Yunus’ta sabır ve hoşgörü

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Yunus’ta sabır ve hoşgörü

 Veryansıntv’nin seçkin okurlarının çok iyi bildikleri gibi, 2021 yılını Unesco “Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evren Yılı” ilan etmiştir. Her üç Türk büyüğü hakkında ülkemizin dört bir tarafında çok değerli makaleler, kitaplar, röportajlar yayınlanmakta ve salgının elverdiği ölçüde  anma törenleri düzenlemektedir. Bu etkinlikler içinde bulunduğumuz yılın sonuna kadar sürecektir. Yıl sonunda eminim ki her üç Türk filozofu hakkında yapılan birbirinden değerli çalışmalar iyice gün yüzüne çıkacak; konunun yetkin isimlerinin ortaya koydukları paha biçilmez edebi ve bilimsel araştırma yazılarıyla bu bilge ataları  Türk milletine daha anlaşılır ve eğitici bir şekilde tanıtılacaktır. Ayrıca Unesco’nun bu yılı üç önemli isme ayırmasını fırsat bilerek yurdumuzun saygıdeğer akademisyenleri, müzisyenleri, kültür insanları ve araştırmacıları güçlerinin ötesinde çaba harcayarak eserler vermeye yoğunlaşmış bulunmaktadırlar.

Hiç biri diğerinden ayrı tutulamaz ancak Ahi Evren ve Hacı Bektaş Veli’yi unutmamakla birlikte, Veryansın tv okurları için Yunus Emre ağırlıklı yazılarımıza köşemizde yer vermekten onur duyuyoruz. Yunus Emre’den sonra Ahi Evren ve Hacı Bektaş Veli’yi köşemize konuk etmekten aynı şekilde onur duyacağımızı okurlarımıza belirtmeden geçmeyeceğim.

Türk filozofu Yunus, Türkçenin zenginliğini ve derinliğini yansıtan şiirlerinde sürekli bazı kavramları kullanır. Döneminin kültürel, dini ve toplumsal motiflerini şiirlerinde işlerken öne çıkardığı bu kavramların başında “aşk”, “sevgi”,” ölüm”, “sabır”, “hakikat” bulunur. Şiirleri dikkatle çözümlendiğinde, her biri farklı konuları işliyor görünse de, bu kavramlar arasında içten içe bir bağ ve neden-sonuç ilişkisi kendini belli eder. Aşk ve sevgi, ilahi ya da beşeri tutkuyu birlikte ve uzlaşı içinde terennüm eder. Ölüm, bu kavramlar olmadan düşünülemez. Ölüm, Hakk’a yolculuk eden insan için, bir son değil, dünyada iken yanıp tutuşulan sevgiliyle kavuşmanın gerçekleştiği son duraktır. Hakikat böylece bulunur. Ama bütün bunlar için sabır gerekir. Sabır, kötüye meydan vermek için değil, Hakk’a ve hakikate giden uzun ve çileli yola aşkla tahammül etmektir. Bu tahammül, yaşadığımız fani dünyada, hoşgörüyü kaçınılmaz kılar. Hoşgörüsüz bir manevi yolculuk daha baştan ölü doğar. Aşksız hoşgörü, gönülsüz ve zoraki tercih; hoşgörüsüz aşk ise bencillik ve samimiyetsizliktir. Oysa sabır bu iklimde yeşermez. Hoşgörülü aşk ve aşkla dolu hoşgörü bir olmalı ki, sabır, dünyanın çilelerine katlanmak ve Hakk’a ulaşmak için bitimsiz bir yol azığı olabilsin. Öyleyse aşk, sabır ve hoşgörünün kaynağıdır. Bu kaynak, tıpkı maşuku gibi sonsuz ve karşılıksız olmalıdır. Yunus Emre’nin aşkı böyle bir aşk olup, onun sabır ve hoşgörüsü de böyle bir aşktan doğup tüm varlıkları sarar. İlahi veya beşeri olsun bu aşk, Tanrı’nın tanrısal yönünü ile insani yönünü Hak’ta birleştirir. Yaratılmışlara sabır ve hoşgörü göstermek bu yüzden, aşkın bu iki yönüne gönülden bağlanmış olmakla mümkündür.

Yunus Emre şiirlerindeki yalınlık kadar felsefi derinlik ve anlam zenginliğini, kullandığı belli başlı kavramlardan yola çıkarak çözümlemeye çalışmak en güvenilir yöntemlerden biridir. Sıradan bir sufi şair, bir ozan ya da sade bir dindar olarak şiir yazan, vaaz eden veya öğüt veren bir figür olmanın çok ötesinde bir filozofla karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekir. Yunus belki bu sıfatların hepsini kişiliğinde birleştirip şiirlerine yansıtıyor ama o, bütün bunların toplamından daha öte bir kimlik ortaya koymaktadır.  Doğal olarak bu durum şiirlerini felsefi bir yöntemle çözümleme zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Bu çözümlemeyi yapabilmek ise, kullandığı belirli kavramlarının anlam zenginliğini; aynı kavramların farklı şiirlerde farklı anlamlarda kullanılmasına karşın, öteki anlamlarından koparılmadan dile getirilmesidir. Bu şekilde felsefi açıdan yaklaşılınca şiirlerinin zenginliği yalnız kavramların çeşitliliği ve farklılığından değil, her dizede adeta gittikçe genişleyen bir anlam çokluğundan da tespit edileceğini söylemek gerekir.

Yunus şiirlerinin çevresinde döndüğü bazı temel kavramlar arasında “aşk”, “sevgi”, “ölüm”, “sabır” ve “hoşgörü” göze çarpar. Aşk, neredeyse bütün şiirlerinde geçer. Yunus’un tasavvuf felsefesinin en kapsamlı ve en zengin anlamlı kavramı aşktır. Yunus’un aşkını anlamak, öteki temel kavramları anlamanın anahtarı gibidir. Sabır ve hoşgörü, aşkın ikiz çocuklarıdır derken kastettiğimiz de budur.

Aşk, Yunus’un şiirlerinde, insandan ve çevresinden yalıtılmaz. Bazen ilahi bazen de beşeri anlamlar yüklenir; ama böyle bir kategorik ayrım yapmak, onun felsefesinin bütünlüğüne uymaz. Onun aşkı, tıpkı tanrısal aşkın kapsamı gibi, her yeri, herkesi, kısaca tüm varlıkları kapsar; hepsine yayılır, nüfuz eder. Yunus aşkta ayırım yapmaz. Bütün aşkını ilahi aşkla açıklamak Yunus’u anlamamak demektir. “Yetmiş iki millete bir gözle bakan”, “benim işim sevi için” diyen bir Yunus’un aşkı, yalnız ilahi aşkın terennümü olarak görülemez. Çünkü bu aşk, onun felsefesinin mayasıdır. Öteki bütün kavramlar aşktan doğar.

Başlığımızda yer alan sabır kavramı, örnekleriyle göstereceğimiz gibi, Yunus’un şiirlerinde sıklıkla geçer. Hoşgörü adı altında herhangi bir kavram kullandığına rastlamadım.  Bütün varlıklara sevgi ve şefkatle bakmak, insanlar arasında herhangi bir ayırım gözetmeden sevgisini evrenselleştirmek ve buradan da “hümanizmin öğretmeni” sıfatını alan Yunus için, öyle sanıyorum ki hoşgörü kavramı son derece yeğni kalabilirdi. Hoşgörüyü hoşgörüden daha geniş ve derin ifade eden insan sevgisidir. Sabır ve bu anlamda hoşgörü, aşkın ikiz çocuklarıdır. Aşk olmadan bu iki kavram anlaşılamaz.

“Dört kitab”ın aynı ahlaksal ilkeleri vurguladığı görüşü Yunus’un ahlak sorununa evrensel bir yaklaşım geliştirdiğini gösterir. Bütün insanlık, varlığını ve geleceğini ortaklaşa kabul edebilecekleri bu evrensel ilkelere bağlı kalarak kurarlar. Dinler arasında dünya işlerine dair farklılıklar, insanları birbirinden ayırmamalıdır. Yunus, sonuç odaklı yaklaşımıyla insanların büyük çoğunluğu için huzur, barış ve adalet gibi değerler, bu evrensel anlayışta ifadesini bulur. Böyle bir anlayışın temelinde bulunması gereken en önemli koşul, bütün insanlara hoşgörü ile bakmaktır. Hoşgörü de aşk ve sevgiden kaynak alır.

Tanışmak, bilişmek, sevmek ve insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözerek çileli fani hayatı kolaylaştırmak, “dava”dan uzak durmaya, yani, itişip kakışmaya, dünya için birbirini tarumar etmeye ve bu davayı da “benim dinim, senin dinin” kavgasıyla meşrulaştırmaya kalkışmamakla mümkündür.

Dünya ve içindekiler, kimsenin ebed-müddet sahip olacağı şeyler değildir. Sonlu, geçici ve aldatıcıdır, o halde bütün bu bağrış, çığrış,didişme, çekişme anlamsızdır. Bu keşmekeş, biz farkında olsak da olmasak da, birbirimizin gönüllerini yıkmakta; aramıza kin, nefret ve fitne tohumları ekmektedir.

Sen sana ne sanursan uyruğa da anı san

Dört kitâbun ma’nisi budur eğer var-ısa

Gelün tanışuk idelüm İşün kolayın tutalum

Sevelüm sevilelüm dünyâ kimseye kalmaz

Ben gelmedüm dâ'vi içün benüm işüm sevi içün

 Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmağa geldüm (Timurtaş, 1972:35; Özçelik, 2015: 180).

Aşk, yetmiş iki milleti bir hakikatte birleştiren bir insanlık iksiridir. Aşık olan kişi, yetmişiki milletin maşukuna bağlanmış olur. Bu bağlılık ve tutku, o kişiyi bütün insanlarla gönüldaş kılar. Dünyayı ve içindekileri aşan bu duygu,  “cümle yaradılmışa bir göz ile bakmak”tır. Aşk bu bakışı sağlayan duygu olarak hoşgörüyü doğurur.

Yunus bütün insanlığın hümanisti unvanını almaya böylece hak kazanır. Dönemindeki siyasi, sosyal ve dini koşullarla birlikte düşünüldüğünde Yunus’un “İslam”, “Kuran”, “namaz” gibi yerel kültürel öğelere atıfta bulunması, onun hümanist olmasına engel değildir. Yerel kültürü ve inancını reddederek başka inanç ve kültürlere övgüler yağdırması Yunus gibi bir aşk filozofunun dünya görüşüyle elbette uyumlu olamazdı.

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

 Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil (Özçelik, 2015:181).

Timurtaş şöyle der: “ Yûnus insana çok değer veren, bütün insanlara bir göz ile bakan, bütün yaratılmışı bir gören büyük bir Müslüman Türk hümanistidir”. (1972:112).

 

Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan

Halka müderris ise hakîkatde âsidür (Timurtaş, 1972: 112).

 

Adımız miskindir bizim düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız Kamu âlem birdir bize (Özçelik, 2015: 182)

Yunus’un hoşgörüsü, aşk ve sevgiyle kini, garazı, öfkeyi ve düşmanlığı ortadan kaldırır. Kin, dünyaya aşk ve sevgi beslemektir. Kin ve düşmanlık, aşk ve sevgiye yer bırakmaz. Hal böyleyken bu noktada hoşgörü yeşermez.

Ancak aşk ve sevgi, hoşgörüyü kendi başına bırakmaz. İkizi sabırla ona süreklilik kazandırır. Anlık, geçici ve fani bir nedene bağlı hiçbir hoşgörü, sabra tahammül edemez; kısa sürede söner gider. Öyleyse sabır ve hoşgörü, birbirini destekler; güçleri birleşince aşk ve sevginin gerçek dalları olur. Yunus’un sabrını bu çerçevede nasıl anlayabiliriz, şimdi ona bakalım.

Kahır ve lütuf Tanrı’nın bu hayata giydirdiği iki zıt gömlektir; ilkinde acı, ikincisinde rahmet vardır. İnsan yaşamı boyunca birini giyer diğerini çıkarır. Her daim aynı gömlekle ömür bitirmez. Yaşam , zaman olur ateş donunu girer, zaman olur lütuf donunu giyer. Ne zaman hangi dona bürüneceğini hiçbir kul kestiremez; önceden bilemez. Hangisini daha çok hangisini daha az giyer, kimse tahmin edemez. Kuldan yola çıkarak Tanrı’ya yönelen aşk ve sevgi sayesinde tahmin ve bilginin dışında seyreden yaşama  ancak katlanılabilir. Katlanmanın ötesine geçmek ise, aşk ve sevginin çocuğu olan sabrın hoşgörü ile el ele vermesiyle mümkün olur.

Sabreyleyelüm kahra

Allah görelüm n'eyler (Tatçı, 2020: 66)

Aşkla sabır, hak yolunda sabitkadem olmak için vazgeçilmez manevi azıktır. Sufi yolu, tahammülün sabrını değil, aşkın sabrını gerektirir. Sırf dayanmak ve bir an önce menzile varmak için çıkılan yol, aşksız sözde sabrın kısa sürede tükenmesiyle, kat edilmeden yarıda kesilir. Bu, derde düşmenin sonucudur.

Peki dert nedir?

Yunus kişisel derdinden söz etmez. Onun derdi maşukuna giden yolda karşılaşacağı çilelerdir. Ona kalırsa dünya hayatının kendisi başlı başına bir çözülmez bilmecedir. Bunu ilacı, aşk yolunda sabırla  ve durmadan yol almaktır.

Âh bu ‘ışkun eseri her kime ugrarısa

 Derdine sabretmeyen yolda kalagan olur (Tatçı, 2020: 85)

Sabır, Yunus’un iç dünyasıyla çevre arasındaki duygusal çatışmalarının tercümanı olur. Dış dünya da sufilik dünyevi bir makamdır. Halk sufiyi giysisi ve elindeki tespihiyle bilir, tanır. Ama derviş Yunus’un iç dünyası bu zahiri durumla çekişme halindedir. Zahir ile batın onun gönlünde bir üstünlük yarışına girmiştir. Kuşkusuz Yunus, bu yarışta batından yanadır, acı çeker, sabırdan medet umar. Gönül, marifetle meşgul olmak; Hakk’a itaat etmek, miskin olmak, kibirden arınmak ve sabretmek ister. Zahir bunlara direnir, sabır ise gönlün aslına dönmesinde ısrarlıdır.

Hoş dervîşem sabrum yok dilümde inkârum çok

 Kulagumdan gireni hergiz içüm işitmez (Tatçı, 2020:100)

Sabır sesini daha fazla duyurmaya başlayınca, Hakk’a vasıl olmanın anahtarı olduğu anlaşılır. Yunus gönlüne sabrın bu feryadını duyurmak için çırpınır. Çünkü sabır aşkla gerçekleşir. Gönül sabır ile muradına vasıl olabilir. Bunun başka yolu yoktur. Aşkı olmayanın sabrı olmaz. Yunus aşkını imtihan eder ve sabırın kaynağı aşkı, ateşe benzetir.

Yunus “sabır destanı”nda sabrın adeta resmini çizer. Aşk ve sevginin ikiz çocuğu olan sabır ve hoşgörü bu resimde hem zahir hem de batında kendini gösterir. “Sabır nedir, ne demektir?” diye soranlara Yunus’un cevabı işte bu destandır. Aşk ve sevgi, sabır ve hoşgörüde dile gelir; varlığa ve insanlara görünür.

 

Kaynakça

Timurtaş F.K. (1972). Yunus Emre Divanı. İstanbul: 1001 Temel Eser.

Şanlı, İ. (2009). “ Yunus Emre’nin İnsana, İnsanlığa Bakışı ve Günümüze Mesajları”. Turkish Studies International Periodical  For he Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume (4/2).

Özçelik, M. (2015). Yunus Emre. Ordu: Ordu Büyükşehir Belediyesi, Matsis matbaası.

Tatçı, M. (2020). Yunus Emre Divanı. İstanbul: H Yayınları.