Nihat Genç yazdı…
Hayatım boyunca üç dört darbe ve anarşi dönemi gördüm ancak hiçbir dönemde Türkiye’yi bu kadar kaotik bir ortamda görmedim!
Darbeciler bile en azından en baştan seçim sandık takvimi ortaya koyar hiç değilse siyasi hayata bir açık kapı bırakırdı, ki, an itibariyle siyasetimiz kilitlenmiş durumda!
İktidar bütün alternatifleriyle muhalefeti ve Türkiye’yi boğuyor yok ediyor nefes almasına kımıldamasına izin vermiyor!
Yolsuzluk iddialarının üstüne gitmek başka şey siyaseti nefessiz çaresiz bırakmak ayrı şey!
An itibariyle olmayacak çok şeyin aynı anda dört bir yandan topa tutulmuş bombardıman gibi canlı canlı yaşıyoruz!
Bir yandan toplumun çok tedirgin olduğu anayasa değişiklikleri başlamış durumda, aynı anda MHP ve DEM’le açılım sürüyor aynı anda belediye yolsuzluk iddiaları, aynı anda CHP kurultayı davaları ve içeri atılan muhalif liderler! Dört bir yandan kuşatma boğma bastırma hareketsiz bırakıp muhalefeti felç etme artık savaş senaryolarının da üstünde bir yoğunlukla devam ediyor!
Halkımızın yıllardır en büyük endişesi olan bunlar ne zaman ve nasıl gidecek sorusunun nihayet tam da infilak ettiği korktuğumuz o büyük dönemece çoktan geldik!
Anayasalar değişmeden açılımlar olmadan tutuklamalar sürmeden ortalık pirü pak sindir yala yut sustur kıvamına getirilmeden de gitmeye niyetli olmadıkları da aşikar!
Ünlü bir Erzurum fıkrasıdır, avcı tilkinin ini başındadır ve bir köylü avcının tilkiyi yakalamak için kullandığı av malzemelerinin bolluğu karşısında şaşırır ve avcıya sorar, bu uzun demir, nedir?
Bu demiri inin diplerine kadar sokup dürtüp tilkiyi çıkartacağım, peki o ateş ne, avcı: inin içinde duman çıkartıp tilkiyi kaçıracağım, peki öbür alet ne, tilki birden kaçarsa üstüne ağ atıp kafesleyeceğim, öbürü, yine de kaçarsa diğer silahımla vuracağım, der, ve köylü de şöyle karşılık, ‘Sizin de elinizden Allah kurtarsın, kurtuluş hiç yok!’
Yargı, meclis, medya, her şey iktidarın av aleti gibi kaçmak kurtulmak mümkün değil! Ya dumana boğacak ya yakacaklar ve hepsi tilkinin kürkü için!
Pek tabii her şey punduna kılıfına uydurulmuş bir görüntü veriyor ancak Cumhuriyet tarihinin en büyük kaosuna doğru sürüklendiğimiz çok açıktır!
Ve gittikçe sertleşen yoğunlaşan ve ülkenin bütün hayati kurumlarını içine alan bu puslu kaotik ortam derinleşiyor, Allah rızası için nefes alacak hiçbir alan kalmıyor!
Cemaatler, tarikatlar, inançlar, satın alınan maaşlanan yazar ve akademisyenler ve peşkeş çekilen kamu teşebbüsleri, çalınan sorular, tarikatçı hakimler yargıçlar vb. derken, işte sıkışan ve nefes alamayan Türkiye’ye hoş geldiniz!
Daha vahimi iddialar ne kadar gerçek olursa olsun kendi hukuksuzluklarını mahkemeye taşımayan iktidara iddialar yüzde yüz doğru olsa bile inanan yok, ki, asıl üstünde düşünülmesi gereken yer burası, görüntüler kayıtlar ifadeler ifşalar ve onlarca yandaş kanalı olduğu halde iktidar, neden kitleyi inandıramıyor! Çünkü artık siyaset adalet ve hukuktan çıktı en korkunç yere sürüklendi husumet ve inada ve benim adamım hırsızlık yapsa bile asla yapmamıştıra!
Umut ve güven verici bir kurum bir parti kalmayışı ya da siyasetin son nefesini vermesi hepimizin iştahını kesiyor!
Oysa az da olsa neşelenmeye az da olsa bir umut kapısına, yaşadığımız topraklar üstünde imkanımız ve hakkımız olmalı!
Toplumsal Sözleşme gibi modern siyasi kurumlarımız için öncü kitapların yazarı Russo burjuva ve aristokrat sınıfının köklü bir alışkanlığını değiştirmek için bir kaç romanvari kitaplar yazmıştır, ki, en başta köklü bir gelenek, ‘süt anneliği kurumu’!
Russo, çok yaygın olan süt anneliği kurumuna karşı gelir ve her annenin kendi çocuğunu kendisinin emzirmesi gerektiğini söyler ve şöhretinin bir parçası da bu köklü alışkanlıkları değiştirmeye başlamasıdır!
Türkiye’yi yaşanmaz kılan nefessiz bırakan parti ve kurumların ve siyasetlerin ‘süt annesi’ kimdir?
AKP’yi MHP’yi DEM’i vb. kim emzirdi?
Yargıya hakimlik kurumuna baştan sona el koyan ve tamamen siyasetin emrinde tarikatları cemaatleri kim emzirdi?
Hangi uluslararası şirketler hangi siyasi ortaklıklar hangi sıcak para hangi borçlar hangi siyasi dayatmalar iktidarımızın süt anneliğini yaptı?
Özbeöz oğlu kendi madenlerine topraklarına yaylalarının yüzüne hiç bakmayıp emzirsin diye sömürgeci şirketlere verenler, kimler?
Özbeöz kendi milli egemenlik ve hukukunu ve devletini insan ve baba yerine hiç koymayan ve milli yerli ne varsa satıp nüfuzuna geçirenler kimlerdir?
Evet, bin tane köprü, bir tane baraj, bir tane otoyol, yüz bin tane İHA-SİHA, bin tane tünel vb. açıyorsun ama insanımızı ve siyasetimizi hafifletecek hepimizin ve herkesin hukukuna tek bir yasa çıkartamıyorsun!
Ve hala kalkmış bin kez değiştirilmiş 12 Eylül anayasasını bir daha delik deşik edip bir taraftan bir açık bir yol bulmak yeniden başkan olabilmek için!
Ne Cumhuriyet’e inandılar ne yargıya ne hukuka, ve, muhalefetin de siyasal islamcı iktidardan zırnık geri kalır tarafı hiç yok, ve şimdi hep birlikte rotasız kaptansız açık denizlerin korkunç fırtınaları ortasında aynı gemideyiz!
Zifiri karanlığın ortasındayız, ki, zifiri karanlık ne demek, kimsenin kimseye inanmadığı kimsenin kimseyi görmediği, insanlığın sorumluluğun fedakarlığın kaybolup bulamadığımız zifiri karanlık!
Hakimlerine öğretmenlerine yüz binlere maaşlar veriyoruz ama 80 milyon zifiri karanlıktayız! Dinimiz tarihimiz kurumlarımız ideolojilerimiz iddialarımız depo depo ağzına kadar laf dolu ama hepimiz zifiri karanlıkta göz gözü görmeyen günlerdeyiz!
Çocukluğumda sokak lambaları bu kadar yoktu ve gecenin karanlığında deniz karardığında sahilde ayaklarının dibine kadar gelen dalgaları dahi göremezdin!
Trabzon sahilden Akçabaat on km. uzaklıkta ve Akçabaat’ta bir kibrit yakılsa Trabzon sahilden görünecek denli bir zifiri karanlık!
İşte zifiri karanlık bir gece, ufuklarda o güne kadar hiç görmediğimiz bir ışık şelalesi gördüm, ufukta güneşten bile büyük gördüğüm tüm apartmanlardan büyük üstünde Marıtıme yazan bir gemi!
O güne kadar resmlerde bile ne böyle transatlantik ne böyle dağ kadar büyük gemi görmüşüm ne böyle bir ışık! Geminin patlayan yayılan kuşatan ışıkları bir anda her tarafı apaydınlık gündüze çevirdi, gecenin ortasında ufuklar alev alev yanmaya başladı!
Kendi kendime, uzaydan başka dünyadan gelmişler gibi, merak ve heyecan, demek ki, dünyanın başka taraflarında insanlık başka tür ışıklar içinde!
O gemiyi o gece ufuklarda süzülürken görmeseydim içinde yaşadığım zifiri karanlığı hiç bilemeyecektim!
Gemi ufuklarda ilerledikçe gecenin ortası bütün şehir uyandı ve ufuklara demir atmış ışık şelalesini birbirine göstererek, seyretti!
Sinema gibi görsel bir şovdu, ve, sabah uyandığımızda, gemi ufuklarda yoktu, geldiği gibi gitmişti!
Ertesi gece gözlerimiz ufuklarda ışık şelalesi gemiyi boşuna aradı!
Cumhuriyet gibi, zifiri karanlığı yırtan o gemiyi bir daha görmek mümkün olmadı, ve bir daha gelmedi!
O gemiyi hayatlarında hiç görmemiş ve hiç yaşamamış çocuklara bugün kalkıp içinde yaşadıkları zifiri karanlığı anlatmak mümkün değil!
Fazıl Say’ın babası Ahmet Say müzisyen ve edebiyatçıdır, askerliğini Bingöl dağlarında yaptı ve bir hikayesinde havanın kapalı ve hiç ışık olmayan o dağlarda sessizlik ve ışıksızlığı tarif eder, şöyle, bir kibrit çaksanız bomba atılmış gibi gürültüsü ve bir kibrit çakınca ancak görebiliyor insan yarım metre kadar önünü!
Bir kibrit çakmaya kim kaldı içimizde?
Kaldı mı içimizde önümüzü az buçuk görebilecek kadar bir ışık yakabilecek?
Zifiri karanlık nedir, ortaçağ iki bin sene, Roma iki bin beş yüz sene, aynı Bizans oyunları, aynı taht oyunları, aynı güç, aynı kılıç, aynı savaş, aynı rakiplerini yok etme, aynı kendinden başkasına hayat şans vermeme, aynı kilise aynı saraylar, aynı satın alınan lejyoner askerler, aynı zindanlar, siyasetini oynadı, ve devam ediyor!
Tarihlerde Roma kadar yasa çıkartan imparatorluk yoktur, tarihlerde Roma kadar kahraman komutanlar çıkartmış imparatorluk yoktur, tarihlerde Roma kadar hamama yollara alt yapıya önem veren imparatorluk yoktur!
Ve dünyamız yıkılmaz ve aşılmaz denilen Roma’nın da sonunu gördü; gücüyle zehirlenmiş ve zehriyle dini gelenekleri ülkeyi insanlarımızı biraradalığımızı zehirlemeye doymayan, sayın islamcı ve taklidinden siyaset yapmış, muhalif kardeşlerimiz!
Bu topraklardan fikri hür irfanı hür vicdanı hür olan bir Nihat Genç geçti. Saygı ve özlemle..
Nurlar içinde uyu yiğit Nihat Genç. Artık aramızda değilsin ama sözlerinle, yazıların ve fikirlerinle ölümsüzlüğe ulaştın.
Ağıtlar, vefat eden kişinin adının unutulmaması, yaşatılması için yazılır. Sözlü kültürümüzün en güzel örneklerindendir. Avşar geleneğinde ise ağıt sadece yas tutmak için değil, kini diri tutmak, yaşananları unutmamak için söylenir. Yedi nesil geçse de unutulmaz olanlar, bitenler.
Uzun zamandır şiir yazmıyordum. Eğer sürçülisan ettiysem affola. Niyetim asla yaraları deşmek değil; tam aksine, onurlandırmak ve hatırlatmaktır. Ben yazdım; elden ele dolaşsın, susmasın adı. İlden ile ulaşsın, unutulmasın.
Nihat a ağıt.
Kuralı kaideyi sevmem, kimse hece saymasın.
Boz kurdum gitti, meydanı boş sanmasın.
Yarenleri, dostları unutmasın, anlasın.
Varsın sözümü yas sansınlar, Nihat’ım.
Ağıt yakılmaz bizde her ölüye.
Ölü dediğime bakma, ağıt yakılır diriye.
Öldü mü derim senin gibi deliye.
Aklımdası , koy öldü sansınlar Nihat’ım.
Acıdan yazmadım bunu, bilesin.
Yaşasın namın da, yerler inlesin.
Yiğitliğini yedi cihan dinlesin.
Koy namertler öldü sansın, Nihat’ım.
Töremdir yakarım ağıdı, unutulmasın adın.
Gelinler saçını yolsun, evlatlar ağlasın.
Millet kül döksün, karalar bağlasın.
Koy boz küller kor oldum sansın, Nihat’ım.
Atan, öten kızıl tamu görmesin.
Kırk gün kızlar saçın örmesin.
Erim diyen sakalını kesmesin.
Koy bilmezler yas tuttum sansın, Nihat’ım.
Giden yiğidin gelmez geri, bilirim.
Mevla verdi bu derdi, çekerim.
Sorarlarsa “İyi bilirdim,” de derim.
Koy kötüler kendini iyi sansın, Nihat’ım.
Gardaşınım ya hani, üzmedin beni.
İki arşın olsun dünyamın çapı, eni.
Seller alsın da vermesin geri.
Koy kör kuyular sel oldum sansın, Nihat’ım.
Huyum değil yazmam ben kimseye.
Yazdıysam adım unutulmasın diye.
Destan yazılır, ağıt yakılır yiğide.
Koy puştlar yiğit oldum şansın, Nihat’ım.
Hikaye değil yazdığım, biline.
Halel getirmedi memleketine, iline.
Kalemini, yüreğini süs etti diline.
Var yalakalar dik oldum şansın, Nihat’ım.
Kalktın da yürüdün dünyanın bağrında.
Suyun içtin, aşın yedin vatan ocağında.
Adın silinmesin bayırında bucağında.
Namın yürüsün, koy itler ürüsün, Nihat’ım.
Dar geldi dünyanın gafesi sana.
Gözün açıktı, ayan oldu ötesi sana.
Kem söz etmem, bülbüller ötesi sana.
Şanın yürüsün, koy itler ürüsün, Nihat’ım.
Yiğittin, merttin, gözün karadır.
Yiğidi kimse sevmez, yurtluk neredir?
Aslan aslandır da, it beladır.
Koy çakallar kendini kurt sansın, Nihat’ım.
Düz yürüdün de sevmedin dolambaç.
Açıktan söyledin, oynamadın saklambaç.
Yanar bağrımızda, söndürmez karsambaç.
Ver ateşi de dünya yansın Nihat’ım.
El üstünde tutulur oldu dönekler.
Aşımıza it battı da üşüştü sinekler.
Kurt postu giymiş de, itlerle pinekler.
Var könesler kendini bey sansın, Nihat’ım.
Sığmadı yüreğin, dar gelesi cihana.
Etmedin şikayet, ummadın paha.
Ben neler derim, neler de daha…
Koy bakırlar kendini kızıl sansın, Nihat’ım.
Kalem tuttun yiğit ettin kelamı.
Düşmana galebe ettin, savdın belamı.
Çatlasın ciğeri, okuyamasın selanı.
Koy münafıklar müezzin oldum sansın, Nihat’ım.
El açmadın da etmedin ya minnet.
Çevremizi sardıydı yalanla zillet.
Arları kalmadı, paylarında yok iffet.
Koy orusbular kız oldum sansın, Nihat’ım.
Övmekle biter mi yiğidin delisi?
Koşmaktan usanır mı atın dorusu?
Bir teline kurban olsun sürüsü.
Koy domuzlar, koç oldum sansın, Nihat’ım.
Memleketti derdin, yazdın söyledin.
Adamlığı yaptın, erliği huy belledin.
Göz yaşı da döktün, hemi terledin.
Koy emeksizler dağ oldum sansın, Nihat’ım.
Dert bir değildi, elvan elvan.
Allah’a sığınırdı darda olan.
Yiğit isen durma, düşmana davran.
Koy Bolu beyleri, pir oldum sansın, Nihat’ım.
Kalemdi silahın, kollamadın hatır.
Er olanda iki tarafı da kesmeli satır.
Döne döne vurmalı, vurunca yatır.
Koy dalkavuklar mir oldum sansın Nihat’ım.
Yerini de goca dünya yerini.
Ağlayasım var, ürünü ürünü.
Goca dünya silsin barını kirini.
Yırt garnını da ver gardaşımı.
Oba, töre, davar doluk.
Nerelerde alam soluk?
Mertlik gara yerde galık.
Et merhamette, ver gardaşımı.
Azraile salma salam.
Yaslı kaldı yurdum obam.
Nerelerde aman bulam?
Tut kolundan da ver gardaşımı.
Bilmem ki kime kin dutam.
Satılı değil ki can, alam satam.
Yurdum yok, nere oba çatam?
Ocaksız kaldım, ver gardaşımı.
Avşar’ım, övmem benim olandan başkasını.
Sevemedim, öteden beri gözümden karasını.
Döneğin, dümbüğün tutmam bir gün yasını.
Koy yozlar kendini ehil sansın, Nihat’ım.
Herkes yamuktu da sen adamdın…
Son yazın. Işıklar içinde uyu abim.
Nihat abi, bizi denizin ortasında bırakma, yine es, doldur yelkenlerimizi.
Trabzon açıklarına gelen o ışıltılı gemi gibi sen de bizi aydınlattın çok teşekkürler
Ey gidi Nihat reis
Suyu ışık yapanlara selam olsun. Çok şeyler anlattın bize Nihat Genç. Her yazınızda zenginleştim. Teşekkürler.
Nihat ağabeyciğim, olan biteni, neyin ne, kimin kim olduğunu her zamanki gibi iyi anlatmış, kavram, kimlik, hedef, taraf karmaşası yaşayanları aydınlatmışsın.
Bilmeyenler, az bilenler, yanlış bilenler için özet geçeyim… Nihat Genç; kendinden çok vatanını ve namuslu vatandaşlarını düşünen, iktidar ve koltuk derdinde olmayan, trilyon dolarlar verseler Atatürk’ün mirasını satmayacak nadir insanların ülkemizi yönetmesi gerektiğini savunup duruyor.
On yıllardır modern ile gelenekseli, aykırı ile muhafazakarı, sol ile sağı, Türk ile Kürt’ü Laz’ı Çerkez’i ve diğer 30 kadar kimliği duygusal Karadeniz üslubuyla birleştirmeye çalışan, ayrılıkçılığın çıkmaz bir yol olduğunu ve Batı’nın yayılmacı kafalı asalak politikacılarının egosunu tatmin etmekten başka bir işe yaramayacağını büyük bir sabır ve samimiyetle anlatan bir yazardır.
Hasta olduğunu sanıyorum. Ömrün çok uzun olsun. Bir an önce iyileşmeni, You Tube kanalınızda tekrar görünmeni dilerim. Lütfen iyi beslen, her gün temiz havada yürüyüş yap ve en önemlisi moralini yüksek tutmayı, ilaçlarını ihmal etme. Seni seviyorum.
Tebrik ederim harika bir yazı daha. Yaptığınız tespit ile zifiri karanlık bir metafor olmaktan çıktı, gözümüz önünü göremeyecek derecede karardı.
Bir tek şu eleştiriyi yapmak istiyorum. Veryansın Portalındaki bu hariç bütün yazılarınızda okuyucu bizlere de bir sorumluluk yüklemek için olması lazım, hep, peki şimdi ne yapacağız? immediat sorusu yapışıyor. Sanki beraber bir hareket içinde bulunuyoruz da taktik bir manevra yapmamız icap etmiş gibi bir düşünme sahasına sevk ediyorsunuz. Halbuki öyle bir şey yok. Bu yazınızdan bana bu ilham oldu. Bazı siyasilerin sorumsuzca söylediklerine benzedi; yargı bitmiştir, meclis bitmiştir, ülke bitmiştir vs vs.
Neyse abi, senin editörler benim yorumumu yayınlamazlar, çoktandır selamımı sana ulaştırmıyorlar ama neyseki senin varlığından haberdar oluyorum. Allah selamet versin. Neyi nasıl yazacağını sen bilirsin ya, söylediğim eleştiri alem-i misalde sana ulaşırsa dikkate al.
O gemiyi hayatlarında hiç görmemiş ve hiç yaşamamış çocuklara bugün kalkıp içinde yaşadıkları zifiri karanlığı anlatmak mümkün değil!
İşte bu satırlar anlatamıyorsun ustad gerçekten anlatılmıyor… üzülüyorum şu milletin düştüğü hale.
Siyonist Emperyalizmin KARAR ve CİNAYET odakları hedefe konmalı.Tüm Mazlumların yüreğine su serpecek, cesaretlendirecek,herkesi sarsacak mücadele biçimleri gerçekleşmeli.1920 Bakü Doğu Halkları Kurultayı benzeri toplantılar ile SİYONİST EMPERYALİZM baş düşman ilan edilmelidir.Gazzede yaşananlar başta ülkemiz olmak üzere tüm insanlığa tehdittir…Siyonizm ilişkili yazar, uzman ,siyasetçi, sanatçı,iş adamı vb yılan gibi her yere çöreklenmiş. Vatan ve İnsansever DEVRİMCİ MAYA yıbunlardan ayırmanın ve karanlığı yırtmanın başka yolu yok.ABD, İngiltere, İsrail gibi Siyonizmin kaleleri ve işbirlikçileri ile anlaşılmaz, SAVAŞILIR.
sevgili nihat genç, yazında ülkemizin sorunlarını çok iyi anlatıyordun taa ki “dış güçler” masalına kadar! yıllardır anlamak istemediğin konu ülkede demokrasi ve özgürlük istiyorsan ( ki aklı başında herkesin istediği bu ) batıyla entegre olmalısın ve bu da peşkeş çekmek değildir! işin komiği komunist çin bile bu yabancı sermaye paranoyasını bırakalı on yıllar oluyor bizim “ulusalcılar” hala ve hala sermaye düşmanı…
Kendine ”sosyalist” diyenlerin kapilastin tillahı ekrem imamoğlu’na ”yiğidim ekremim burda yatıyor”diye şarkılar söylediği bir ülkede yaşamak gerçekten bir imtihandır.
çok basit, yeri gelmediği için değil özellikle bile isteye bir tercih olarak TÜRK adını kullanmayan birine oy vermeyeceğim. bedeli ne olursa olsun… zamanında chp listelerine sokulan truva atlarına oy vermediğim için hiç pişman değilim. bu kişiye oy vermeyeceğim için bize sövüp sayanlar chp eliyle anayasa değişikliği için akp’ye kaç vekil hediye ettiklerinin hesabını yapsınlar.