Yavuz Alogan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Şuursuz toplum

Şuursuz toplum

featured

Yavuz Alogan yazdı…

Devrimler ve karşı devrimler eski rejimden devraldıkları Devlet mekanizmasını yok etmezler, dönüştürürler. Devlet aygıtlarına hükmeden kast bir başkasıyla yer değiştirir, yeni kurumlar eski kurumların yerini alır, bazı durumlarda üretim ilişkileri, sınıfsal yapılar değişim geçirir.

Fakat ülkenin tarihî özelliklerinden, halkın tecrübe birikiminden gelen yönetim felsefesi ana hatlarıyla değişmeden kalır. Böylece, söz gelimi Rus Devrimi’ne baktığımızda, 1921’den sonra, fakat özellikle 1930’lu yıllarda Çarlık İmparatorluğu’nun yönetim felsefesini en kaba hatlarıyla Stalin rejiminde, 1980’lerin sonunda ve 1990’larda yaşanan bir bocalama döneminin ardından Putin oligarşisinde görebiliriz. Putin’i kazıdığınızda Stalin’in yüz hatları belirir.

Çin’de de aynı şey yaşanmıştır. Günümüzde Komünist Partisi Konfüçyüs Felsefesi’ni, Mao Zedung Düşüncesi’ni ve Deng Şiaoping’in “Dört Modernleşme”sini, Hanlar Çini’nden başlayan binlerce yıllık yönetim felsefesiyle birleştirmiştir. 1949 Devrimi’ni kazırsanız altından 1911 Cumhuriyet Devrimi’ni gerçekleştiren Sun Yatsen’in “üç halk ilkesi” çıkar.

1789 Fransız Devrimi’nin ilkeleri Konsüllük Yönetimi’nden, Napoleon savaşlarından, iki Restorasyon döneminden, Louis Bonaparte’ın darbesinden, 1871 Paris Komünü’nden, iki Dünya Savaşı’ndan geçerek, André Malraux’nun sözleriyle, “cesedi ayağa kaldıran ve bütün dünyaya onun canlı olduğunu kanıtlayan” Charles de Gaulle’ün Jakobenlerin son karargâhı Hotel de Ville’de direnişçilerle birlikte La Marseillaise marşını söylediği 26 Ağustos 1944’e kadar inişli çıkışlı bir yol izlemiştir. Günümüze kadar gelen Fransa tarihini kazırsanız altında 1791’de Fransız anayasasına giren 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi belirir.

Devletlerin ve milletlerin karakteri vardır.

Bizde de öyle olmuştur. Mustafa Kemal’in arkasında Jön Türkler, Cumhuriyet Devrimi’nin arkasında 1908 Hürriyet Devrimi belirir. 1960 Devrimi dahil bizdeki bütün atılımlar aydınlanma, ilerleme, bilimsel eğitim, planlı kalkınma yönünde olmuştur. Bu atılımların birbirine devrettiği yönetim felsefesi 12 Eylül darbesinin getirdiği yıkıma rağmen etkilerini 2000’li yıllara kadar sürdürmüştür.

Sayın Saray’ı kazıdığımızda altından Prens Sabahattin, Derviş Vahdeti, Sultan Vahidettin, Dürrizade Abdullah ve İskilipli Atıf’tan başkası çıkmıyor.

Anayasalar da değişir. Fransız Anayasası 1789’dan sonra 15 kez, Amerikan Anayasası 1788’den sonra 27 kez, Alman Anayasası 1871’den sonra 3 kez değişmiştir. Fakat hiçbir iktidar partisi kendi anayasasını yaparak ülkesinin geçmişine parantez koymaya, kendi ulus-devlet’inin kurucusuyla hesaplaşmaya, ele geçirdiği Devlet’i kurumlarıyla birlikte yok etmeye, varlıklarını hunharca pazarlamaya kalkışmamıştır.

2000’lerin başında Türkiye’ye yerleştirilen siyasî yapı geleneksel Devlet’i bütün kurumlarıyla, ideolojik ve kültürel temelleriyle yıktı, yönetim felsefesini yozlaştırdı, yandaşlarını zengin etti. Karşıdevrimini tamamlayacak bilgi birikiminden, örgütleme yeteneğinden yoksun ve vicdansız olduğu için açtığı boşluğu dolduramadı. Ülkeyi yağmalattı, Devlet’i de ülkeyi de battal etti! Şimdi bir de yeni ve “sivil” anayasa hazırlayıp üzerine tüy dikecek! Öyle mi?

Biz nasıl şuursuz bir toplumuz ki böyle bir iktidarın ülkeyi 20 yıl yönetmesine, siyasî partilerimizin emperyalist güç odakları tarafından düzenlenip yönlendirilmesine izin verdik? “Devleti anonim şirket gibi yöneteceğim,” “demokrasi bir tramvaydır” denildiğinde, siyasî partilere ve Türk Ordusu’na neredeyse eşzamanlı komplo kurulduğunda uyanmamız gerekirdi.

Rejimin tehlikeli bir dönüşüm geçirdiğini referandumlardan sonra ortaya çıkan manzaraya bakarak, kararnamelerle yönetilmeye başlayınca anladık.

Yağma ve talan ekonomisi yerleşene kadar Devlet Planlama Teşkilatı’nın tarihe karıştığını fark edemedik.

Havuz medyası kurulduktan sonra basın özgürlüğünün olmadığını, AA ve TRT’nin iktidarın borazanına dönüştüğünü gördük.

Üniversite özerkliğini Boğaziçi Üniversitesi direnince hatırladık.

Hıfzıssıhha kurumunun kapatıldığını pandemi sırasında fark ettik.

Yangınlar turizm bölgelerini ve seraları yakınca THK’nın ne kadar değerli ve önemli olduğunu anladık.

Merkez Bankası boşaltılıncaya, vatandaş açlık çekmeye başlayıncaya kadar Saray’ın ekonomiyi yönettiğini zannettik.

Afganlar delik deşik olmuş sınırlarımızdan içeriye akın edince ülkenin nüfus yapısının değiştirilmekte olduğunu, milletin muhacir ümmetle kuşatıldığını anladık.

NATO’dan Kâbil’e sefer görev emri alınca şantaj altındaki siyasî iktidarın batı emperyalizmine mecbur olduğunu fark ettik.

Her krizde Saray rejiminin, krizi çözmek şöyle dursun, müdahale kabiliyetinin bile olmadığını gördük. Enerji ve telekomünikasyon sistemlerini özelleştirmenin, ormanların güvenliğini taşeron şirketlere emanet etmenin yarattığı felaketleri gördük.

Şimdi yana yakıla, feryat ederek Devlet’i arıyoruz… Saray ve külliye istemiyoruz, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti istiyoruz!…

Bakın, bu Saray Rejimi’nin devamı hâlinde bugün yaşadığımız büyük felaketler, bundan sonra yaşayacaklarımızın yanında sivri sinek ısırığı gibi kalacaktır.

Tarih içindeki istikametimiz kesinlikle Ortadoğu’nun Yugoslavyası olma yönündedir. Nazi işgaline silahlı direnişle kurulan Yugoslavya, Sovyetler Birliği dâhil hiçbir ülkeye boyun eğmeyerek bağımsız bir özyönetim ekonomisi kurdu, kendi içindeki dinî ve etnik ayrımcılığı yurttaşlık hukukuyla, Federal Cumhuriyet yapısı içinde “özgür üreticilerin birliği”yle aştı, Bağlantısızlar Hareketi’ne öncülük etti. Fakat neoliberal dönemde Avrupa’nın içinde bağımsız ve kamucu bir ülke istemediler. Hırvatlardan ve Slovenlerden başlayarak ülkenin yapısını etnik ve dinî olarak parçaladılar. Tito’nun özgür ve bağımsız ülkesinden geriye bir şey kalmadı.

Bize de aynısını yapacaklar. Burada topraklarına, mavi ve yeşil vatanına sahip çıkan, ekonomisi ve ordusu güçlü, halkı eğitimli ve kültürlü, Cumhuriyet’in Devrim Kanunlarına bağlı, laik demokratik sosyal bir hukuk devleti, kendi çıkarlarını koruyan, örgütlü ve güçlü bir ulus-devlet istemiyorlar. Sayın Saray bilerek ya da bilinçsizce bu emperyalist hedefin aleti olmuştur.

Egemenliğimizi tamamen kaybedip Devlet olmaktan çıktığımız zaman mı bu Saray rejiminin bize ne yaptığını fark edeceğiz? Bakın, Cumhurbaşkanınız ne diyor: “Yerleşim bölgelerindeki yangın VESAİRELERİN sorumluluğu kimin? O da oradaki büyükşehir belediyelerinin sorumluluğundadır.” Bu sözler üzerine düşünün mesela. Ardında nasıl bir yönetim felsefesi yatıyor?

Cumhuriyet’in değerlerine sahip çıkalım. Cumhuriyet’i, bütün kazanımlarıyla savunalım. Türk milleti olarak genç Mustafa Kemal’de birleşelim. Çok geç olmadan, geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmeden, ayrıntılarda boğulmadan, inceleme değil kalınlama yaparak, bölmeyip bölünmeyip birleşerek…[email protected]

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

15 Yorum

  1. “Şuursuz Toplum” başlık bizi o kadar güzel anlatıyor ki.

  2. Tesbitler dogru, projeksiyon yanlis. Ülkenin sorunu da bu zaten. Fransiz devriminin 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinden izler tasidigi tesbitinin dogrulugu kadar, bunun Osmanli-Cumhuriyet gecis sürecine (hadi Devrim olsun) projeksiyonu dogru bir metod degil. En basitinden bu iki Devrimin gerceklestikleri zaman dilimleri acisindan bile cok yanlis. Birinin olgunlasma süreci neredeyse 150 yil sürmüs ve ardinda tarihi bir sürec var (Yukaridaki tesbit: Devrimler Devlet mekanizmasını yok etmezler, dönüstürüler), bizde ise „Devrimin“ tarihsel bir sürecinden cok, bir kac yil icerisinde (tamam, yikilmaya yüz tutmus) Devlet mekanizmasini yok etmis, bununlada kalmamis, Dil inkilabi gibi köklü devrimlerin bile cok kisa bir zaman dilimi icerisinde topluma dayatilmasi yoluyla Toplum mekanizmalari dönüsmeye zaman birakilmamis ve bu yüzden de yok edilmislerdir. Buna karsi toplumda olusan tepki bu güne kadar sürmüs ve her dönem AKP türünden tepkisel ve kindar politik olusumlarin yolunu acmistir. Tarihsel sürece bakarsaniz, toplumun bugünki suursuzlugunun altinda 20 yillik iktidarin tek basina suclu olmadigini görürsünüz. Bunu yapmadiginiz ve yüzyil sonra dahi hala tek dogrunun sizinki oldugunu iddia ettiginiz sürece, geri dönüsü olmayan noktaya dogru bu suursuz toplum hizla ilerlemeye devam edecek.

  3. yüreğinize sağlık

  4. harika yazı

  5. Dibinden habis duyguya bulanmış mugalata!Bizim devrimimiz zamanı ve mekanı bükebilen (Zaman ve mekan bükmek beş taş oynamaya benzemez) dibe yerleşmiş tonlarca b.k püsürü alt üst edebilmiş devrimdir.Öyle böyle 800 yıl Türk Varlığı üstüne çöreklenen ve ahlaksızca kanını içip yurdu Anadolu’yu aç açıkta bırakan sistem,kişi ve kurumu yok eden devrimdir.Toplum mekanizması dediğin şey zihindir.Ameliyata yatırılıp çıkarılmış hastanın iğrenerek içtiği ilacın ona ne kadar yarar sağlayacağını idrak edememesi gibi.O ilaçlarımızı,bize özgün,köy enstitüsü-halkevi-kooperatif-öğretmen enstitüsü-askeri ortaokullar-kamucu ekonomi-halkçı sosyal zihniyet-devlet yatılı okulları ,çöpe atarsan b.ka batarsın.Battık.Şuursuz toplum sebebi budur.Yarım kalmış Türk Devrimi,mutlaka ve muhakkak tamamlandığında toplumun artık ve ulaşılamamış kısmına dayatılacak olan şey ancak ve sadece hüminal akıl yerine animal akla teslim ilkel yığınların zorla dönüştürülmesi ve bu zihniyetin mübarek Türklük Harsı’na bulaşmaması için sonsuza kadar yok edilmiş hali sağlamak olacaktır.

  6. Çok üzgünüm Sn Alogan, ama artık çok geç
    Siz bir ara; “Bir gün her şey Ayasofya nın ibadete açılması ile başladı diyeceğiz” demiştiniz.
    Belki haklı idiniz ama ben her şeyin Köy Enstitülerinin, Halk Evlerinin kapatılması ile Milli Eğitim Bakanlıklarımızın kontrolünün kaybedilmesi ile başladığını düşünüyorum.
    Akabinde sistematik olarak, Aydınlarımız, kanaat önderlerimiz hapse atıldı, asıldı, vuruldu, sürüldü, yakıldı, sindirildi.
    Tırnaklarımızla kazıyarak kotardığımız Cumhuriyetimizin bütün varlıkları, geçim kaynaklarımız yok edildi.
    Ayasofya nın ibadete açılması bence olsa olsa, sonun başlangıcı olabilir.
    Ümit yok mu var elbette.
    Mucizeler yaratmadı mı bu millet, çok daha zor koşullarda.
    Bakarsınız bir mucize daha yaratırız el birliği ile ne dersiniz.

  7. Yaşadıklarımıza diyalektik bir yaklaşımla bakmak gerek. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti bir “tez” olarak alırsak, 1950’lerde sunulan karşı tezle bir sentez yapıldı. Tez, karşı tez ve sentez süreci defalarca tekrarlandı. Son yıllarda ortaya konan karşı tezlerle cumhuriyetin temelini oluşturan tez arasında da bir sentez yapıldı.Bu sentezi beğenmiyorsak o zaman ona karşı bir tez geliştirmek gerekir. 1930’lara geri dönelim diye bir tez olmaz. Karşı devrimcilerin özenip durduğu milattan sonra 1000 yılındaki Arap uygarlığının doruğuna geri dönülemeyeceği gibi, 1930’lara artık geri dönmek olanaksızdır. Peki tezi kim öne sürecek? Bir lider ortaya çıkarmak gerekiyor. İnsanlar liderlerin peşinde koşarlar. O yüzden aydınlardan feyz alan bir liderin toplumun bir kesimi tarafından ortaya çıkarılması gerekir. Bu liderin de bir tez ortaya koyup, şu anki durumla bir sentez yapması gerekir, yoksa eskiye dönmek diye bir durum söz konusu olamaz. Başarısız olan Atatürk’ün tezi değildir. Araplaşmaktan kurtulmayı ilk deneyen Türkiye olmuştur, ama Araplaşma öyle bir kapandır ki, bugüne kadar bu kapana sıkışıp da kurtulan bir ülke olmamıştır. 900 yıllık Araplaşma ve Farslaşma deneyiminden sonra, Cumhuriyet bize yitirdiğimiz Türk kimliğini yeniden kazanma, canlandırma olanağı sağlamıştır.

  8. 6 Ağustos 2021, 11:28

    Tarihi gerceklere dokunarak , yaptiginiz Millet icin yararli, yoruma katiliyorum .

  9. Gerçekten biz bu saray için sadece vesaire’yiz.

  10. ‘@Deve:
    Yorumunu gülümseyerek okudum. Küfürle baslayan cümlen, konuya bakis acini ortaya koyuyor ve benim yazdigim son cümledeki düsünceyi destekliyor. Isin sonunu da irkci hezeyanlarla bezenmis süslü kelimelerle baglamaya calismissin. 17. yy´dan sonra belli sebeplerden dolayi zaten cökmekte olan imparatorlugun yikilisindan 100 yil sonra gelinen nokta ortada. Bir de ikinci dünya savasi sonrasi yerle bir olan ülkelerin bugünki hallerine bak istersen. Ne devirdin? Birsey devirdigin yok. Ucube oldugu gibi ayakta duruyor. Devirememissin iste. Cünki yapilan bir halk devrimi degil, bir avuc elitin alelacele yaptigi devrim denemesiydi. Üstelikte bunu yapabilmek icin Imparatorlugun emperyalistler tarafindan parcalanmasini bekleyecek kadar korkakca bir devrim hareketiydi. Onun öncesinde Devrim gibi Devrim yapacak devrimciler hic olmadi. Yani öyle zamani mekani bükme vs. falan yok ortada. Biraz ayaklar yere basin istersen. Toplumu dinlemekten aciz adamlardan devrimci, arkasinda MIllet olmayan devrimden de devrim olmaz yada ancak bizdeki kadar olur iste. Ayrica herseyi ile kötü olan bir sistemin 800 yil hüküm sürebilmesi gercekci degil. O yüzden de kabul edilebilir bir fikir degil. Toplumun suursuz oldugu konusunda yazarla hemfikirim. Ama devrimci gecinen adamlarin toplumun suurlu kesimini ne temsil ettikleri konusunda da cok ciddi süphelerim var.

  11. İçinden geçtiğimiz süreci yorumlarken en çok ‘daha önce bu kadarı olmamıştı’ değerlendirmesi ile karşılaşıyoruz. Değişik bir süreçten geçiyoruz ama yazıda belirtildiği gibi süreçler geçmişi tümüyle silerek ilerlemez ya da silmeye kalkarsa Rusya örneğindeki gibi başa dönülür. O zaman bizim ülkemizde de başa dönmemek için hiç bir neden yoktur. Tarihten beri sahip olduğumuz hasletlerimiz; bağımsızlık, kardeşlik gibi güçlü duygularımız bir süreliğine baskı altında kalmış olabilir ama tümüyle yok olmamıştır ve yeniden galebe çalacaktır. Bizi böylesi bir türbülansa sokan koşulları tahlil ederken vurguyu bize yıkmak isteyenlerin oyununa geldik şeklinde yapmak biraz kolaya kaçmak olmuyor mu çünkü yıkmak isteyenler daha önce de vardı. Ama türbülans heveslilerine fırsat vermemek için yeterli tedbiri almazsanız tabi ki sorunlar giderek daha karmaşık hale geliyor. Anayasamızın birinci maddesini sıkı koruyalım yeter. Madde1: Kanunlar istisnasız herkese uygulanır. Anayasanın bir de ruhu olmalı: işler iyi giderken ben yaptım, kötüye gidince Allah’ a havale etmek isteyen uyanıklara geçit vermemelidir.

  12. 6 Ağustos 2021, 12:38

    Bu makalede yazılan yazgılar çok doğru ama manşeti çok cok yanlış ve bu manşet size bu cesareti verdi ki siz şöyle bir yorum yaptınız. Türk halkı şuursuz olsaydı almanlar gibi başkenti işgal olduğu an tepkisiz kalırdı ve almanlar gibi 3 milyon kadınına tecavüz edilirdi ve sesiz kalırdı, türkiye emperyalizme ilk savaş bayrağı açan ve yenen ve kurulan devlettir ve emperyalizmin tam işgaline girmemiş tek ülkedir, bunların hepsi türk şuurundan kaynaklanır. Efendim, fransa abd almanya en sanayileşmiş ve güçlü devletlerdir, siz hiç sordunuz mu ki neden dünya savaşında en çok tahrip olan almanya ve fransa ve en çok tazminat ödeyen almanya neden en az hasar gören türkiyeden daha yükseldi? Cevap şurada, fransa abd almanya aynı anda en çok borçlu ülkelerdir, dünya savaşı esnasında federal rezervi kuran rockfeller ve rothschildler ABDnin tüm sanayi para ve devlet sistemlerini ele aldı ve dünya savaşından sonra federal rezerv benzeri İMFyi kurdu ve marşal programı ile 30dan fazla avrupa ülkelerinin sanayi banka para ve siyasetlerini ele aldı, ve avrupa burnuna kadar bu iki aileye borçlandı ve halkını bu aileye köle etti, ve karşısında onların paraları ve imkanları ile güçlendi. Model şu, almanya 2700 milyar dolar ve ABD 20 trilyon dolar bu aileye borçlanır ve bu ülkeler kıyamete kadar tüm halkı sanayisi ve devletleri ile beraber çalışır ve bu borcun faizini öder, yanı bu borç hiçbir zaman bitmez , sadece faizi ödenir ve böylece bu ülkeler bu ailenin kölesi kalır. Ama atatürk sayesinde bu ülke bu iki ailenin kölesi olmadı ve kendi bağımsız ekonomik modelini yaptı bu şuurdur. Ama biz onların kölesi olmadığımız için her zaman onların hedef tahtası oluruz. AKP, 2000li yıllarda bu aile tarafından atatürkün bu aileye direnişini kırmak için görevlendi ama 2015 darbesi bunların planını yırttı, plan tam bozulmasın diye rusya ingiltere dost adına erdoğanı kendi tarafına çekmek istiyor ve şeriatçı düşüncesini tetikliyor ve onun karşısında bu iki aileye bağlı kılıçdaroğlu görevlenmiş, yanı hangisini seçsen bu aileye köle olmuşsun, bunların tüm çabalarının nedeni şudur, türk bu aileye teslim olmamış tek devlettir. Bu bizim ulusumuzun şuurudur. Türk halkı her zaman merhametinin sopasını yemiş, bunada şuursuzluk diyemeyiz. Yunan bulgar arap fars ve pek çok türk olmayan ve müslüman olmayan halklar varlığını kendi güçlerine değil türkün merhametine borçludur, bu da türkün şuurudur, yoksa eğer bizde fransa abd rus fars arap gibi girdiğimiz bölgelerde katliam yapsaydık şimdi çin rus hint iran bulgar arap yunan diye ne ülke nede ulus kalırdı, bunlar hepsi türk şuurudur. Türk halkı allahın askeridir bunu zaman kanıtlayacak biz hiçbir zaman kendi elimiz ile kendimizi köle ermemişiz, bu iki aileye karşı ilk kılıç çeken biziz ve son kılıç çeken ve yenen de biz olacağız çünkü türkün adı yeride gökü de titreter.

  13. Cumhuriyetin bütün kurumları işlevsizleştirilmiş,ekonomi çökertilmiş,halk bilinçli olarak cahilleştirilmiş ve ayrıştırılmıştır.içimize milyonlarca sığınmacı alınmış ve hala alınmakta olup, etrafımız sözde müttefiklerimizca sarılmış ve silahlandırılmış iken ; muhalefet hala istenilen kıvama gelememişken, voltranı oluşturup, ülkenin tüm ilerici güçleri birleşme zamanı geldiğini görmeleri gerekiyor.Tek yumruk olma zamanı, yarım kalan Atatürk Cumhuriyetini tamamlama ve Ülkeyi toparlama zamanı..haydi Yurtseverler…!!

  14. Evet, evet ve evet> “Cumhuriyet’in değerlerine sahip çıkalım. Cumhuriyet’i, bütün kazanımlarıyla savunalım. Türk milleti olarak genç Mustafa Kemal’de birleşelim. Çok geç olmadan, geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmeden, ayrıntılarda boğulmadan, inceleme değil kalınlama yaparak, bölmeyip bölünmeyip birleşerek”

  15. 7 Ağustos 2021, 10:26

    Sevgili Yavuz Alogan umarım ” genç Atatürk ” ten kastın Ekrem İmamoğlu değildir .

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!