GÜRCAN ELBEK YAZDI
Avustralya sonrası Türkiye’ye Güneydoğu Asya’yı dolaşarak neredeyse 8 ayda dönebildim. Coğrafi olarak en yakın ilk durağım Endonezya’da; Bali, Flores, Java Adalarında geziler yaptım.
Bu hafta Flores Adasını gezeceğiz. İnanın sadece bu adada yaşadıklarım, hissettiklerim haftalarca yazılabilir. Birbirinden renkli ve farklı 5000 fotoğraf ve videodan size aktarmak istediğim görüntüleri seçmekte epey zorlandım. Çoğu kare tek başına hikayeydi…
DARWİN-AVUSTRALYA’DAN BALİ-ENDONEZYA’YA
İki yıla yakın süren Avustralya deneyimim Kuzey Bölgesindeki (Northern Territory) Darwin kentinde sona ermişti. Niyetim Avustralya’dan Türkiye’ye doğrudan gelmek yerine Güneydoğu Asya’yı gezerek dönmekti. Gezgin ruhuna uygun biçimde belli bir kısıtlamam ve planım yoktu haliyle. Yol belirleyecekti olacakları. Bu niyet beni Endonezya, Singapur, Malezya, Tayland, Kamboçya, Vietnam, Myanmar ve Laos’u kapsayacak uzun bir yolculuğa konuk etti.
“Down Under” vizemin bitiş tarihine bir gün kala Avustralya’nın Pegasus’u Jetstar havayolları ile Bali’ye gitmek üzere uçağa bindiğimde bilgimin özü gezgin dostlarımla yaptığım konuşmalardan aldığım notlar ile internetten aklımda kalanlardı. Bali’yi en yakın ve en ucuz uçuş noktası olduğu için seçmiştim. Birçok Avustralya vatandaşı da Darwin’den 2 saat 45 dakikalık uçuşla bu gözde tatil mekanına geliyor. Ruslar ve Almanlar başta olmak üzere dünyanın her ülkesinden insan kaynıyor Bali.
Julia Roberts’ın oynadığı “Eat, Pray, Love (Ye, Dua Et, Sev)” filminde “Pray” kısmına denk gelen Bali’de bir hafta kaldım. Çok güzel zaman geçirdim ve sevdim Bali’yi. Parlatılan haliyle bu Balayı Adasında iki de Türk çift ile karşılaştım. Daha sonra Bali’yi de gezeriz isterseniz ama sizi bu hafta neredeyse kimsenin gitmediği Flores Adasına götürmek istiyorum.
Flores’in içine doğru yapacağımız bu 8 günlük gezi renkli, ilginç ve trajikomik bir yolculuk olacak. Ama öncesinde biraz Endonezya’ya bakalım.
KISA KISA ENDONEZYA
Endonezya 264 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık 4. ülkesi. 17.000 irili ufaklı adadan oluşan ülke doğal olarak geniş yelpazede çok farklı yapıları barındıran bir adalar ülkesi.
Koloni döneminde tropik kuşaktaki bu ülkenin varlıkları fena halde sömürülmüş. 16 yüzyılda Portekizliler, 17. Yüzyılda Hollandalı ve İngilizler bulunmuş adada. Hatta “Dutch East India Company” isimli şirket neredeyse 200 yıl bu bölgeyi ve civar ülkeleri yönetmiş. Bu da yetmezmiş gibi II. Dünya Savaşında da Japon işgaline uğramış Endonezya. Bu tarihin etkisi ve izleri de hâlâ devam ediyor bence.
Farklı farklı etnik kökenleri olan Endonezya, coğrafi yakınlığı nedeniyle Çin ve Hindistan kökenli çok sayıda insanı da barındırıyor. İnsanların geneli güler yüzlü ve sevecen. Çoğunluğu Müslüman olan Endonezya’da Hristiyanlık, Budizm ve diğer inanış şekillerinin çok eski formlarını görmek mümkün. Flores, çoğunluğu katolik inanca sahip nüfusun yaşadığı, aynı zamanda yerel köklerini de muhafaza eden farklı bir bölge. SAPIENS kitabında da geçen 50.000 yıl öncesine ait cüce insanlara ait kemikler ve buluntular var.
Flores’deki ilk durağım Labuan Bajo’da dünyanın en güzel dalış noktalarının olduğunu, yaptığım dalışları, Komodo Adasında Komodo Ejderini gördüğümü ve mantalarla dalış yaptığımı ilk yazıda kısmen anlatmıştım.
FLORES MACERASI BAŞLIYOR
Adanın mümkün oranda iç kısmını da görmek istiyordum. Motosiklet ile gezmek için çok uygun bir yer ama ben motosiklete uzak durduğumdan araba kiralamayı düşünüyordum. Soğuk algınlığı ve alerji için Labuan Bajo’daki basit aile hekimi odasının önünde sıra bekleyen orta yaş üzeri Maryam’ın kızıyla oynar ve konuşurken; “Ben sana araç bulurum” demesi üzerine macera başlıyordu.
Öğleden sonra Labuan Bajo limanını tepeden gören Ciao Hostele araba ve şoför ile gelen şirket sahibi adam; yokluktan varolmuş, burada canlanmaya başlayan turizm ile uğraşan, güven veren biriydi. Araba şoför ile birlikte kiralanacaktı. Şoförle biraz konuşmaya çalışınca kısmen de olsa hissetmiştim olacakları. Şoför yerli dili haricinde dil bilmeyince ekibe ilave olarak bir de İngilizce bildiği iddia edilen rehber katıldı. Biraz pazarlık sonrası oldukça makul fiyatlı teklifi kabul ettim. “Muhteşem Üçlü” oluşmuştu. Flores’i bu kadro ile gezecektik. Heyecanlıydım. Yola çıkmadan önce gidilecek yerleri ve göreceklerimizi çalıştım. Geleneksel köyler; Wae Rebo, Ruteng Pu’u, Bena ve Belaragi’yi merak ediyordum. Bajawa, Aimere, Ende, Riung, Kelimutu Milli Parkını içeren hedeflerim vardı ama ekibimin hayatlarında bu yerlerin neredeyse hiçbirini görmediklerini yola çıkınca öğrenecektim.
MUHTEŞEN ‘C’ ÜÇLÜSÜ İLE BAŞLANGIÇ
Ekibin doğrudan turizm işiyle profesyonel olarak alakası yoktu ama sempatiktiler. Bir “Carpenter (marangoz)”, bir “Cook Apprentice (aşçı yamağı), bir de “Captain (Denizci albay)” ile “Muhteşem C Üçlüsü” oluşmuştu.

Labuan Bajo’yu terk ettikten sonra yol kenarında orada burada durup yerli halkla sohbet edip, bol bol fotoğraf ve video çekip, bahçelere, evlere konuk olup yola devam ediyorduk. Ancak bu sık duraklamalı tempoda ada iki ayda gezilemezdi. Arabanın önünde elimde fotoğraf makinası ve ses kayıt cihazıyla mutluydum. Rehber ve tercüman kılığındaki Jodi sorularıma arka koltuktan İngilizce olduğunu iddia ettiği bir dille yanıt vermeye başladığında kısmen yerel bir kabile arasında olduğum kesinleşmişti. İngilizce desteği olmayınca Endonezyaca öğrenmeye hız verdim. Gittiğim her ülkede bir hobi gibi oranın dilinden yapılar ve kelimeler öğrenmeyi seviyorum zaten. Ancak burada zorunluluk da vardı. Yine de keyfim yerindeydi.
Gidilen yerleri ayrıntılı olarak yazmak yerine mekanları bu kez fotoğraflar anlatacak çoklukla. Ben ise daha çok gezgin hallerimize ve duygulara değinmek istiyorum. O kadar renk, gözlem, yaşanmışlık ve farklılık var ki bu 8 günlük gezide, tek başına kitap olur.
YOLLARDAN GÖRÜNÜMLER
Sımsıcak havada yol kenarında kademe kademe düzenlenmiş harika görünümlü çeltik tarlalarını, su kanallarında yıkanıp oynayan çocukları, motorunun arkasında canlı domuz yavruları ve tavukları taşıyan motosikletlileri, yemyeşil dağ eteklerini, kahve çekirdeğini ayıklayan makinaları kullanan kadınları, plastik bidonlarda evlerine su taşıyanları, yollardaki maymunları, geçtiğimiz köyleri izliyordum.




Zaman hızla geçmişti. “Ne kadar var?” sorum hep muğlak cevaplarla geliştirilirken bir de araba arıza yapmasın mı? Yolları bilmiyorlardı. Zamanı etkin değerlendirmek istiyordum doğal olarak. Can sıkıcıydı. İlk varış hedefi Wae Rebo köyüne tırmanıp geceyi hasır geleneksel evlerden birinde geçirmek hayal olmuştu. Hava karardıktan sonra denize yakın bir köyde yatacak yer bulabilmiştik.
“Wae Rebo’ya tırmanış ne kadar sürer?” dediğimde 45 dakika dedikleri parkurun 3 saat dolayında olduğunu onlar da kaldığımız köy evinde öğreniyordu. Zira diğer birçok yer gibi Wae Rebo’yu da sadece ismen ve fotoğraflarından biliyorlarlardı. Gece görüntü yoktu ama mutlak sessizlik ve ortamdaki kokular rahatlatıcıydı. Elbette internet yoktu. Gece köy evindekilerle sohbet sonrası yemeklerimizi yedik ve yattık. Sabah tertemiz bir havada etrafın yeşilden maviye uzanan görünümü her ayrıntısıyla muhteşemdi.

1500 YILLIK OTANTIK ‘WAE REBO’ KÖYÜ
“Wae Rebo”, “Mangarai” kabilesinin 1500 yıllık bir köyü. 1200 metre irtifalı köye pek de kolay olmayan bir patikadan tırmanılıyor. Şansımıza yağmur yoktu. Bazı yerlerde sadece tek kişinin yürüyebileceği patikada yağmurlu ortamda yürümek çok daha zor olurdu.



Tırmanış esnasında Labuan Bajo’da aynı hostelde kaldığım Brezilyalıyla karşılaşmak ilginç oluyordu. 3 saat civarında süren tırmanış sonrası giriş ücretiyle girdiğimiz köyde ana çadır benzeri evde yerel bir seremoni izleyip, köyü anlatan pırıl pırıl bir genç Michael ile sohbet ettik. Köye giriş ücretine burada sundukları yerel yemekler dahil.





Wae Rebo köyünde 15-20 kişinin bu çadırlarda bir gece konaklaması mümkün. Maalesef UNESCO tarih mirası listesine girmiş köy ticarileşmeye ve turistik olmaya başlamıştı. UNESCO listesine giren yerlere karşı nahoş hislerim var. Dağın tepesindeki köyün ve civardaki “Todo Yağmur Ormanları”nın engin manzarasını seyrederek inişe geçtik. Patikalarda yarım metre uzunluğunda odunları sırtında taşıyan yerlilerle sohbet ettim. Bu koskoca odunları tadıp tarçın olduğunu anladığımda hayrete düşmüştüm.


Bu bölge insanına has kavruk, karakterli ve zorluklarla yoğrulmuş çehreli bu insanlar hep gülümsüyordu. Kahveyi ağaçtaki dalında ilk kez orada gördüm. Bizim ekibin canı çıkmıştı.”Bu adamla bir hafta nasıl geçecek?” kaygısı yüzlerinden okunuyordu.

TİPİK SURATLI İNSANLAR
Tekrar adanın içine doğru yol alırken deniz kenarında oraya özgü, inşası süren ahşap teknelerin yanından geçtik. Geçtiğimiz yerlerde çocukların büyük ilgisi vardı ve ismim “Mister” olarak değişmişti. “Mister, mister” diye bağırıp fotoğraf makinamın önünde poz veriyorlar sonra da bir şeyler istiyorlardı. Çoğunun ayağı çıplaktı. Ufak çocukların bazısı çırılçıplaktı. Sırtlarında çuvalları, iptidai tarım aletleriyle çalışıyordu Flores köylüleri. Suları yoktu ama yüzleri hep gülüyordu.


Ruteng’de yine geleneksel evlerin olduğu eski bir köyü gezdim. Beni bir evdeki gün gibi bir toplantıya davet ettiler. Kadınlarla artık ne kadar olursa sohbet edip çay içtik. Endonezyacama bayılmışlardı. Epey de öğrenmiştim kısa sürede. Fiil çekimi olmayan sadece özne değişimi ve zamirle zamanların değişebildiği çok zor olmayan bir dil. Ya da ben öyle sanıyorum.









Gürcan abi çok güzel bir yazı ve tatil olmuş eline emeğine saglık
Fotograflariniz kadar guzel usluplu yazilarinizla,beni de o harika gezinize dahil etiiginiz icin tesekkurler.
Marmariste gorusmek umidiyle selam ve saygilar.
Çok teşekkür ederim sevgili Musa. Yorumun çok değerli. Veryansın platformunun bu ve kıymetli özgür ortamında tüm duygularımı içeren yolculuklarımı, deneyimlerimi ve görüşlerimi paylaşmayı arzu ediyorum.
Sevgili Ekrem Güney Amerika harika bir yolculuk. Gezgin hayatımda Balkanlar ve Güney Amerika tarifsiz tatmin ve heyecan veren iki değerli rotalar. Yazılarda bunların izlerini göreceksiniz. Teşekkür ederim.
Harika bir coğrafya harika bir gezi güzergahı olmuş ben de Latin Amerika’yı böyle turlamak istiyorum
uzun zamandır böylesine güzel bir gezi yazısı okumamıştım .doğa manzaraları harika .teşekkürler .
Değerli yorumlarınıza çok teşekkür ederim.
Ne mutlu uzak diyarların havasını yazılarda yaşıyor olmak. Anlatacak çok konu var, haklısınız.
Arşivimde bekleyen renkleri paylaşmaktan ben de çok mutluyum.
Yazarken tekrar yollara çıkma duygum artıyor ve yazdığım yerleri tekrar yaşıyorum.
Umarım arzu edenler için özgür gezilere bir güdü olur bu yazı ve fotoğraflar.
Gezmenin felsefi tabanıyla yaşamın özü çok temelde örtüşüyor.
Tekrar yorumlarınız için çok teşekkür ediyor, saygı ve sevgiler sunuyorum.
Super bircgezi olmus, yazi ve gorseller de cok iyi. Elinize saglik, bir sonraki yazinizi bekliyorum..
Merhaba Gürcan’cım
Yine samimi ,içten duygularınla yazdığın yazını bir solukta okudum. İçten duyguların ve samimiyetin yazılarına yansıyor. Yazını olurken seninle geziyormuşum gibi hissediyorum. Başka yazılarını da sabırsızlıkla bekliyorum. İyi ki seni tanımışım. Sağlıcakla,sıhhatli kal. Selam ve sevgiler.
Müthiş keyifli yazılar, dörtgözle devamını bekliyorum.
Kıymetli Gürcan Abim,
Yazılarını okumak da en az seninle sohbet etmek kadar keyifli ve ögretici. Okuru içine çekiyor ve son cumleyi bitirip noktayı gördüğünde vaybe diyorsun zamanın su gibi geçtiğine şaşıyorsun. Çoğu gezgin ruhun gitmek isteyip de gitmenin zor olacağı coğrafyaları senden okumak, görmek; gidip deneyimlemiş hissini iliklerine kadar hissettirmekte bizlere. Herşeyden önemlisi de, bir felsefesi var bu gezilerinin, çoğu gezi programından ya da gezginden ayıran nokta bu sanırım seni ve bu da bizleri daha cok icine cekiyor.. Velhasıl lafı cok uzatmadan, hersey gibi yorumunda kısası, özü makbuldür; Senden öğreneceğimiz daha cok şey var, Sen yazmaya biz de okumaya, ögrenmeye devam edelim Sevgili Gürcan Abim..
Sevgilerimle..
Gürcan Bey merhabalar,
Sizinle gıyaben de olsa dostum Sadi Ünsal vasıtasıyla tanıştım, sağ olsun yazılarınızı O gönderdi. Gezi anılarınızı keyifle ve ne yalan yazayım imrenerek okuyorum. Corona nedeniyle evlere tıkılıp kalmış olan bizlere bir nefes oluyor yazılarınız gerçekten. Teşekkürler.
Sağlıklı gezmeler diliyorum size.
Sevgiyle kalın.
Değerli Kardeşim Gürcan,
Yazılarını büyük bir keyifle okuyorum. Yazılarınla bizi dört duvarın arasından adeta sıyırıp çıkarıyor, coşkulu ve güzelliklerle dolu bir yaşamın içerisine bırakıyorsun. Paylaştığın fotoğrafların her biri, ifade ettiğin gibi yazının bütünlüğü içerisinde ayrı bir yazı konusu misali… Yaşamımıza çok güzel renkler katıyorsun. Çok teşekkürler… Müteakip yazılarını sabırsızlıkla bekliyoruz… Sevgilerimle…