Semih Dikkatli yazdı
SİNEMA, TV DİZİLERİ VE PSİKOTERAPİ ÖYKÜLERİ-2*
SİNEMANIN PSİKOTERAPİDE KULLANIMI
Filmlerin psikiyatriye yardımcı bir enstrüman olarak kabulü son yıllarda giderek artmıştır. Filmler terapi ve eğitim amaçlı kullanılmıştır. Ancak film deneyiminin izleyici üzerindeki etkileri, ürettiği yollar ve tarzlar hakkında çok az şey yazılmıştır, buna rağmen bu ortamı kullananlar elde edilen sonuçlardan memnun görünmektedir. Bu bölümün amacı, filmlerin danışanlar üzerinde nasıl bazı yararlı etkiler yaratabileceğiyle ilgili bir yorum sunmaktır.
Çoğu film kısa sürede unutulur. Ama her birimiz aklımıza unutamayacağımız ve hatırlamak istediğimiz bir film, bir karakter veya bir sahneyi getirebiliriz. Bu nedenle terapi sırasında merak etmemiz gereken bir soru olduğunu düşünüyorum: “Hastalarımız, hayatlarının farklı dönemlerinde bir filmi izledikleri zaman kendilerinde uyandırılan düşünceleri, duyguları, hatıraları ve fantezileri ne sıklıkla anımsamaktadır?”
Bir hastanın benlik duygusunu ve değerlerini şekillendiren kültürel etkilere dair anlayışını ilerletmeye çalışırken, şu tür sorular sorma eğilimindeyim: Çocukluk kahramanlarınız kimlerdi? Hangi özellikleri paylaştılar? Peki ya onlara öykünmek ve özdeşleşmek istediniz mi?
Benim gibi birçok kişi, en eski idealleştirilmiş rol modellerinden bazılarıyla ilk kez filmlerde kurgusal karakterler olarak karşılaşmış olduğunu fark etti ve bu bulgu, hastalara şu soruyu sorma eğilimimi pekiştirdi: “Hangi filmler ve film karakterleri size olmayı umduğunuz ya da olmaktan korktuğunuz kişilere dair görüntüler sağladı?” “Terapinin nasıl çalıştığına ilişkin ilk beklentileriniz bir filmden veya bir TV programından etkilendi mi?”
Hastaların, kendileri için kişisel önemi olan filmlerin hatıraları hakkında bizi tartışmalara götürdüğü zamanları memnuniyetle karşılıyorum. Bir karakterin eylemlerine ilişkin açıklamalarını gerçek bir insanmış gibi dinlerim. Hastaların bir psikoterapist veya psikoterapi filmini canlandıran anılarının, terapi hakkındaki belirsizlikleri, kim olduğuma dair korkuları ve terapideki tatminleri ve hayal kırıklıkları hakkında konuşmalar başlatmak için bir hareket noktası olarak hizmet ettiği zamanlara özellikle değer veririm. Biz de henüz bu tip terapi öykülerini ele alan deneyimler oldukça az olduğundan geçmişten sorulmuş bazı soruların genellikle Hollywood ile ilgili olması normaldir. Hatta bazen bu soruları sorabilmeleri için halen izlemedilerse hastalara izlemeleri için bazı filmleri öneririm. Bu filmlerden üretkenliği kanıtlanmış bazı önemli sorularla ve kıyaslamalarla karşılaşabilirim zira: “Annie Hall’da Woody Allen’ın psikanalistinden daha fazla konuşacak mısınız?” Son terapistim bir kadındı. Prince of Tides’daki Barbara Streisand gibi, onu çok seksi ve baştan çıkarıcı buldum – bu yüzden bıraktım.” “Keşke Robin Williams’ın Good Will Hunting’de oynadığı terapist gibi olsaydın.” “Ofisiniz Ordinary People filmindeki terapistinkine çok benziyor, belki biraz daha düzenli, ama çok fazla değil.”
Bunlar sinema üzerinden örnekler… Bir de TV dizisi olarak neredeyse çok belirgin bir ün kazanmış “The Sopranos” ile “In Treatment” örnekleri var. Dr. Melfi’nin The Sopranos’ta yaptığı gibi bir amirle benim hakkımda konuşuyor musunuz? “Bence Gabriel Byrne’ın In Treatment’da canlandırdığı terapist gibi görünüyorsun.”
Dünyadaki bu yaygın örneklerin yarattığı yargılara ek olarak şimdi de ülkemizde bir başka soruyla karşılaşır olduk;
“Kırmızı Oda’daki doktor gibi terapi yapabiliyor musunuz?
Ya da Arif Verimli Hocamın sekreterine sorulan bir soruyla karşı karşıya kalabiliyoruz.
-Sizin Hocanızın odası da kırmızı mı?
Verilen cevapla en azından biraz gülümseyebiliyoruz.
-Hayır, Hocamızın odası turuncu, o nedenle size faydalı olamaz…
Hastaların bu tür karşılaştırmaları gönüllü olarak yaptıkları anlar, açık bir şekilde keşif psikoterapisinin hedeflerini ilerletme işine yarar.
Unutmayın her terapi odası kırmızı değildir…
Yaşam süresi boyunca edebi kurgu okumanın, başkalarının düşüncelerini ve duygularını anlama ve anlatma yeteneğinin altında yatan psikolojik yeteneklerin gelişimini desteklediğine dair biriken kanıtlar vardır. Benzer bir şekilde, 1920’lerden beri “bibliyoterapistler”, hastalara ciddi romanlar okutmanın başkalarının düşünce ve duygularıyla empati kurma kapasitelerini güçlendirebileceği hipotezini öne sürmektedir. Daha yakın zamanlarda, “sinema terapistleri” hastaların izleyebileceği stratejik olarak film seçmenin terapötik olanaklarını araştırmışlardır.
“Karakterin güçlü yönleri” ve “erdemler” in teşviki, kendilerini pozitif psikoloji hareketinin özlemleriyle uyumlu hale getiren terapistlerin birincil hedefidir. Niemiec, hastaları kişileştiren kahramanlarla özdeşleşmeye ilham veren filmleri seçmek için titiz bir yaklaşım geliştirmiştir. Niemiec’in filmlerin dönüştürücü güçleri hakkındaki kuramsallaştırması, ağırlıklı olarak Bandura’nın (1977) sosyal öğrenme kuramının temel ilkelerine dayanır. Buna göre “çoğu insan davranışı modelleme yoluyla gözlemsel olarak öğrenilir. Başkalarını gözlemleyerek kişi yeni davranışların nasıl gerçekleştirildiğine dair bir fikir oluşturur ve daha sonraki durumlarda bu bilgi eyleme rehberlik eder ”. Sonlandırmadan uzun süre sonra, birçok eski hastanın hatırlayarak ve “ertelenmiş taklit” (terapistlerinin onları nasıl dinlediğini ve onlarla nasıl konuştuğunu) yaparak terapiden yararlanmaya devam ettiğine dair ikna edici kanıtlar da vardır.
Niemiec’in sinema terapisine yaklaşımının birincil amacı, “sinematik yükseliş” yaratmak için karakterlerin güçlü yönlerinin ve erdemli eylemlerin film tasvirlerini kullanmak isteyen terapistlere rehberlik etmektir. Cesaretle ilgili çok sayıda film tasviri olduğu için, bir hastanın kendi yaşam öyküsünün özelliklerini, onları fark etmelerine engel olabilecek korkuları, engelleri ve zorlukları cesurca aşan kahramanların hikâyelerini anlatan filmler sinematerapi için şeçilir. Örneğin, pozitif rol modellerden yoksun ve başaramayacağıyla ilgili kaygıları olan genç insanları, yokluğun içinden çıkan insanların otobiyografik filmlerini izlemeye teşvik etmek uygun olacaktır. Çünkü başaramama kaygısı, değersizlik hissi ve dünyada yalnız olduğuyla ilgili düşüncelerini kabul etmek için üstesinden gelinmesi gereken kırılganlıklarla yüzleşmek ve bunlarla başa çıkmak için ilham verici örnekler sunmaktadırlar.
Eppler ve Hutching’in makalesi (“Sistemik dayanıklılığı göstermek için sinematerapinin kullanılması”), esas olarak, her türlü ikna olan terapistlerin değer verdiği bir karakter gücünü, dayanıklılığı teşvik etmek için sinematerapinin kullanımına odaklanır. Genel cesaret kavramının “metanet” yönü gibi, dayanıklılık, kişinin güvenlik duygusunu zayıflatan fiziksel ve psikolojik olaylarla yüzleşme ve bunlarla başa çıkma kapasitesini artıran bir karakter gücüdür. Dayanıklılığın temel bir niteliği, zorluklar ve önemli stres kaynakları tarafından yıkıldıktan sonra en azından eskisi kadar güçlü bir şekilde geri dönme kapasitesidir.
Kahkahanın iyileştirici olduğuna ve hafif romantik, eğlenceli, esprili ve bazen sadece saçma olan filmlerin depresyon ve anksiyete gibi istenmeyen ve acı verici duyguları azaltabileceğine ve / veya hastaları daha önce kaçınılan olumlu duygulara daha fazla ilgi göstermeye ve onlardan keyif almaya teşvik edebileceğine inanıyorum.
Filmler bazen danışanlarımıza iletmek istediğimiz mesajları verebilmek için son derece kolaylaştırıcı olabilir. Kendisini sıkıştırılmış hisseden, artık yapılacak bir şey kalmadığını düşünen ve bu nedenle derin bir atalet içinde, anlamsız bir hayat algısıyla acı çeken danışanlarıma Jack Nicholson’un başrol oynadığı “Guguk Kuşu” filminden bir sahne anlatırım. O sahnede filmin kahramanı, bir akıl hastanesinde yerinden sökülmesi mümkün olmayan, sökülse bile kaldırmanın imkansız olduğu bir su terapi cihazını, yerinden sökerek, camdaki parmaklıkları kırmayı ve firar etmeyi önerdiğinde, tüm arkadaşları bunun imkansız olduğunu söyler. O ise bunu başarabileceğini ifade ederek, denemeye başlar. Uzun bir uğraşın ardından ve epey çaba sarf etmesine rağmen elbette dediğini başaramaz. En başından aslında o da bunu biliyordur. O bırakınca arkadaşları ona “bak sana başaramayacağını söylemiştik” der. O ise onları etkileyici bir biçimde cevaplar:
-Ben hiç değilse denedim…
Bu ve benzeri vazgeçmeyen insanlarla ilgili filmleri izleyen danışanlarımın bu filmlerden olumlu etkilendiğini biliyorum. Benzer etkilenme edebi eserlerdeki karakterler için de geçerlidir. Bu nedenle hastalarım film kahramanlarıyla derin bir şekilde özdeşleştiğinde ve bana filmi izlemenin onu nasıl olumlu etkilediğini söylediğinde şaşırmıyorum. Bu filmlerde keşfedilebilecek temel anlamları keşfetme yaklaşımı iki temel öncüle dayanır ve filmleri otobiyografik belgeler olarak görme psikanalitik geleneğinden ayrılır ve yazarlarının kişiliklerinin bilinçdışı kaynaklarını analiz etmek için kullanılabilir. Edebi metinlerin ve filmlerin yakın okumaları ile terapötik seanslar sırasında gerçekleşen konuşmaların sözlü ve sözsüz yönlerinin biçimi ve içeriği arasında klinik açıdan önemli benzerlikler bulunur ve ayrıca yaratıcılık travmatik deneyimlerin tahribatını iyileştirmede önemli bir rol oynayabilir.
Bu filmleri izlediğimizde bazı sorular sormamız iyi olacaktır: Gördüğümüz şeyin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini veya bir halüsinasyon, fantezi veya vizyon olup olmadığını belirlememizi sağlayan ipuçları nelerdir? Başkasının acısıyla derin bir empati kurmanın zorlukları ve “dolaylı travmatizasyonun” tehlikeleri nelerdir? Bazı durumlarda, yakınlık için çabalamakla özerklik için çabalamak arasındaki dinamik gerilim insanı nasıl etkiler?
Ayrıca sinema ya da film terapisi grup çalışmalarında da etkin bir biçimde kullanılabilir. Yıllar önce gerçekleştirdiğim grup çalışmalarında, grup üyeleriyle birlikte bazı filmleri izlemenin, hem üyeleri birbirine açılma konusunda daha motive ettiğini hem de insanların kendileriyle ilgili farkındalıklarının arttığını fark ettim. Bu nedenle her zaman elimizde bir dizi uygun film bulundurmak iyidir ve bunları farklı ihtiyaçlara göre nasıl kullanacağımızı da bilmeliyiz. Terapist ne yaptığını, izleyicinin zihninde neler olup bittiğini, izleyicinin ekranda gösterilenle duygusal ilişkisinin ne olduğunu, filmin ürettiği etkiyi ve bekleyebileceği tepkiyi bilmelidir.
Bundan sonraki bölümde sinemanın psikoterapi eğitiminde kullanılması üzerine yazımıza devam edebiliriz artık…
KAYNAKLAR
1- Cape GS. Bağımlılık, damgalama ve filmler. Açta Psychiatr Scand 2003: 107: 163-169. ª Blackwell Munksgaard 2003.
2- Geller Jesse D. Introduction: Psychotherapy through the lens of cinema. J Clin Psychol. 2020;1–15.
3- Baudry JL. Dis-pozitif:metapsychologica ~ observa izlenim gerçeklik ları.Psyche (Stuttgart) 1994 48: 1047-1074.
4- Tudor A. The role of stereotypes. In: Cook J, Lewington M, eds. Images in alcoholism. London: British Film Institute, 1979: 22–36.
5- Byrne P. Psychiatry and the media. Advances in Psychiatric Treatment (2003), vol. 9, 135–143.
6- Gartrell N, Herman J, Olarte S, Feldstein M, Localio R. Psychiatrist–patient sexual contact: results of a national survey. I. Prevalence. Am J Psychiatry 1986;143:1126–31.
7- Akamatsu TJ. Intimate relationships with former clients: national survey of attitudes and behavior among practitioners. Prof Psychol: Res Pract 1988;19:454–458.
8- Bernsen A, Tabachnick BG, Pope KS. National survey of social workers sexual attraction to their clients: results, implications, and comparison to psychologists. Ethics Behav 1994;4:369–388.
9- K. Fountoulakis, K. Kogiopoulos, I. Nimatoudis, A. lacovides, T. Nikolaou, Ch. lerodiakonou The concept of mental disorder in Greek cinema. Acta Psychiatr Scand 1998: 98: 336-340.
*Bu yazı dizisi Bilim ve Ütopya Dergisi’nin Nisan 2021 sayısında yayınlanmış bir makalemden alıntılanmıştır.
