Eleştirel Bir Yaklaşım
“Türklük, hem mefkûrem hem de kanımdır.”
Ziya Gökalp
Ziya Gökalp Küçük Mecmua’da sistematik bir Türk felsefesinden söz etmez. Çünkü Türk felsefesi tarihsel süreç içinde oluşmuş bir gerçeklik değildir. Birikim ve kültürel miras bakımından çok zengin bir maziye sahip olmak bakımından bir Türk felsefesinden söz edebilecek imkânlarımızın olduğunu Gökalp’ın yer verdiğimiz derinlikli yazılarından öğreniyoruz. Ancak bu yazılar, hâlihazırda bir Türk felsefesini kastetmez; aksine nasıl bir Türk felsefesi olması gerektiğine ilişkin öneriler tarzındadır. Gökalp’ın felsefi yazıları, bu hazırlık aşamasını işaret ettiği için, bazı çelişkileri de içinde barındırmaktadır. Hiçbir mefkûreyi, diğeri için feda etmemek gerektiğini ileri sürerken bile, kimi mezhepleri dinsiz, kimilerini dine uygun diye niteleyebilmektedir. Bütün bilimleri sosyolojiye bağlamakta; sosyolojiyi de pozitif bilimlerin en kapsamlısı ve esaslısı olarak tanımlar. O, sosyolojinin pozitif bilimlerle aynı olan yöntemini tüm bilimlere, insan bilimlerine, hatta tinsel bilimlere dahi teşmil eder. Böylece 20. Yüzyılın Kıta Felsefesi ya da Eleştirel Felsefesinin gündemini takip etmemiş olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Diğer yandan, pozitif bilim yöntemini ısrarla savunurken, bütün mefkûreleri din ile belirlemeye çalışarak Türk felsefesinin bu gün de geçerli olan başka bir çelişkisini açığa vurmaktadır. İktisattan ahlaka, hukuktan felsefeye kadar tüm mefkûrelerin üstünde gördüğü dini, biricik kaynak olarak kabul eder. Ancak kendi deyimiyle ‘dincilik’ ve ‘dinin siyasete alet edilmesi’ konusunda uyarı yapmaktan geri durmayarak, bu çelişkiyi sezdiğini ima eder.
İşte Türk felsefesinin, günümüzdeki karmaşa, çelişki ve dağınıklığı Gökalp’ın yazılarında somut olarak belirginleşmektedir.
Türk felsefesi, sözünü ettiğimiz bu çelişkileri ve karmaşayı giderdiği takdirde, zengin düşünce ve kültür mirasını tarihine bilimsel yöntemle aktarabilecek ve özgün bir düşünce tarihini oluşturabilecektir.
Ziya Gökalp’ı, Türk ulus-devletinin doğumu arifesinde, işgal yıllarında, “mazlum” ve “mağdur” Türk ulusunun yanında yer alan gerçek bir Türk aydını, öncü bir Türk filozofu olduğunu açıklıkla belirten Ağaoğlu Ahmet Bey, İbrahim Alâeddin Gövsa, Ahmet Emin Yalman ve Hüseyin Cahit Yalçın gibi ileri gelen Türk düşünce hayatının seçkin simalarından tanıyoruz. Günümüzde değerli Türk düşünce adamı Orhan Karaveli’nin araştırmaları sayesinde yerinin henüz doldurulamamış olduğuna ilişkin kanaatimiz daha da derinleşmektedir.
“Tek hocalı üniversite” olan Ziya Gökalp, emperyalist güçlerin tutsak ettiği Malta ve Limni’deki çileli iki buçuk yıllık zor günlerinden sonra, memleketi Diyarbakır’a geçmiş; Türk milletini ülkenin her noktasından aydınlatmayı sürdürmüştür. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Ziya Gökalp’ın Türk milli aydınlanma hareketini Diyarbakır’da devam ettirmesi konusunda takdirlerini bildirerek onu cesaretlendirmiştir.
Ziya Gökalp, tam 90 yıldır Osmanlıcadan bu günkü Türkçeye çevrilmeyi bekleyen Küçük Mecmua adlı dergiyi Diyarbakır’da 33 sayı olarak çıkarmıştır. Diyarbakır’da milli aydınlanmanın öncüsü olarak yayınlanan bu derginin editör ve başyazarı filozofumuz odur. Ziya Gökalp, derginin imtiyaz sahibi ve sorumlu müdürüdür. Hemen her sayıda diğer yazarlarla birlikte onun en az iki ya da üç araştırma ya da inceleme yazısı yer almaktadır. Derginin çeviri yazısı yaklaşık 600 sayfadan fazla tutmaktadır. Pek az nüshasının günümüze kadar geldiğini tespit ettiğim Küçük Mecmua’nın bazı kısımları bir takım araştırma ve çeviri yazılarda dağınık, eksik ya da atlanmış olarak yayınlanmıştır. Ancak 33 sayılık dergilerin tümü ilk defa bu çeviri yazı çalışmamda toplu ve eksiksiz olarak Türk okuru ve araştırmacısına sunulmuş bulunmaktadır. İlk sayısı 5 Haziran 1922’de yayın hayatına başlamıştır.
Ziya Gökalp bu dergideki yazılarında felsefeden sosyolojiye, siyasetten ekonomiye varıncaya dek pek çok konuda yeri doldurulması güç makaleler kaleme almıştır. Dergideki yazılarında, yaygın olarak bilindiği gibi, o sosyolog kimliği ile öne çıkmaktadır, başka bir deyişle, farklı konulardaki yazıları, ilk bakışta daha çok sosyolojik tahliller görünümündedir. Ancak bana göre Gökalp, bir sosyologdan daha fazlasıdır. Küçük Mecmua’daki makalelerini yakından incelediğimizde onun tam anlamıyla bir filozof kimliğini keşfetmekteyiz. Sosyoloji felsefenin bir şubesidir. Oysa “tek hocalı üniversite”nin felsefenin bir şubesiyle tanımlanması eksik bir tespittir. İşte bu eksik tespiti, çeviri yazısını yayınladığım Küçük Mecmua’daki felsefi yazılarıyla tashih etme imkânı bulmaktayız.
TÜRK FELSEFESİ
Küçük Mecmua, Ziya Gökalp’i yeniden keşfetmemizi sağlayacağı gibi, “Türkçe bir felsefe dili olabilir mi?”, “Türklerde felsefe var mı?”, “Çağdaş bir Türk felsefesinden söz edilebilir mi ?”, Türklerden filozof çıkar mı?”, “ Atatürk Cumhuriyeti’nin felsefi ve bilimsel derinliği var mı?” ve nihayet, en son bağımsız Türk devletinin felsefi temelleri nedir?” gibi çok sık, bir o kadar da yadsıyıcı sorulara (olumsuz cevapları kendi içinde mündemiç), cevap niteliğinde olabilecek yazılarıyla, onu özellikle filozof kimliği ile tanımamızın yolunu açacaktır.
Kapsamlı, şümullü ve tutarlı sistematik bir düşünce olarak felsefe, her sorun alanını inceler. Ziya Gökalp, Küçük Mecmua’nın ilk sayısından 33. Sayısına kadar felsefenin bu genel tanımına uygun olarak felsefe yazılarında her konuyu batılı herhangi bir filozoftan geride kalmayacak şekilde yetkinlikle ele alıp irdelemekte; Türk felsefesinin temellerini oluşturacak görüşlerini Türk düşünce tarihine not etmektedir.
İlk sayıdan başlayarak belli başlı felsefi yazılarına yakından inceleyelim.
TOPLUMBİLİM YAZISI: TÜRKLERLE KÜRTLER [1]
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılından bugüne kadar Kürtler, hem iç hem de dış Saiklerle Türklerden ayrı tutulmaya çalışılmış; özellikle Cumhuriyet döneminde Türklerden ayrılmaları ve sırf Kürt etnisitesine bağlı bir devlet kurmaları yönünde sürekli kışkırtılmışlardır. Ziya Gökalp, bu yazısında Türklerle Kürtlerin hiçbir farklılıkları bulunmadığını; bedenen ve ruhen birbirinin ikizi olduğunu vurgulayarak ikna edici cevaplar vermektedir.
Ona göre, sadece Misak-ı Milli sınırları içinde değil, Ortadoğu’da meskûn Kürtlerin bile Türk kardeşlerinden ayrı yerlerde yaşamalarının doğru olmadığını; Anadolu’daki Türklerle bütünleşmeleri gerektiğini düşünür. Şöyle der:
“İki milletin yani Türklerle Kürtlerin sakin oldukları yerler, milli programımız yeni arazimizin haricinde nasıl hiçbir Türk köyünün kalmasına rıza göstermiyorsa, hiçbir Kürt aşiretinin yahut köyünün buradaki Kürt milletinden ayrı düşünmesine de razı olmaz. Bundan dolayıdır ki Musul’da, Bağdat’ta Kürtlerle yahut Türklerle meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatani vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bu gün anavatandan uzak düşmüş bir ‘Kürt ırkı’ ile bir ‘Türk Irkı’ koparılması mümkün olmayan canlı organlarıdır.”
Türkler ve Kürtler filozofumuza göre, “iki ırk tek millet”tir. Maddi ve manevi bağları, beden ve ruh olarak birbirine çok benzemeleri sebebiyle bu ırk ayrı toplumlar halinde yaşamamıştır ve yaşayamazlar. Ziya Gökalp, bazı yazılarıyla çelişki içinde düşerek Türklerin Babekiye, Bâtıniye gibi dinsiz gruplarla mücadelesi ile Kürtlerin Selahattin Eyyubi liderliğinde Fatımi Rafızîliğine karşı savaşmalarını övmektedir. Hatta Safevi Kızılbaşlığı gibi İslam’a sonradan eklemlenen bidat ehline karşı Kürtlerin Bitlisli Molla İdris aracılığıyla Sultan Selim’e biat etmelerini takdirle karşılar. Gökalp, Sünni ideolojide her iki ırkın hem mefkûre hem de sima bakımından birbirine tarihte destek olduklarını belirtir. Oysa çağımızda bu müştereklik ve karşılıklı yardımlaşma duygusu zayıflamıştır. Sünnilik, Türkler ile Kürtler arasındaki tarihsel, antropolojik ve ülküsel benzerliğini günümüzde tek başına sürdürebilecek etken olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Kürtler, çoğunlukla Sünni olmalarına karşın, örneğin Tunceli sorununda Alevilik davası adı altında Sünni Türklere karşı Kürt ırkçılığı ile mesafeli durmakta; Ziya Gökalp’in tam tersine bugün iki ayrı ırk, iki ayrı millet görüşünü benimsemektedirler. Alevilik, sadece Türklüğü mahsus bir gerçeklik olmakla birlikte kültürel anlamda Kürtleşen Tunceli Alevilerinin, Kürt etnisitesine ait ideolojisine dönüştürülmek sürecine sokulmuştur.
Gökalp, Türklerle Kürtlerin bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya sonucunda hem maddi, hem manevi bir surette birleştiklerini haklı olarak söylese de bu gün Kürt tarafı bu müştereklikleri yadsımakta; ortak dost ve ortak düşman olgusunun tek taraflı değiştiğine inanmaktadırlar.
İLME DOĞRU [2]
Ziya Gökalp, XX. Yüzyılın ilk çeyreğindeki bilimsel ve teknolojik ilerlemenin sırrını çözmüştür. Kendi deyimiyle “asri” yani çağdaş milletler düzeyine yükselmek için pozitif bilime sarılmak gerektiğini düşünür. Çünkü ilim her olgu ve olayın nedenini gösterir. İlim toplumu müşterek fikirlerle birbirine bağlar. Evrensel olduğu için birleştiricidir. Eski ve yeni tartışmaları arasında boğulmak gereksizdir. İlim, neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterir. Sosyoloji belki içerik olarak pozitif bir ilim değildir. Onun pozitif olması, izlediği yöntem itibarıyladır. Ziya Gökalp meşhur İslam sosyologu ve filozofu İbn Haldun (ö. 1406)’un yolunu izler. Ona göre siyaset felsefesi de aynen sosyoloji gibi pozitif bilimlerinin yöntemini izler. Çünkü çağdaş devlet bir halk hükümeti olduğu kadar bir ilim hükümetidir. Eşitlik, halkçılık, hukukun üstünlüğü, gerçek özgürlük gibi tüm maddi ve manevi ihtiyaçları karşılayacak olan tek şey, pozitif bilimlerdir. Toplum ve birey ilme doğru gitmelidir.
DEHAYA DOĞRU [3]
Gökalp ülkemizde gerçek bir sanatkâr var mıdır, sorusuyla yazısına başlar. Eski edebiyatımız ona göre Acem taklidi olduğundan orijinal değildir, musikimiz de öyle. Peki, vatanımızda orijinal, bize özgü bir deha eseri yok mudur?
Seçkinler (havas) arasında bir orijinallik ararsak, memleketimizde bunu bulamayız. Çünkü iki sınıf seçkinin her ikisi de yapay olarak bitişmişlerdir. Eski Enderun’dan ders alan ‘alaturka’ seçkin de Tanzimat mekteplerinde eğitim gören ‘alafranga havas’ da limonlukta yetiştirilen çiçekler gibidir; kırlardaki faydalı toprağın bu çiçeklerden haberi olmadığı gibi, bizdeki hüdayi nabit (kendi kendine yetişen ot) halkın da bu seçkin sınıflara özgü hiçbir bilgisi yoktur. Bizdeki seçkinler halka sürü nazarıyla bakarlar; feodal bir cemaatin feodal sanatkârıdırlar. Yalnız saraylar için, konaklar için eserler yaratırlar. Bu nedenle eserleri ne doğal, ne içten, ne de özgün olabilmiştir.
Gökalp, özgün sanat kabiliyet ve eserlerinin Türk halkının doğasında bulunduğunu söyler. Halkın özgün eserleri arasında Nasreddin Hoca, Karagöz, Yunus Emre ilahileri, Dede Korkut Kitabını sayar. Ancak “Türklerle Kürtler”in birlik içinde, Kızılbaşlık ve Safeviliğe karşı mücadelelerini överken burada filozofumuz Âşık Kerem, Şah İsmail, Bektaşi Nefesleri gibi eserleri de halkın özgün ve dâhiyane sanat ürünlerinden olduğunu ifade eder.
Sanatkârlarımız sadece halk sanatlarını değil Homerler’den ve Schiller’den başlayarak Avrupa’nın bütün sanat dâhilerini okumalıdır. Demek ki Gökalp milli sanatla Avrupa sanatını, gerçek bir sanatkârlık için birlikte almak gerektiğine inanmaktadır. Milli kültür (hars) yoksa ahlak da olmaz. Gökalp, Türk toplumu için bugün bile hala geçerliliğini koruyan, hatta gittikçe daha fazla muhtaç olduğumuz Milli kültürü, milli ahlak için şart koşmaktadır. Bu çok hayati bir tespittir. Ahlakın bozulması, kültürün milli olmamasıyla açıklayan Gökalp, sanatkârlığın sanatsal zevkin bir kısmını halktan yani Milli harsın kaynağından bir kısmını da diğer milletlerden alması gerektiğini belirtir. Bu anlamda Milli kültür, erdemli bir toplumun hayat kaynağı; sanat da erdemin ulusal ve uluslar arası eğitimin bir sonucudur.
AHLAKA DOĞRU [4]
Felsefi yazılarından bir diğeri, ahlak felsefesiyle ilgili olan bu musahabesidir. Gökalp’in felsefesinde normali gösteren ilim, orijinali gösteren deha ve ideali-mefkûreyi gösteren de ahlaktır. Dâhilerin ruhlara verdiği sanatsal (bedii) zevkler de, ilim adamlarının yarattıkları yararlardan daha yüksektir. Sanatsal deha şerefçe ilmin üstünde olduğu gibi ahlak da dehanın üstündedir. Din, dindışı değerlerle karşılaştırılamadığı gibi, ahlak da diğer toplumsal değerlerle karşılaştırılamaz. Bu nedenle bir kişinin ahlaki eksikliği, ilimde yahut dehadaki fevkalade yetenek ve güçleri telafi edemez. İlim ile ahlak birlikte olmalıdır. Ahlaktan yoksun bir ilim adamı, salt ilimde başarısı ile yetinemez.
Toplumsal anlamda düşünüldüğünde ahlaki erdemlerden yoksun toplumlarda, herkes birbirini sevmediği için dayanışma ruhu bulunmaz. Böyle toplumlarda aile içinde babanın, vatan içinde hükümetin manevi nüfuzları zayıftır. Demek ki toplumsal bağların gücü de ahlakın sağlamlığına dayanır. Bir yerde ahlak güçlü değilse hukukun, kanunların gücü de zayıf olur. Gökalp ahlak-hukuk ilişkisini, toplumsal açıdan ayrılmaz bir değerde görür.[5]
Acaba ahlakın kaynağı nedir? Gökalp’a göre, vicdandır. Vicdanın güzel ve iyi bulduğu bir şeyi, din de iyi bulur. Kendi deyimiyle söyleyecek olursak “olgun bir yaşa gelmiş normal fertler, ahlaki ilkeleri vicdanlarında ezeli bir kalemle hak olunmuş gibi hazır bulurlar… Eğer, ahlaki bir işse, onu beğeniriz, överiz. Gayri ahlaki bir hareketse onu kötü (menfur) görürüz, kötüleriz. Bu tepkiyi gösterdiğimiz zaman, akıl üstü bir yerden gelen kesin emirlere tabi olduğumuzu da duyarız.”
Ahlaki duyarlılık vicdanın gücüne bağlıdır. Sanattaki ilham, vicdanın ahlaki gücünden beslenir. Sanatın toplum geneli içinde sivrilmiş dâhileri bulunduğu gibi, ahlakın da ortalama örnekten yükselmiş önderleri vardır. Çoğunlukla milletleri büyük tehlikelerden kurtaran bu insanüstü önderlerdir. Alp Arslan’ın Malazgirt Savaşı’ndaki erdemli tutumu buna örnektir.
DİNE DOĞRU [6]
Din, sırasıyla ahlak, sanat, ilim ve iktisadın en üstündedir. İktisat değerde en alt sırada yer alır. Gökalp’a göre tüm bu sayılan değerleri belirleyen ve yöneten ilke, dindir. Din sadece ahlaktan değil sanattan da üstündür. Dinde ahlak üstü ve sanat üstü içeriklerinden başka aşk-üstü doğa vardır. Bu nedenle velilerin idrak aracı da mantık ve yöntem değil, zevk, hal, mükaşefedir. Bayezid-i Bistami’yi durdurarak İbn Sina’yı nasıl bulduğunu sormuşlar. Bayezid, “ benim bütün gördüklerimi o, düşünüyor”, demiş. Bir kısmı da İbn Sina’yı durdurarak Bayezid-i Bistami’yi nasıl bulduğunu sormuşlar. İbn Sina demiş ki : “ Benim bütün düşündüklerimi o, görüyor.”
Gökalp din eğitimine büyük önem vermektedir. Hatta ona göre, çocuklukta din terbiye almayanlar, ölünceye kadar şahsiyetsiz kalmaya, iradesiz ve seciyesiz yaşamaya mahkûmdurlar. Din sadece fertler değil, toplumlara da kişilik kazandırır. Gökalp bu noktada ümmet birliğinin millet birliğinden daha güçlü olduğunu savunur. Aynı ümmetten oldukları halde milliyetleri ayrı olan zümreler müşterek bir devlet hayatı yaşayabiliyorlar diyen Gökalp, Anadolu’daki Sünni Türklerle Kürtlerin, İran’daki Şii Farisilerle Türklerin aynı milletten olmadıkları halde güçlü ümmet bağları yüzünden bir arada yaşayabildiklerini örnek gösterir.
İslam ümmeti ona göre bir tekkeler konfederasyonu değil, bir medreseler birliğidir. İslamiyet’te din, idari bir velayete değil, ilmi bir velayete dayanır. Gökalp, medreseler birliğini bütün İslam âleminde tesis etmek gerektiğine; dine doğru ilmi bir surette gitmenin en emin yolunun bu olduğuna inanır.
FELSEFEYE DOĞRU [7]
Ziya Gökalp’a göre değerler iktisadi, akli, sanatsal, ahlaki ve dini olmak üzere beş kısımdır. Hukuki ve siyasi değerler de ahlaki değerler kısmına dâhildir. Hukuk ahlaka dayanır. Hukuk halkın ahlakına dayanmazsa saygı görmez.
Değerler maddi olgulardan farklıdır. İktisat bilimi, değeri maddi yararda görmek ister. Özellikle zorunlu ihtiyaçların yokluğu söz konusu olmamalıdır. Buna göre, fazladan şeylerin yokluğu hayati faaliyetleri aksatmaz. Hele lüks şeylere atfedilen değerler büsbütün israftan ibarettir. Güzel sanatlar genellikle lüks şeyler türündendir. Sanatkâr yaratırken, hiçbir yarar gözetmez, çocuk oyuncaklarıyla oynarken, nasıl bir yarar peşinde koşmuyorsa sanatkâr da öyledir. Sanatkâr da, çocuk gibi yalnız kendi zevki için şiir yazar, resim yapar, şarkı söyler, dans eder.
Düşünüş alanında da “muakale-spekülasyon” aynı durumdadır. Spekülasyon, hiçbir yararı amaçlamaksızın, hiçbir uygulamayı hedeflemeksizin, salt düşünmek için düşünmektedir. Pratik ihtiyaçların sevkiyle ve yarar elde etme kastıyla gerçekleştirilen düşünüşe “tedebbür” adı verilir. Pozitif bilimlerle uğraşanlar müdebbireye sahip kimselerdir. Filozoflar ise muakale-spekülasyon tarzında düşünenlerdir. İnsanlık, en eski zamanlardan beri, güzel sanatlar gibi, felsefi muakaleyi de iktisadi değerin üstünde görmüştür.
Zihinsel ve ahlaki hayatlar gibi, dini hayatın da sanatsal yönleri vardır. Dini ibadetlerin de en yükseği çıkarsız olanıdır. İslam’a göre Tanrı’nın fiilleri çıkarsızdır. İnsanların ilahi ahlak ile ahlaklanması en büyük fedakârlıkları garazsız, çıkarsız, gösterişsiz, şişinmesiz yapması demektir.
Gökalp, değerlerde yarara ve çıkara dayanmayan sanatsal bir mahiyet olduğunu belirtir. Örneğin elmas ve incinin değeri, ne çok nadir olmalarından, ne de bir yararı barındırdıklarından kaynaklanır. Bunlardan daha nadir, daha yararlı nice taşlar vardır ki pahaca hiçbir imtiyazları yoktur. İnsanlarca en değerli şeyler, kendileri için en yararlı olanlar değil, en çok haz ve vecd veren şeylerdir.
Gökalp, yargıların, maddeye ilişkin yargılar (şe’niyet hükümleri) ve değer yargıları olmak üzere ikiye ayrıldığını ifade eder. Değer yargıları, çıkarların ve maddi şeylerin ötesindedir. Bu tür yargılarda salt aklı egemen olmadığı için, değerler aynı zamanda akıl-üstü bir nitelik taşır. Buna göre, en önemli meleke olan akıl, yalnız maddi yargılarda hâkim olabilmektedir. Değer yargılarında hâkim olan duyarlılığımızdır ki ona “kalp” adını veriyoruz. Pascal, “ kalbin başka bir aklı vardır ki aklın ondan haberi yoktur”, der. Asıl iş, akıl-kalp ortaklığını dengeli bir şekilde kurabilmektedir. Bunu başarabilen kişi, filozoftur.
Öyleyse bir filozof, aklıyla kalbini birleştirmeye çalışır, pozitif (müspet) ilimlerle değer duyguları arasındaki anlaşmazlığı sürekli bir barış ve uyum içinde buluşturmayı amaç edinen bir kimsedir. Ziya Gökalp bu noktada çağdaşları olan Alman filozofları Edmund Husserl’in fenomenolojisine, Heidegger’in varoluşçu fenomenolojisine ve Wilhelm Dilthey’in “beşeri bilimler” tasnifindeki görüşlerine pek yakındır.
Ziya Gökalp, akıl ile kalp arasında kendiliğinden uyum bulunan insanların felsefeye ihtiyacı olmadığını söyler. Felsefeye ihtiyacı olanların, bu ikisi arasında kendiliğinden uyum bulamayan insanlardır, diyerek, bu bölümde inceden inceye işlediği felsefi düşünüşü basite indirgemiş olur.
İKTİSADA DOĞRU [8]
Gökalp, bu musahabesinde iktisat ve iktisadi değerler üzerinde durur. Türkiye’nin bu değerlerle ilişkisini bugünkü meselelerimize ışık tutacak şekilde analiz eder.
Türkiye’de iktisadın gelişmesiyle zengin bir sınıf yetişemediği için, yalnız zevk aldıkları işlerle uğraşan insanların sayısı çok azdır. İlim, sanat, felsefe gibi faaliyetler ise, ancak yaratılışla gelen bir ilgiyle, deruni bir zevkle yapılabilecek işlerdendir. İlmi, sanatı, felsefeyi bir gelir kapısı yapmak isteyenler âlim, sanatkâr, filozof olamaz. Türkiye’de büyük âlimlerin, sanatkârların, filozofların yetişmemesini Gökalp, iktisadi hayatın geri kalmasıyla açıklamaktadır.
Avrupa’da yalnız uzmanların eserlerine değer verilirken bizde her şeyden söz edenler otorite bilinirler. Bunun nedeni yine iktisadi hayattaki geriliktir. Çünkü bir ülkede iktisadi hayat ne kadar yüksekse, iş bölümü de o derece derindir. O halde ilimde, sanatta, felsefede uzmanlık mesleklerinin ortaya çıkışı da iktisat alanındaki iş bölümüne bağlıdır. Örneğin, ateşli bir vatansever olan Namık kemal’in hem idare memuru, hem siyasi yazar, hem romancı, hem tiyatro yazan, hem de şair olması bir dereceye kadar memleketimizdeki iktisadi koşulların bir sonucuydu. Bizde uzmanlığa bir dereceye kadar değer veren az çok ilim aşkıyla yahut sanat zevkiyle yazı yazan iki şahsiyet, Gökalp’a göre Şemseddin Sami ve Tevfik Fikret’tir.
Ne var ki iktisadi hayat ilmin yükselmesi, sanat için müzeler, tiyatrolar, sergiler ve konserlerin teşkili, dini kuruluşların ve ibadethanelerin zengin bir bütçeye kavuşması için temeldir, vazgeçilemezdir. Öyleyse, iktisada verilecek önem yalnız maddi refahı temin etmekle kalmaz, yüksek faaliyetlerin mümkün olmasına da zemin hazırlar. Bir ülkede iktisadi hayat yüksek değilse ne ilim, ne sanat, ne felsefe, hatta ne de ahlak ve din yüksek bir düzeye çıkamaz. Demek ki en manevi zevkleri, en ruhani tecrübe ve vecdleri duyabilmek için de yine iktisadi hayatın yükselmesi gerekmektedir.
Türk filozofu Gökalp, iktisadi hayatı her şeyin temeline yerleştirmekle birlikte Marksizmi eleştirmekten geri durmaz. Bu gerçeklik bu derecede kalsaydı, hiçbir kimse onu kabul etmekten çekinmezdi. Fakat Karl Marx ile taraftarları bundan aşırı bir görüş çıkardılar. “Tarihsel Maddecilik” adını alan bu toplumsal görüşe göre, toplumsal olaylar arasında realite olan yalnız iktisadi olgulardır. İlmi, felsefi, sanatsal, ahlaki, hukuki, siyasi, dilsel (lisanî), dini olgular ‘gölge olgular’dan ibarettir. Bu epifenomenler, insanın eylemlerine hiç etkisi olmayan gölgesi gibi, etkiden, güç ve nüfuzdan uzak, boş görünüşler demektir. Yine Marksizme göre toplumsal etkenler sadece iktisadi etkenlerdir. Diğer toplumsal olgular yalnız sonuç olabilirler. Fakat asla neden olamazlar.
Gökalp Marksizm’in tarihsel maddeciliğini eleştirmeye devam eder: Tarihi maddeciliğin temeli, iktisadi olayların önemini gösteren sade, basit bir gerçekliktir. Fakat bu gerçeklik, abartılı bir şekle sokulunca gerçekliğini yitirmiştir. Çünkü ilk önce toplumsal olguların her türü, toplumsal olgudur. İkincisi, bu olguların her türü diğerlerine ve bunlar arasında iktisadi olgulara etkide bulunabilir ve neden olabilir. Örneğin büyü dinden doğduğu gibi, iktisadi tekniklerin birçoğu da büyüden doğmuştur. Ahlaki, hukuki, siyasi, sanatsal, felsefi, dilsel, pozitif olguların, iktisadi olgular üzerindeki etkileri, nedensellikleri de hiçbir şekilde yadsınamaz.
İktisatta yalnız üretim ve üretim araçları biricik toplumsal olgular ve gerçeklikler olarak görülür. Oysa üretimin amacı, insanlara maddi refahla birlikte mutluluğu da sağlamaktır. Refah maddi üretimleri gerektirdiği derecede mutluluğa, manevi üretimlere lüzum gösterir. Üreticilik anlam olarak genişletilince bir şair, bir filozof, bir sanatkâr da üretici sınıfına pekâlâ girer. Vatanı tehlikeden kurtaran, devlete çağdaş (asri) kanunlar yapan, dini ve ahlaki uyanışlara yol açan, askeri ve siyasi, ahlaki ve dini büyük adamlar da birer erdemli üreticidirler. O halde yârinki toplumlar, “müstahsillerden (üreticilerden) değil, mütehassıslardan (uzmanlardan) oluşmalıdır” demek, yanlış anlamaların önüne geçebilir.
İktisadi iş bölümünün ortaya çıkışı, aynı zamanda toplumsal faaliyetlerin birbirinden ayrılmasıyla paralel gider. Gökalp, Türkiye’nin o günkü esaslı sorununun bugünü için de geçerli olduğunu bilimsel olarak tahmin etmekte ve şöyle demektedir: “Gelişmemiş toplumlarda hukuk, siyaset, ahlak, felsefe, sanat, ilim gibi faaliyetler dinden bütünüyle henüz ayrılmış değildir”. Günümüz için belki daha çok geçerli olan tespitine devam eder: Toplumsal iş bölümü, bunların da biri birine karşı özgürlüklerini sağlar. Toplumsal bir yaşamın, toplumsal bir etkinliğin özgürlüğü, kendisi için olması demektir. Örneğin bazılarına göre sanat ahlak için yahut iktisat içindir. Sanata bu gözle bakmak, sanatın asalet ve özgürlüğünü kabul etmemektir. Gerçek sanatkârlar ise, daima “sanat sanat içindir” ilkesini benimsemişlerdir. Sanatın kendisi için olması bizatihi bir amaç olarak tayin edilmesi demektir. Sanat başka bir şey için olursa o zaman yalnız bir araç düzeyinde kalır. Bir gaye mertebesine çıkamaz.
Din ve ahlak için de aynı bakış açısı geçerlidir. Bunlar bizzat kendisi için istenir. Gayeleri kendi doğalarında gizlidir. Bazılarınca din, siyaset içindir. Gerçekte ise din yalnız kendisi içindir. Dine gerçekten kıymet verenler dinin itikatlarına ve ibadetlerine kıymet verenlerdir. Gökalp burada sosyolog kimliğini izhar etmektedir. Ona göre dine kıymet vermek, onu başka bir amaçla iyi bir araç olarak kabul etmek demek değildir. Bizde aydın sınıfın dini bir hayat yaşayamaması bu yanlış telkinin bir sonucudur.
Ziya Gökalp’ın ifadeleri aynen şöyledir: “çünkü bizdeki dinciler ekseriyetle dini, bir siyaset aleti sayanlardır. Hatta pozitif bilimleri dinden çıkarmaya çalışanlar var. Bundan başka, dinin kendi manevi kuvvetine önem vermeyerek öğütlerini, irşatlarını hükümetin maddi kuvvetiyle yerine getirmeye çalışması da yararlı bir sonuç vermez.”
Gökalp, ülkemizin o zamanki toplumsal yapısına ve bu yapının felsefeye yaklaşımını çok iyi bildiği için, felsefeden korkmamak lazım geldiğini belirtir. Filozoflar birbirini kontrol eder, eksiklerini tamamlar ve herhangi bir düşünceyi birlikte olgunlaştırırlar. Onun için en eleştirel ve en gözü pek düşünüşlerden bile bir tehlike çıkmak olasılığı yoktur.
Ziya Gökalp, bu değerlendirmelerden kalkarak İktisada Doğru adlı bu bahsini şöyle sonuca bağlar: Toplumsal gerçeklikler son derece karmaşık ve çok nedenlidir. Dolayısıyla toplumsal hayatı inceleyenler tek bir bakış açısına odaklanmamalıdır. İnsan toplumsal değerler arasındaki hiyerarşiyi (silsile-i meratib) kabul etmezse, hayatını planlayamaz. Dini, ahlaki, sanatsal, ussal ve iktisadi hayatlardan her birine ne derecede iştirak etmesi gerektiğini belirleyemez. Mütefekkir bir insanın hayatı, bu beş türlü hayatın özüdür.
TARİH FELSEFESİ
“Tarih yapmaktan tarih yazmaya vakit bulamamış bir millet” tanımı, ilk bakışta Türk milleti için olumlu gibi görünse de, tarih ve tarih bili
Değerli hocam, affınızı dileyerek yazınız hususunda bir şey söylemek isterim.
Felsefe ve sosyoloji gibi terim ağırlıklı retoriği olan ve anlaşılması okurun hazır olmuşluğuna bağlı olan konuyu; bir hakemli dergi makalesi ebatında, bir de web’de yayınlayınca, hedeflediğiniz maksat hâsıl olmaz.