Tarım kelimesi öz Türkçedir.
“Darısı Başına” deyişi ile akrabadır.
Eski Türk toplumlarında yeni evlenenlerin başına darı serpilirmiş.
Bu arada darı bizim anladığımız gibi mısır değil.
Türklerin en eski tarım ürünlerinden.
Wikipedia’dan; “Darı Panicum miliaceum Familyası, Buğdaygillerden. Türkiye’de yetiştiği yerler Güneydoğu, İç Anadolu, Karadeniz, Ege, Marmara ve Doğu Anadolu bölgeleri, Tohumları buğday gibi besin maddesi olarak kullanılabilen, bir veya çok yıllık bitki. Memleketimizde insan gıdası ve hayvan yemi olarak kullanılmaktadır.”
Tarım sözcüğü de işte bu darıdan geliyor.
Etimolojiturkce.com sitesinden: Tarım; Eski Türkçe tarı- “ekin ekmek, saçmak” fiilinden +Im sonekiyle türetilmiştir.
Tarım kelimesi muhtemelen uygar kelimesine ismini vermiş Uygurlardan geliyor.
Tıpkı Turfanda ismine esin kaynağı olmuş Turfan kenti gibi.
Uygurların dünya harikası karız kanallarıyla Tanrı dağından 60 derecelik kazıyla yer altından getirdikleri suyla bereket fışkıran Turfan çöl kentidir.
4 mevsim sebze meyve üretilen Turfan tarımda bir Türk efsanesidir.
Türklerin sadece atlı çoban kültürü olmadığının da somut kanıtıdır.
Ama özünde Türkler atlı çoban savaşçılardır steplere hakim olan.
Orta Asya’dan önlerine kattıkları koyun, keçi sürüleri ve Kangal (gerçek adı Karabaş’tır) çoban köpekleriyle (zağarlar da av köpeğidir Asya kökenli) akın akın gelen Türkler, “Buğdayla Koyun, Gerisi Oyun” deyişinin de sahibidir.
İşte bu sayede Anadolu’da her felaket olmuştur, savaşlar, veba salgınları, kuraklık vesaire, ama kimse açlıktan ölmemiştir.
Tarım ve hayvancılık kültürü ile herkese yiyecek bir lokma bulunmuştur.
Tek istisnası Haçlı Seferleri’nde ahaliden yüz bulamayan Avrupalı ayak takımlarının açlıktan kendi ölülerini yemeleridir.
Yamyam Avrupalı kendisine uygar derken, asıl uygarlar kapısına gelen kimseyi aç göndermeyen, lokmasını bölüşen cefakar Anadolu halkıdır.
O cefakar halk, beceriksiz emperyalist Osmanlı’ya iki oğlundan birini asker vermiş, diğer oğlunu çiftçi olarak çubuğa sürmüştür.
TARIMDA YAŞANAN EMPERYALİST FELAKETLER
Becerikli emperyalistler ise halkları açlıkla terbiye etmiştir.
Mesela Amerika’yı istila eden barbar Avrupalılar, 1800’lerde öldürülen bizon başına, Buffalo Bill gibi vicdansızlara para vermiştir. Sırf Kızılderililer açlıktan ölsün ve topraklarını terk etsin diye.
Veya gaddar Stalin, topraklarını devlete vermek istemeyen Ukraynalı köylüleri resmen açlığa mahkum etmiştir. Abluka günlerinde 5 taneden fazla buğday bulunduramayan Ukraynalılar, açlıktan kedi köpek ağaç kabuğu ve ölülerini yemiştir. 1932 ile 33 arasında ölenlerin sayısı en az 5 milyondur.
İngiliz Başbakan Winston Churchill de benzer bir abluka ile 1943’te Hindistan’ın Bengal eyaletinde en az 4 milyon Hintliyi açlıktan ölüme yollamıştır.
1949’a kadar İngiliz ve Japon emperyalizminin pençesinde kıvranan Çin de kıtlıklara yabancı bir ülke değil. İngiliz ve Japon kaynaklı kargaşalıklar yüzünden 1916-1927 yılları arasında yaşanan kıtlıkta 6 milyon Çinli, 1927-1949 yılları arasında yaşanan başka bir kıtlıkta da 8 milyon Çinli hayatını kaybetti. Mao döneminde ise büyük 1957’deki büyük serçe soykırımı yüzünden milyonlarca Çinli yaşamını kaybetti. Geçmişteki kıtlıktan korkan Mao, tohumları yiyor diye verdiği emirle 2 milyar serçenin öldürülmesine yol açtı. Serçeler yok olunca zararlı haşere ve mikro organizmalar patladı. Bu da tarımda büyük bir kıtlığa yol açtı. Çin bu sürenin sonunda Sovyetler’den serçe ithal etmek zorunda kaldı.
Afrika da bu konuda pek çok örnekle doludur.
Lafı her zamanki gibi uzattım biliyorum.
ATATÜRK’ÜN DEVRİMCİ TARIM HAMLESİ
Türkiye Cumhuriyeti, tarım ve hayvancılık geleneğine sahip köylü bir ülke olarak işe başladı.
Büyük Önder Atatürk, tarımı da sanayileştirmek ve refahı artırmak için işe koyuldu.
Ziraat okullarını, Yüksek Ziraat Enstitüsü’nü, Şeker Fabrikaları’nı, Atatürk Orman Çiftliği’ni kurdu.
http://www.apelasyon.com/Yazi/889-ataturk-ve-kooperatifcilik – Prof. Dr. Ziya Gökalp Mülayim
Renkli horoz sekerleri ve bebek şıngırdaklarının arasina zehirli otlari ustalikla gizlemissiniz..Tebrikler!
Tunç Soyer güzellemesi geldiğinde sizi yolda kaybettim.
üstadım sizi 1 yıldır keşfettim ama bana düşünce dünyamda o kadar yakınsınız ki nerde ise düşüncelerimin bir başka kalemde dillendirilmesi olarak görüyorum tüm yazılarınızı kutlarım başarılarınızın devamını dilerim.
Yazılarınızı sürekli okuyorum. Madencilik ve altın madenciliği kuralına uygun yapılırsa ülke için önemli bir gelir kaynağıdır. Merhum Hablemitoğlu’nun “Alman Vakıfları ve Ovacık Altın Madeni” kitabı altın madenciliğe karşı çıkmanın kime hizmet ettiğini tüm detaylarıyla ortaya koyuyor. Bu ayrıntıyı hatırlatmak istedim.
Saygılarımla
Dogrularla yanlislar carpitmalarla guzellemeler ortaya karisik olmus..Tam vali kebabi gibi..Ben sadece pirzolalari yedim elinize saglik..
Çok iyi bir özet olmuş… Ülkeyi yönetenler de okusun…
Cok yararli bir yazi, varolun, basimizin ustunde yerin sayin Vodinali.
Türkiye’de uydu haritalarına bakınca görüyoruz ki Türkiye’nin yüzde 75 kısmı hava ışığına giriyor yani yağmur az yağacak. Mesela eğer biz tarım için kullandığımız bir yilda 30 milyon ton su tarım için bir ilde ne kadarı yağmur ile kuyulara geri dönüyor çok önemli , eğer hava ısı olsa ve yağmur az yağsa ve biztarim için su kullanmayı azaltmasak yılda mesela 20 milyon ton su geri dönecek ama biz 30 milyon ton kullanacağız yani yılda 10 milyon ton kuyuların rezervinden azaltiyoruz. Eğer bu işi onca yıllar devam etse tarım yerlerimiz kuru çöl olacak. Bunu şimdiden onlememiz lazım , çevremizde deniz var caddeler yeşildir diye bizde su sorunu yok diyemeyiz. İsrail’in yaptığı gibi bizde atimik deniz suyu tatlı edici teknoloji üretip ve Akkuyu nükleer santrali yapıldıktan sonra su tatlı edici teknoloji için kullanıp ve tarım için kullanmalıyız, ki kuyularimizin su rezervi aşağıya inmesin. Bizim üzerimize kirli oyun ormanlar üstünden geliyor, ormanlarımız kaza diye yakilmiyor, kasten yakılıyor. Bir sorunda gıda ve tarım istokçuluğunda var , tabi çiftçi ürettiği mali kendisi getirip pazarda paha fiyata satamaz bundan dolayı istoçular çiftçinin malını ucuz fiyata alıp ve pazara pahalı fiyata satıyor bu iş iki zararı var 1. Çiftçi bir yıl emeginden fayda görmüyor ve arazisini satıp kente gidiyor ve tarım sınıf iflas ediyor ve biz dolar verip Avrupa tarım malını ithal zorunda kalıyoruz 2. Halkın gida fiyatlarına zam üstüne zam geliyor ve tüketici zor durumda kalıyor. Bu arada üretici ve tüketici zarar ediyor ama faydasi eli cebinde olan istokçu için kalıyor. Bu işi çözmek için devlet 2 iş yapabilir ilk olarak istokçuluk net kazancı için bir beli sinir koysun ve bu sınırı aşan kimsenin malına el koysun mesela gıda istokçuluk net kazancı yüzde 5 ile 20 kadar olsun yani bir istikcu potatesi cifciden aldığı 10 lira fiyatına pazara 12 lira satabilir ve bundan çok fiyatı yasak olsun , 10 liraya alıp 30 liraya satamaz ve ikinci bu ki tarım ve hayvancılık zincirini yemden tohuma kadar , üretim ve stoka ve dağıtıma kadar devlet internet üzerinden bir birbirine bağlı şebeke kursun ve bu şebekede istokcudan tarım ve hayvancidan ve dahitimciya kadar her kimse varsa bir üyelik kodu olsun ve yaptığı iş belli olsun ve devlet kendide tarımcı ve hayvancidan ürün alıp stok etsin ve aracı olmadan pazara ve halka dagitsin hem üretici malını ucuz satmaz ve hem tüketici ucuz alır eğer üçkağıtçı stokcular aradan götürülse