tutarlı ve kapsayıcı bir çerçevede değerlendirilmelidir. Her türlü siyasal eylemin ve söylemin, nesnel bir şekilde ele alınması ve bölgesel dinamiklerin bütüncül bir perspektifle analiz edilmesi, daha yapıcı çözümler üretilmesinin önünü açacaktır.

Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun varlığını, bekasını sağlayan anayasanın ilk dört ve bunlara bağlı diğer maddelerini tartışmaya açan hiçbir bölücü, mezhepçi ya da etnikçi yaklaşımların, “çözüm”ün değil sorunların temel kaynağı olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Türk kimliği kurucu, koruyucu ve birleştirici, ırklar üstü bir kimliktir ve hiçbir etnik, mezhepsel ya da bölgesel tanım, Anayasanın ilgili maddelerinde ifadesini bulan Türk kimliğinin yerine geçemez. 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. 7 Eylül 2025, 13:23

    Nakşibendiliğin kurucusu Muhammed Bahaeddin Nakşibend Nakşibendiliği kurmadan önce cellattı(meslek). Nakşibendiliğin piri kabul edilen Hint asıllı İmamı Rabbani 500 tane öğrenci yetiştirip ortadoğuya saldı. Ortadoğu bataklığının sebebi. Sihizm dinini benimsemiş biri. Tanrıyı kadının uzuvlarında gördüm diyen bir sapık. Gel de çık işin içinden.

  2. Samimi ve vatansever bir yaklaşım…
    Varolun.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!