Nihat Genç yazdı…
Netflix’te Julia Garner ve Anna Chlumsky’nin baş rollerde oynadığı ‘Inventing Anna’ adlı dizi gerçek bir hikayeye dayanıyor ve New York sosyetesine sızmış bir dolandırıcıyı anlatıyor!
Tıpkı, benim hayatımı anlatıyor, bu kadar mı hayatlarımızın tam ortasından gerçekçi bir karakter yaratılır!
Beş parasız bir kadın ama lüks oteller ve marka ve moda giyime adanmış geri dönüşsüz çıkışsız bir hayat!
Ve çok genç ve güzel kız Anna, New York merkezde ‘elit’ ilişkilerle kurmayı hayal ettiği çok görkemli bir sanat merkezi projesine büyük bir kredi kopartmak için yola çıkar!
Dört dörtlük bir ‘kolpa’ hikaye!
Diziyi abartmaya gerek yok eh işte fena bir ‘dizi’ değil diyebilirsiniz ancak film konusuyla kahramanıyla beni çok etkiledi!
Anna’nın içten pazarlıklı sinsi ve kendine aşırı güvenli suratından onlarcasını çok iyi tanıyorum!
Çıkışsız çaresiz kaldığında suratının rengten renge girdiği o sıkıntı belli etmemek için çırpınan ifadelerini çok yakınımdan tanıyorum!
Çünkü elli yıla yakın bir süredir başkentte oturuyorum ve hayatım boyunca çözemediğim-anlayamadığım büyük bir sosyal soruna odaklanıyor: İnsan bu kadar rahat yalan nasıl söyleyebiliyor!
Hayalleriyle projeleri ve karakterleri şekillenmiş bu insanların yalan söyleyen inandırıcı kararlı suratlarını ömrüm boyu çözemedim!
Yüksek bir dağın tepesinde oturuyor ve dünyaya aşağılara o uzaklıktan bakan suratları iyi tanıyorum! Şeytani huzursuzluklarını çaktırmamak için içen sıçan kaçan güya çok neşeli bu karakteri çok yakından tanıyorum!
Başrolde oynayan Julia Garner’le dünya sineması büyük bir yıldız kazandı bile, ifrit ve huzursuz ve tatminsiz karakterini güzelliğin arkasına saklayabilen bu muhteşem suratı sinemacılar daha çok kullanacak!
Göçmen bir Rus kızı Anna’nın hızla yükselişi ve çevresini ve entrikalarını ve mahkemelerini anlatan diziye öyle hayran kaldım ki Anna’nın (Julie Garner) yüz ifadelerine gömülü kaldım, geçmiş günlerime takılıp kaldım, şık giyimleriyle hepimizin hayatlarını fethedip kendine köpek edeceklerine inanmış burnu havada bu kolpaları çok iyi tanırım!
Anna’nın suratına ekrana yapışıp kaldım, çünkü Anna’nın yüzü beni geçmişime götürdü, hem yalancı hem kararlı bir surat, hem hırslı hem yalancı bir surat, hem gösteriş düşkünü hem düpedüz beş parasız bir surat, iddiası ve kararlılığıyla öfkesi ve sinirlerini yani duygularını gizleyebilen sinema için çok bereketli bir surat!
Hem elde ayakta yok hem en lüks otellerde kalıyor, önü kesildiği her an duygu patlamaları yaşayan ve hiç pes etmeyen bir surat! Hayal kırıklığı ve yenilgiyi asla kabul etmeyen ve yanlışlarından asla geri atmayan bir surat! Gösterişiyle herkesi peşine takan kendine kul köle eden bir surat! Küçük ilişkilerle büyük kapıları kendine açtırmayı öğrenmiş modern dünyamızın tam ortasından bir surat! Bir küçük hileyle şehrin en büyük bankacılarını dahi ikna edeceğine inanmış bir surat!
Etrafını-ilişkilerini kendi çıkarları için kullanan acı çekmeyen utanmayan sıkılmayan bir surat!
Anna’nın suratı modern dünyanın en bilindik çok başarılı bir surat’!
Hayatlarımızı çevremizi siyasetimizi anlatan ‘muhteşem’ bir surat!
Onlarca bölümde Anna’nın suratındaki en ince ifadeleri bir sanat şaheserinin çizgileri gibi ekranı dondurup dakikalarca izledim, duygu geçişleri, koyuluklar, düşüşler ve ani ışık parlamaları ve görünmez derinliklere saklı ve şizofresini ele veren hüzün!
Bu karakterlerin sayısı roman kahramanları gibi üç değil beş değil ortalık zibil gibi bu üç kağıtçı kahramanlarla kaynıyor, bilirim efendim, çok canım yandı, sıkıştıklarında seni hiç duymayan şiddetlerini iyi tanırım.
Tehlikeli ve aşırı gerilim anlarını hiçbir şey olmamış gibi profesyonelce yönetmelerini-geçiştirmelerini iyi tanırım! Dünya yıkılsa yakayı ele verseler hapse düşseler dahi her daim formda ve zinde kalmayı beceren bu ‘ilişki ve duygu sömürgecilerini’ iyi tanırım!
Özal, Anap ve DYP ve sonra AKP dönemlerinde ‘projeleri’ için yakın-tanıdık bağlantılarla Ankara’ya gelip basit hayatlarımızı alt üst eden nice gerçek hikayeler var geçmişimde, alev alır gibi bir samimiyetle konuşur anında insanı teslim alırlar.
Ve yıllar sonra kaybolduklarında nasıl bu kadar acısız ve duygusuz bir adamla oturup kalktım diye kendinizi yiyip bitirirsiniz, Anna’nın dolandırıcılık hikayesi basit bir New York sosyetesi olayı değil modern toplumun hikayesi! Ki, hepsi ilk ve orta yaşlarımızda bizi hazırlıksız yakaladılar!
Bir adam gelir, (misal:) yeni gelişmekte olan internet günlerinde ülkenin tüm belediyelerinin yazılım projelerini geliştirmiş ve bir imzayla bugüne göre bir milyar tokatlayacak! Ya da rüzgar türbinleri kuracak projesiyle bağlantı ve bir imza arıyor ya da gezici festivaller projesiyle bakanlığı ikna edip ikiyüz-üçyüz milyonluk iş alacak ya da TRT’ye seri belgeseller çekecek bir proje, nicesi.
Ne var bunda hepsi bir iş projesi diyeceksiniz, evet, karşıdan kabaca öyle görünüyor..
Hiç biri kısa günün karı üç-beş milyonluk işe tatmin olmaz, hepsinin projesi bütün hayatlarının ve hayatlarımızın (?) maliyetini kapsayacak kadar engin ve doyumsuzdur!
Kişiler-bağlantılar-projeler şöyle karşıdan çok ciddi çok resmi görünür ama projenin arka hikayesindeki çürük profesyonelce saklanmıştır!
Bu adamlar bataklık gibidir bir ‘merhaba’yla bir tanıdık selamıyla bir adım atarsın ve yıllarca iflahın kesilir sana ait olmayan borçlar içinde o bataklıktan kurtulma sıyrılma şansın kalmaz
Bütün proje hikayeleri şöyle gelişir, ağbi, bir imzaya bakıyor, milli emlak’tan yeri kaptık golf sahaları havuzlarıyla oteli kuruyor ve inşaata başlamadan projeyi anında yüz milyona satıyoruz…
Ve adam günlerce bakanlık kapılarında. Bugün müteahhitler birliğiyle görüştüm diyor ertesi gün bakanlıkla görüştüm diyor ertesi gün falan belediye başkanıyla görüştüm diyor ve elinde marka bir çanta! Ertesi gün Demirel’in yakınıyla görüştüm, ertesi yıl, Mesut Yılmaz’ın adamıyla görüştüm… Bir gece vakti saat ikide kapın çalınır, ağbi, taksi kapıda parasını veremiyorum, hayırdır, gecenin bu saati, ağbi, Hilton’da altıncı katı kapattık saatlerdir toplantıdaydım, kredi kartımdan yarın veririm, taksiye nakit bulamadım, aynı hikaye!
Otelde kalacak parası dahi yok ama gelir senin eve çöker ve çantasında milyar dolarlık projesiyle bu ağbi-arkadaş seninle her akşam yoğurtlu makarnaya iştahla talim ederken şöyle der, yarın unutmayayım Erzincan mandıraya uğrayayım, pastırma somon, bir şeyler alalım, der ama ertesi akşam yine yoğurtlu makarnaya talim ederiz.
Taksiye binecek parası yok ancak çantasında iki yüz milyonluk projeyle sabah dolmuş parasını dahi senden koparır!
Ve bu arkadaşların nedense hep acil nakite ihtiyacı olur ve elde ayakta yok ve seni mahalle bakkalından bile ‘akşama veririm ağbi’ deyip borç almaya zorlar! Yüzlerindeki mimik işaret güven kararlılık ve duygu ve hayal sömürüsü had safhadadır, vallahi Anna’ya hayran kaldım!
Anında dar alanda nasıl bir iç dökme nasıl bir baskı nasıl bir duygusallık sabaha kadar nasıl bir beyin yıkama vs. inşa ederler ki… Hayatta elin varmayacak başkası adına kefil olup borç almaların içine dahi yahu ben ne yapıyorum demeden seni sürükler girdaplarında kaybolan hayatınızın parçalarını bile bulamazsınız!
Ve yerli yersiz hayatında görmediğin ağır pahalı hediyeler alır ama gelir seninle çay ocağında bir çay ödeyecek para bulamaz, ve o çay ocağında sana çok inandırıcı bir Roma tatilli hikayelerini anlatır! Coşan coşturan değil aksine yumuşak çok sakin her şey çok normalmiş gibi konuşurlar!
Borçluları kapıya dayanır ama ertesi gün hiç sıkılmadan gider yine yeni en pahalı marka takımlar alır!
Ve hepsi borçları için ‘yarın kesin ödüyorum’, ‘telefon açtım, yarın hesabına yatırırlar’ gibi göz göre göre yalan söylemekten neden hiç çekinmezler, ne kadar tutkulu ve güçlü bir yalan, Anna, hiç çözemediğim bir karakter?
Projenin en büyük yalanı ise hep aynıdır: çok az kaldı ağbi, yarına imzayı basıyor ağbi, kesin ağbi, yüzdük yüzdük sonuna geldik…
Ve ortamlarda benim yanımda samimi arkadaş göründüğü tanındığı için de borçluların bir çoğu da senin yakana yapışır!
Anna’nın hayalindeki projeyi bu yüzden çok iyi tanıyorum, bir kaç tanıdık-bağlantı onlar için proje tamam demek.
Bir imza onlar için tamam demek ve o son imza bitmeyen ertelenen hiç gelmeyen ama en yakın yarın kadar yakındır ve çuvallasa da aynı ‘yarın’ bu sefer başka imkan bağlantı ve kapılardan usanmadan üşenmeden aynı arsız yüzsüz metodlarla beklenmeye devam eder!
Bir adam bulmak, onlar için tamam demek. Lüks takım elbiseler moda giyim onlar için tamam demek… Bir çarpıcı fikir bulmak onlar için tamam demek. Ve başkasını ve ailesini dahi değil sen itiraz etsen kabul etmesen bile seni mutlaka o projeye ortak etmiştir!
Ve proje? Projelerin hikayesi de hep şöyledir, aslında sırf projenin çizimi-yazılımı(?) 100 bin dolar tutuyordu ama bir tanıdık hatırına onun için bedavaya yapıvermiştir!
Ve bu hayali projelerin hiçbiri tutmaz!
Ve arkada borç taktığı onlarca mağdur bırakıp dar imkanlarla kendi halinde geçinen bir çok ailenin küçük bütçesini de mahvedip ortadan kaybolur telefonlarına artık hiç çıkmazlar!
Ve bu projelerin kahramanları herkesi tanır, iş dünyası, sanatçılar, bakanlar, ve her ünlüden devletliden referansları mutlaka vardır, ve aman aman çok gerçekçidirler, ama İstanbul’a dönecek otobüs paraları dahi yoktur!
İnsana öyle samimi içten romantik arkadaşlıklarla yanaşırlar ki uzaklaşıp mesafe koyacak gücü kendinizde bulamazsınız!
Onca kazıktan sonra bu kolpa projelere karşı hayatta kalabilmeniz için yapabileceğiniz tek şey, iş para sızdırmaya gelince, on kuruş dahi vermeyecek para ilişkisine kesinlikle mesafe koyacaksınız!
Yoksa, bu kolpalar önce seni çökertir sonra etrafını.. Ya da günlerinizi-aylarınızı meşgul ederler ve hiç tanımadığınız insanlarla sizi papaz ederler!
Bu kazıkları çok yemiş ve bir çok iş günü kaybetmiş bir insan olarak artık önümüze koyulan bu projelere anlatılan hikayelere masallara karnımız tok, bu yüzden, hayal kırıklığını hiç kabul etmeyen Anna, seni çok sevdim!
Hikayeden çıkarttığım ders ise, başkasına-bizlere hesap vermek zorunda kendilerini hiç hissetmeyen duygusuz ve acısız insanlar içimizde modern dünyanın en özgür insanlarıdır!
Ne mutlu o özgür insanlara, ki, siyasette sanatta iş dünyasında, mahalle kahvesinde, her yerde yaşamlarını çok mutlu ve çok geniş ve çok özgür hepimizden daha coşkulu sürdürüyorlar!
Artık bu ‘kolpa’ arkadaşları siyasetin muhalif kanalında görmeye başladık!
Siyasi projeler de aynısı siyasi dolandırıcılar her yerde, mutlu özgür ekranlarda siyasette sallayıp biz kerizleri avlamaya oltaya devam ediyorlar!
Siyasi dolandırıcıların en büyük mottosu da aynı:
‘İktidara kesin geliyoruz’.
Hayali bir proje ama etraflarını inandırmışlar!
Sabah akşam gazetelerinden ve ekranlardan habire sıkıyor üflüyorlar ve projenin temelsiz imkansız çürük tarafını profesyonelce seçmenlerden hepimizden gizliyorlar!
Mesela, başta Kılıçdaroğlu, altı küçük parti lideri yan yana gelince…
Onlarca örneği var, ancak, ortalama bir ‘kolpacıya’ örnek olarak, Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı ve Halk TV’den İsmail Saymaz’ın yazdıklarına-söylediklerine bir bakalım! Yani Anna’yı bu filmde bu arkadaşlar oynuyor!
Altı liderin toplantı masası için mesela ‘kurucu meclis’ lafını geçiriyorlar, Halk TV’nin alt yazısından.
Düpedüz yalan! Çünkü kurucu meclisi inşa eden ‘MİSAKİ MİLLİ’yi savunanan yok aralarında.
Bu altı üç kağıtçı liderin altısı da ‘toprak bütünlüğüne’ bağlılık sözü vermedi, aksine, açılımcı siyaseti savundular! Ayrıca ülkeye devlete kasteden Fetö’den ve vatan hainlerinden özür sözleriyle!
Altı liderin toplantı masası projesinde şu cümleleri de bizim Anna yazarlar geçiriyor, bu projenin içinde Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler, Kemalistler, vs. var, ki, düpedüz yalan! Bir Atatürkçü’nün açılımcı tarikatçı mezhepçi bir projede olma ihtimali hiç yok!
Projenin çürük tarafı da burası kazık da burası, kolpa da burada.
Düpedüz yalan! Bir cumhuriyetçi demek en azından anayasının girişine bağlılık demektir, ki, bu liderlerin hiç biri anayasanın en temel maddelerine bağlılık ifade edemiyor, etmedi, aksine, bangır bangır ve hatta Cumhuriyet’e meydan okuya okuya değiştireceğini söyledi.
Bu kolpa yazarlar, altı liderin toplantı masası için mesela sağcı islamcı mezhepçi partiler için ‘muhafazakarlar’ terimi kullanılıyor!
Düpedüz yalan, o masada, mezhepçiler var, tarikatçılar var, işidçiler var, katliamcı soykırımcılar var, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları var, Natocular, Bıdenciler ve Fetö’ye bağlı yapılar var ve Süleymancılar ve Meşveretçiler (nurcu kolu) cirit atıyor!
Oysa hakikat, yani altı liderin toplantı masasında, mesela, tek bir cumhuriyetçi tek bir vatansever yok!
Ancak hem Orhan Bursalı hem İsmail Saymaz projenin bu en çürük en tutarsız tarafına tek laf etmiyor! Kendilerini kimseye cevap vermek zorunda da hissetmiyorlar. Projenin (kolpanın) inşaası için acısız ve duygusuz yazıp çiziyorlar!
Aksine bu tarikatçı mezhepçi cumhuriyet düşmanı projeyi parlatıyor cilalıyor pohpohluyor ve hepsi iş ‘bir imzaya kaldı’ diyor!
Oysa Orhan Bursalı ve İsmail Saymaz’a, yani Anna’ya şu soruyu sormalıyız, kardeşim, o masada, toprak bütünlüğüne ve anayasanın girişine bağlı tek bir siyasi lider var mı?
Varsa, söyleyin!
Düpedüz yalan söylüyorsunuz!
Ve ama projeyi millete kakalarken projenin içinde cumhuriyetçiler Atatürkçüler var diye pazarlıyorsunuz!
Ve bir takım Atatürkçü isimleri Atatürkçü marka diye projede gösterip milleti kasten yanıltıyorsunuz!
Varsa, söyleyin!
Geçtim muhalefeti toprak bütünlüğünü savunmayan bir parti olabilir mi?
Masada altı parti var altısı da toprak bütünlüğüne muhalif!
Çünkü Anna ‘hayal kırıklığı yaşamayı hiç istemiyor’, çünkü Anna gerçekçi olursa mutsuz olacak, çünkü Anna, bu çakallar sofrasında çakalların sırtlanların diliyle konuşulacağını iyi biliyor, çünkü Anna, iki yüzlü hukuksuz AKP iktidarına karşı ruhsuz hukuksuz bir dil ve yöntem kullanmak zorunda olduğuna inanmış.
Çünkü Anna’nın kendi imkanı yok, başkalarının okeyi ve imzasına muhtaç, başkaları da, projeye tarikatçıları mezhepçileri Fetöcüler’i PKK’yı ortak etmiş, çünkü Anna şeytanları şeytan olmadan alt edemeyeceğini iyi biliyor! İmza bir atılsa, Anna, Tayyip’in on katı yüz katı kabul edilemez haksız büyük gücü İmamoğlu’yla Akşener’le Kılıçdaroğlu’yla acı duymadan hesap verme ihtiyacı hiç duymadan pervasızca kullanacak! Herşey imza atılana kadar!
Kolpanın büyüklüğü Türkiye’nin tarihine kuruluşuna anayasasına toprağına bile karşı partiler kendilerine ‘muhalif’ diyor, şu dolandırıcılığın büyüklüğüne bakın!
Fetösü tarikatçısı mezhepçisi alayının resmi meşru ve şirin adı: muhalif olmuş ve ama çok şık Atatürkçü markaları var..
Tam tersine şunu söylüyorlar, hepsi tamam da bir HDP eksik kalmış, onu da dahil etmeliymişiz…
İngiliz elçiliği gibi TÜSİAD gibi, bağlantılarınız var, evet, projeniz, evet bir imzaya kaldı, o da tamam!
Ve ama o masada ülke kalkınması için gerçekçi bir plan program var mı, yok, o masada, olmazsa asla olmaz toprak bütünlüğümüze ve anayasının girişine sadakat var mı, yok!
Gerçek, kolpa tezgah bir masa kurulmuş.
Büyük manipülatörler devrede, proje diye siyasi dansözlük siyasi dolandırıcılık’ın adı siyaset ve gazetecilik olmuş!
Bir insan bu kadar yalanı sıkılmadan insanın yüzüne ekranlardan nasıl söyleyebiliyorsun, ey Anna!
Sevgili Anna, hayatlarımızı siyasetimizi özetleyiveren çok öğretici bir suratın var!
Çok taşkın hayallerin projelerin var ama Anna, sen de, kendi kazancına güven ve sabır ve emek ve hukuk ve dürüstlük hiç yok!
Hayallerin için ilişkilerini sömüren yalan söyleyen para sızdıran ve moda ve marka giyiminden vaz geçmeyen, gerçekte ise, hapse düşünce, kendine bir ‘don’ dahi bulamayan, Anna!
Gerçek hayattan uyarlama dizideki Anna, duruşmaya çıkmak için marka bir don ister!
Sıradan bir don’u da kabullenmez, illa marka olacak diye ısrar eder, oysa, o mahkemede Anna’nın rezaletleri yalanları ifşa oluyor, ama Anna, hala marka ‘don’ peşinde!
Herkes altı liderin o masada yediği yemekleri yazdı çizdi ama, ben, Babacan’ın Davutoğlu’nun Kılıçdaroğlu donlarını merak ettim, haşema mıydı, tarikat şalvarı mı giyiyorlardı, yoksa şu öpülüp koklanılan Fetö’nün donunu mu giymişlerdi!
Ne de olsa öpe koklaya liberaller Fetö’nün donunu ‘marka’ haline getirdiler!
Mahkemeye çıkmadan avukatına ve hikayesini yazan gazeteciye ‘bana lüks marka bir don almazsanız’ mahkemeye çıkmam diyor, ki, mahkeme başkanı sinirden dişlerini sıkarak saatlerce sanık’a don bulunması için zaman veriyor!
Anna’nın yüzünü çok iyi tanıyorum, siyasette gazetecilikteki Anna’ları da iyi tanıyorum, gerçekte .ötlerinde donu yok.
Kendi emeği kendine güveni hiç yok, ama, milyarlık projeler, hayali projeler, üfürükler, sallamalar, masallar ellerinde, az şey de istemiyorlar, bir imza atarsak, Konya ovasını, yasaları, meclisi, hukuku, askeriyeyi belediyeleri hazineyi ele geçirecekler!
Bir imzaya kaldı, ağbisi!
Ve boş beleş evime dadanan büyük projelerin büyük adamı arkadaşım, yoğurtlu düdüklü makarnayı yiyip tuvalete girer, ve konuşmalar tarihe tıpkı filme benzer…
Projeci arkadaş: -Nihat ne bu yağğğ, su mu kesik sifon çalışmıyor, ortalığı bok götürüyor!
-Ödeyemedik, kesmişler!
Projeci arkadaş: -Ağbi, sen ne yapıyorsun, yarın ben sana bir havale çıkartayım, hazır para eline geçmişken, unutma ağbi yarın akşam bir şampanya patlatalım! Ha unutma ağbi, sabah kuru temizlemeden benim elbiselerin parasını ver, nasılsa öğleden sonra havale çıkartacağım!
Ve ortalığı borç içinde bırakıp kaybolduktan, aylar sonra…
Bir akşam!
Bir akşam, soğuk evimizde, sırtımızda battaniyeler, yer sofrasında, yoğurtlu makarnanı yerken, köşede, ayakta duramayan, içine çökmüş yığılmış boş bir torba görürsün, neyin nesi bu der, bakarsın, torbaya, üstünde Beymen yazıyor, bir alışveriş torbası! Ve tuvalette aynanın önünde bir şey görürsün, daha önce hiç görmediğin, üstünde Christian Dior, dudak parlatıcısı, yazıyor, yahu, dersin, bu Dior’u yoğurtlu makarnanın bu kadar yakınına kim getirdi?
Bu Beymen yazılı alışveriş torbası bu yoğurtlu makarnanın bu kadar yakınına nasıl geldi?
Bu yoksul eve onu kim getirdi, hangi maksatla geldi, ne adına geldi, hangi bağlantılar-ilişkiler, hangi proje ve hayallerle hangi özenti hangi taklit hangi yalanlarla geldi! Bir Beymen bir dudak parlatıcısı, yine kim zengin olmak istiyor! Gitsinler dayasınlar projelerini kerizlere, attırsınlar imzayı keklere, bana ne? Ama bu Dior marka dudak parlatıcı yanlış bir eve geldi!
Filme dönelim, ve ama bir markadır Beymen.
Nuh’un Ankara Makarnasının naylon ambalajını hiç düşünmeden buruşturup çöpe atarsın, evet ama, bilmem sen ben hepimiz Beymen’in torbasını neden özenle katlayıp bir köşeye koyarız!
Üstüne bir türlü yakışmayan bu marka, bu kimlik bu moda, bu kolpa karakterler, bu proje, bu hayal, hepsi sana bir şey öğretmedi mi?
Alın teriyle kazanılmayan hak edilmemiş her şey seni yalancı ve sahtekar ve dolandırıcı ve züppe ya da aleme maskara eder ya da fırsatçı ya da işbirlikçi ya da güvenilmez soytarı bir adam!
Nihat bey, yazınız çok zihin açıcı. harika. peki toprak bütünlüğümüzü, Misakı Milli’yi koruyacak irade, kişiler var mı?
Günümüzdeki siyaset öyle bir çirkef sistem ki dürüst, namuslu insanları dışına atıyor. Öncelikle bu sistemin ayarlarının kalibre edilmesi gerekiyor.
Cumhuriyet’in etrafında dönen bu Altılı Ganyan Akbabaları ben Binali Yıldırım’a benzetiyorum:
Meydanlarda savunduğu rejim değişikliğiyle kendi kendisini başbakanlıktan azlettiydi hani. İşte bu Altılı Akbaba da lime lime ettikleri Cumhuriyet’in son kırıntısıyla birlikte, tam şimdi Akbabalara gün doğdu sandıkları anda tarihin ve kainatın ilikleri donduran soğuk karanlığına karışacaklar–arkalarında kalan koca bir hiçlik.
Cumhuriyet Ak Partisi