Zihindeki yangın

Nihat Genç yazdı...

Zihindeki yangın

Üç sene oluyor, bir kadın düzenli aralıklarla ayda bir ısrarla telefonla arıyor, Nihat Bey görüşebilir miyiz, diye. Tanımadığım bilmediğim bir insan, niye görüşecekmişiz? Çok meşgulüm, sonra arayın, diyorum. Bir zaman sonra bir daha arıyor. 'Kimsiniz, bir seminer bir röportaj için mi?' 'Evet, ama önce oturup bir konuşmamız lazım'. Falan ayın sonu deyip bir dört-beş ay sonraya belki boş olurum bir daha arayın, diyorum. Unutmamışlar altı ay sonra tekrar arıyor.

Bu telefon trafiği zihnimde nedense 'cumhuriyetçi kadınları' diye yer etmiş, çünkü çoğuyla tanışıyoruz, toplantı konferans ya da yazı çizi ya da ciddi bir sorunu gündeme taşımamız için bir çok dernekle ve arkadaşla ilişkimiz olur. Yani ben ritüel masumane bir randevu sanmıştım. Ve son bir telefon daha geldi ve gelecek hafta öğleden sonra çokça gittiğim Bahçeli'de bir pastanenin adını vererek, şu saatte, dedim. Ayak üstü bu tür tanışmalar çok olur, doğrusu neyin nesi çok da merak etmedim.

Derken günü saati geldi, pastaneden içeri biri otuz-otuz beş diğeri ellili yaşlarında normal sokak giysisiyle iki kadın geldi, tezgahtara Nihat Genç'i sordular, yukarıki katı işaret etti ve pastanenin bomboş üst katında iki kadınla karşılıkla bir masaya oturdum.

Nezaketi de elden bırakmadan 15 dakikam var, dedim, buyurun, tahminim görüşme-konuşma bir saate yakın sürdü. Genç olanı sözü aldı. Bizi, dedi, Adnan Hoca gönderdi, selamları var. Sizlerle tanışmak görüşmek istiyor. Deyince, 15 dakika planı suya düştü. Kim olduklarını telefonda anlasaydım bu kumpasa asla düşmezdim. Ulan dedim şimdi bunların üstünde gizli dinleme kamera da vardır. Kendime çok dikkatli ol talimatı verdim. Zaten genç olanı görüşmenin ilk kırk dakikasını otomatiğe bağlanmış gibi seri konuşarak doldurdu. Diğerine şöyle bir baktım, evet, bu yüzü tanıyorum çünkü TV'lerde çok meşhur olmuştu, bu ünlü Babuna. Söze çok az girdi, kıymetli bilgelik dolu tecrübeli deneyimlerinden doğrusu çok faydalanamadım.

Özetle, gruplarının insanlık ve Türkiye için ne anlama geldiğini özetledi, daha da kısaca, İslam için yepyeni bir 'vizyon' sunduklarını anlatıverdi, ikinci olarak, bir çok parti dernek ve grupla ilişkileri olduklarını ve bana geldikleri gibi onlara da gidip gruplarının fikirlerini yüz yüze anlatıp çoğuyla birlikte çalışmaya başladıklarını anlattı. Mesela AKP'yle de görüştüklerini.. Ne kadar masumane? Ve hiçbir şeylerinin gizli kapaklı olmadığını her şeylerinin kamuoyunda önünde şeffaflık içinde yaptıklarını da araya sıkıştırmıştı. Sabırla gruplarını ve ideolojilerini takdim ettikleri brifingi sonuna kadar dinledim. Ki, bu 'sabır' Nihat Genç tarihinde bir ilktir. Bir masada ya da tartışmada karşımdaki bir insan bu kadar uzun süre saçmalıklarını sürdürmesi bugüne kadar mümkün olmamıştır. Metanetimden dolayı kendimi takdir ettim. Ve ama öyle ya da böyle pastanenin güvenlik kamerası da kayıtta. İki gizemli kadınla Nihat Genç ne konuşuyor olabilir? Yani bir bok'a bulaşmanın arifesindeyim.

Malüm Fetö'nün gizli dinlemeleri hepimizi manyaklaştırmıştı, kadınlara cevap vermek değil sadece bu bok'a bulaşmadığımı işim olmadığını kayıtlara geçirmem lazım. Yoksa, teşekkür ederim, almayacağım, sağolun, diye daha baştan defedebilirdim.

Genç kadına: 'nihai olarak benden ne istiyorsunuz, buraya niçin geldiniz?' dedim.

Genç kadın: Hocamız sizin için harbi delikanlıdır dedi, ekranda dahi söyledi, sizinle tanışmak istiyor! (Zaten o güne kadar telefon ederek ya da telefon mesajıyla çeşitli otel toplantılarına davetiyeleri gelir, hiç umursadım hiç bir katılım ve geri dönüşümüm ya da cevap notum asla olmamıştır, fare leşi görmüş gibi irkilirim.)

Nihayet söz bana geldi, önce bir yoklama çekeyim, dedim, bu genç kadın 'her şeyin farkında mı?' yoksa grubun kek bir üyesi mi bir öğrenelim!

-Siz dedim, İsrail ajanısınız, Ergenekon-Balyoz sürecinde Fetö'ye çalıştınız, delil mi istiyorsunuz, gazi subay Serdar Öztürk'ü çok yakından tanırım, mahkemelerine gittim, arkadaşım sayılır, o meşhur belgeyi bürosuna siz koydunuz. Der demez, genç kadın, yine makine gibi seri ve ama ayrıntılı mahkeme kayıtlarının her satırına hakim bir şekilde savunmaya geçti.

Mahkeme tutanaklarına kusursuzca hakimiyetini görünce, anladım ki 'herşeyi bilen' çok derin bir grup üyesiyle karşı karşıyayım.

'Delil' tartışmalarıyla boşuna uzayan laflar zaman kaybı, araya girdim, 'toplu paranoya' nedir biliyorsunuzdur, dedim, bir grup bir cemaat bir köy ahalisi hepsi topluca saçma sapan yalanlara korkulara vehimlere iman gibi topluca inanıyor. Grubun içinde herkes 'gerçeklik' duygusunu zamanla kaybediyor ve gruptan çıkmadan içinde yaşadığı şizofrenik hali anlaması mümkün olmuyor, dedim.

Hanım kızımız bana göre çok da ağır ve sert olan bu lafımı üstüne hiç de almadı, hatta, başıyla 'onayladı'. Oysa karşı bir laf söylemeli ve ben de nihai cevabımı vermeliydim. Gerçeklik duygusundan bu denli uzak oluşları insanı ürkütüyor. Gerçek dünyadan çok çok uzaklarda ikamet ettiklerinin hiç farkında değiller, söylediklerimden alıncak tepki verecek zihinleri çoktan bağlantıları 'koparmış'.

Biz ne diyoruz, o kurulmuş oyuncak bebek gibi ne diyor?

Lafımı kesti ve Adnan Hoca'nın beni ne çok takdir ettiğini ve tanışmak için benden haber beklediğini söyleyip sonunda bombayı patlattı: Adnan Hoca sizden bizim hakkımda neler düşündüğünüzü merak ediyor?

-Hanımefendi, Kuala Lumpur nerededir bilir misiniz, dedim.

Şaşkınlıkla, hayır, bilmiyorum, dedi.

-Vallahi ben de bilmiyorum, tee Filipinler oralarda bir yer, hiç gitmedim, gitmeye de niyetim yok, haritayı açıp yerini de merak etmedim, orada kim yaşar hiç umurumda değil.. Adnan Hocanızın ismini yaptıklarını medyadan biliyorum ama bana Kuala Lumpur kadar uzak. Sizin dininiz size. İstediğinizi yapıp söyleyin bana ne. Benim önceliklerim arasında Adnan Hoca ve grubu hiç olmadı. Sadece uzaktan bakıp üzülüyorum. Bu kadınlar hangi cesaretle çırılçıplak giyinip İslam'ı anlatıyor. Yanlış anlamayın istediğiniz gibi giyinin ama seks bombası gibi giyinip İslam anlatmaya iş gelince... Bu iş biz dünyalı sıradan insanların anlayabileceği bir iş değil.

Hararetle araya girdi: -Biz İslam'ın şekilciliğine karşıyız, Müslüman olmayanlara da İslam'ı anlatıyoruz. Modern giysilerimizle İslam'a yeni bir yüz veriyor alışıldık tabuları yıkıyoruz!"

Ve kadın İslam tarihinden ayetlerden örneklerle uzattıkça uzatıyor!

Araya girdim: -Hanımefendi sizinle İslam'ı tartışacak değilim, dedim.

Teklif ve davetini yeniledi: -Adnan Bey sizden haber bekliyor! dedi.

Şüphesiz bir 'makine' 'robot' karşısında tartışılmaz konuşulmaz, siz ne söyleseniz 'aynı' mutlak değişmez karşılığı alacaksınız. Ancak nezaketi de elden bırakmamak lazım. Çünkü ağzınızdan çıkacak her laf size kanlı bir husumet ve mahkemelere yani düşmanlıkları size sapık bir takıntıya dönüşebilir. Aklı başında bir insansan kırmadan dökmeden nezaketi elden bırakmadan kibarca refüze edip postalamayı bileceksin.

Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nde Barış Terkoğlu Cem Küçük ile Adnan Hocacıların görüşmelerini belgeleriyle sundu ve Cem Küçük'le görüşen Adnan Hocacıların görüşme notlarını yayınladı, mesela notun sonunda Adnan Hocacılar Cem Küçük için şunu söylüyor: 'sıcak bakıyor, olumlu!.

Benle de görüştünüz be mübarekler, bizim de bir 'notumuz' mutlaka vardır, Cem Küçük olumlu cevap vermiş ama Nihat Genç postayı koyup kovalayıp defetmiş, bizimle yaptıkları görüşmenin bir kaydı kuydu yok mu? Milletimiz bu adamların tezgahını yemeyenler de var diye bilsin, diye diyorum.

Ve Adnan Hoca'nın otel toplantı görüntülerinde defalarca değme siyasetçi ve yazarların olduğunu da görünce şaşkınlık küçük dilimi yutardım, bu adamda ne buluyorlar, bu nasıl bir kafadır?

Ne acıklı bir sahne!

Bu tür grup ve insanlarla bir aydın bir yazar bir akademisyen nasıl hangi kafayla yan yana gelebilir.

Hepimizi düşündürtmesi gereken en acil sorudur!

Nasıl bir 'zihin' nasıl bir dünya 'algısı' taşıyorlar ki Adnan Hoca grubuyla içiçe olabiliyor içlerine girebiliyor tokalaşıyor tanışmalar toplantılar yapabiliyorlar!

Gün gelir iktidar ve Fetö ve İsrail uzun süre kullandığı bu grup ve cemaatleri kodese tıkabilir.

Ancak 'tutuklanmayan' 'mahkeme edilmeyen' yerler ve kafalar var.

Bir şekilde bu insanları ciddiye almış bu insanlarla birlikte olmuş nice parti dernek vekil yazar tutuklanmış ve sorgulanmış hiç değil.

Bu insanlara 'olur' vermiş 'meşruiyet' vermiş hatta ödül vermiş bu insanlar tarafından ağırlanmış bu insanların tavır davranış ve düşünceleri 'normal'dir diyen nice parti dernek vekil yazar ortalıkla aramızda cirit atıyor, milyonlar, evet milyonlar!

Yakalanıp mahkeme edilen sadece bir kaç yüz kişi.

Oysa bu sapık cemaati içine kabul eden yapılar-kişiler hala aramızda ve hala siyaset yapıyor ve hala iktidarda!

Aynı şekilde 'mafya' aynı şekilde 'Fetö' yapılanması.. Birkaç yüz kişiyi 'yargılamakla' iş bitmiyor!

Mafyayı Fetöyü ve Adnan hocayı ve nicesini, kabul eden yüz veren içine alan selahiyet ve hürriyetler ve imkanlar tanıyan büyük siyasi yapılar hepsi YERLİ YERİNDE duruyor!

ASIL SUÇLULAR İÇİMİZDE VE İKTİDARDA!

Asıl suçlu sağcı mafyatik narkotik İslamcı tarikatçı Kurtlar Vadisi 'zihniyeti', capcanlı yaşıyor, hala filmlerini çekiyor hala Cumhuriyet'e ve Atatürk'e topluca-birlikte saldırıyorlar!

Bugün iktidardaki ZİHİNSEL YAPI yerinde duruyor!

Öyle yaygın öyle kitlesel ki iktidar değişse dahi milyonların ortaklaşa paylaştıkları bu sapık 'zihniyet' bir yeni iktidarda da hükmünü ilişkilerini sapık mafyatik sağcı tarikatçı bağlantılarını kaldığı yerden sürdürecek!

Kor demirle dağlamak gibi katran dökmek gibi üstüne kireç dökmek gibi bu zihinleri itlaf etmenin yok etmenin ortadan kaldırmanın kısa bir tarih diliminde maalesef mümkünatı yoktur!

İşid'i selefisi mafyası sağcısı islamcısı tarikatçısı özetle kurtlar vadisi bu şizofren sapık paranoyik iklim-atmosfer milyonların artık kafa yapısı, siyasetimizin iktidarımızın artık bedeni'dir.

Gerçekle ilişkileri kopmuş.

Ve hepsi insanlığa ve gerçekliğe ve bizlere Kuala Lumpur kadar uzak!

İnsan doğasının en temel duyguları üzüntü, acı, keder, vefakarlık, kahramanlık, arkadaşlık, kardeşlik, bölüşmek, kahretmek, muhakeme etmek, dünyayı olan biteni gerçekliğiyle anlamak, vs. gibi milyonlar en temel insanı duyguları ve reflekslerini kaybetmiş, bu şizofrenik siyasete ya alet olmuş ya bir ülke içinde sıkışıp kalmış.

Gerçeklik duygusunu kaybetmiş bir ülke ve insanla konuşabilmek siyaset yapabilmek tartışabilmek mümkün değildir, açık oturum ve toplantılarla ve bu tür yazılarla boşuna uğraşmayın!

Acıyı, ölümü, yoksulluğu, ülkemizin yaşadığı felaketleri anlamayan-görmeyen milyonlarca kafayla siyasetçi ve yazar ve gazeteciyle karşı karşıyayız! Sıfırdan edebiyat sıfırdan şiir sıfırdan hüzün sıfırdan fedakarlık sıfırdan bir ülke nedir sıfırdan bu türküler neyi anlatıyor'u öğrenmeye başlamaları da uzunca bir tarih alır!

Sopalarla işkencehanelerde sokaklarda dövülerek kurşunlanarak öldürülmüş aydınların genç insanların niçin kimler öldürdüğünü ve geride bıraktıkları acıları trajedileri kökünden anlamaları bu saatten sonra mümkün değil!

Hala herkes kendini savunmaya ve haklı çıkmaya çalışıyor, oysa, şizofrenik paranoyik bu yapı içinde 'haklılık' 'gerçeklik' hiç yoktur, dürüstlük adalet hiç olmamıştır, siyaset dediğin mafyanın çakalın kanunen yakayı henüz ele vermemiş halidir!

Çünkü ülkemizde hukuk ve adalet ve gerçek dünya değil sadece gruplar cemaatler taraf olmalar adamı olmalar bizim parti bizim dava'lar var.

Oysa çevre felaketleri ve açlık gibi insanlığın köklü endişeleri ve ülkemizin toprak bütünlüğü üretimi ve bölüşümü ve hırsızlara karşı hukuku harekete geçirme gibi devasa ciddi felaketleri var!

Bir cumhuriyet nasıl kuruldu, kimsenin dıngılında değil, bir hukuk düzeni nasıl inşa edildi, kimsenin derdi hiç değil, dünya cangılının tehditleri altında bir ülke varlığını nasıl koruyacak, kimsenin umurunda değil, herkes 'yakayı nasıl sıyırırım' derdine düşmüş, ülke ateşin içine...

Çünkü zihinleri 'acı'nın hakiki zehrini-ağusunu yaşamamış.

Onlar için herşey sinema filmi gibi kurgu, gerçek'le tanışmamışlar.

Yüz yıl önce yaşanmış diyelim Kurtuluş Savaşı gibi acıları bugün yaşanmış gibi zihninde bedeninde yaşamamış insanlarla gidilebilecek yol kurulabilecek harekete geçebilecek bir hukuk yoktur.

Çünkü zihninde insan evladının acılarını yaşamamış.

Zihninde yaşadığı mafya tarikat gavsülazam.

Dört yüz yıl önce Afrika'dan köleleri vahşice Amerika'ya taşıdılar.

Şimdi Amerika'da bir afro-Amerikalı'yı düşünün.

Dedelerinin tarihini düşünüyor.

Topraklarından nasıl kopartılıp zincirlenip kıtalar ötesine taşınıp köleleştirildiklerinin acılarını her gün ama her gün yaşıyorlar, tarihleri ataları zihinlerinde ağu gibi.

Bir daha doğdukları toprağa dönememenin çok derin zehri acısı hala zencilerin zihnini yakıyor!

Elleri ayakları zincirlenmiş atalarını düşündükçe bugün hala zırıl zırıl ağlıyorlar!

O köle gemilerinde uzun yolculukları düşündükçe bugün hala zangır zangır gözyaşı döküyorlar!

Dört yüz yıl oldu ama kökleri ve tarihleri ve acıları, zihinlerinde kor alev gibi canlı canlı duruyor!

Bugün Afrika'dan gemiye koyuldukları limanda bir anıt yeri var.

Afrika içlerinden zincirle çıplak ayak kırk derece güneş altında aylarca kırbaçlanarak yürüme getirilmiş.

Ve gemiden önce çıplak ayak bekletildikleri son durak güneş altında beton gibi kızgın granit taşların üstü.

Tarihi kayıtları var çıplak ayakları mangalda kızgın demir üstünde gibi acı acı yanıyor!

Mangal ateşi gibi sıcak taşların üstünde bu çıplak ayakların hala filmlerini çekiyor hikayelerini yazıyor ve ziyaretlerinde hala katıla katıla ağlıyorlar, kime nereye, üç yüz yıl öncesine!

Aradan üç yüz yıl geçmesine rağmen o limandaki anıt yerindeki kızgın taşlara o Afrikalı kölelerin bugünkü torunları her ziyaretlerinde soğuk sular döküyorlar!

Neden soğuk su döküyorlar!

Çıplak ayakları kızgın taşlar üstünde yanmasın, diye.

Aradan üç yüzyıl geçmiş ayak mı kalmış sıcak mı kalmış, ölen ölmüş, ataları dedeleri çoktan mezarda.

Kızgın taşları hala niye suluyorlar!

Suladıkları, kızgın taşlar değil..

Beyinlerinin içi kor alev gibi yanıyor!

Bugünkü torunlar boş taşları değil hiç bir zaman soğumayan kendi zihinlerini suluyorlar!

Çünkü yüz yıl üç yüz yıl dört yüz yıl geçse de zihinlerindeki bu çok trajik tarihin izlerini silmek söndürmek soğutmak mümkün değil!

Birinci cihan harbi, kurtuluş savaşı, yokluklar, nice darbe, nice kan davası, nice kardeş kavgası, nice kalleş isyanlar, nice askerimiz öğretmenimiz şehit oldu...

Hepsinin yaşanmayan hayatları acıları zihnimizde mi?

Şehit olmuş kardeşlerimizin mezarlarına Kurtuluş Kahramanlarımızın anıtlarına bir çiçek koyup bir su dökerken ne düşünürüz?

Biliriz ki ne bir çiçek ne bir kova su o fedakar insanlara bir rahmet fayda sağlamaz.

Elimizdeki o bir şişe su, kendi zihnimizi soğutmak, kendi acılarımızı dindirmek, zihnimdeki zehrin ağusunu biraz azaltmak için.

Ve 'hatırlamak'tır, bu ülke için ölenler ve bu ülkenin sahipleri kimdir!

Ve mafyası ve çakalı ve tarikatçısı ve selefçisi ve çanak tutan siyasetçisi bakanı vekiline sormak lazım, sen hangi acıyı çektin hangi yokluğa katlandın, bu ülke ve insanlık için hangi fedakarlıkları yaptın, insanlarınla neyi bölüştün hangi heyecanları paylaştın, diye!

Zihnimizdeki kökleşmiş ağudan zehirden acıdan yaradan dertten insandan gerçek'ten ve cumhuriyet ve hukuk'tan, hiç haberi olmamış, bir şizofren sürüsünün 'işgali' altındayız!

Ortak şarkılarımız ortak heyecanlarımız ortak tarihimiz ortak mezarlarımız ortak şiirlerimiz yok ve anlıyoruz ki bu şizofren sürüsüyle ortak bir 'hukukumuz' da yok.