Mustafa Özgür Sancar yazdı…
“Kapitalizm size küçük bir ihtimal dâhi bırakmaz; ne moral ne âhlak ne de yoksulların sorunlarını çözmek için bir irade.” diyordu Fidel Castro.
Yüzyıllar içersinde doğrulanarak ulaşılmış bir tespit bu… Kapitalizm sizi, yani insanlığın çoğunluğunu, küçük bir azınlık doysun diye aç bırakıyordu. Bu gerçek bugün olanca ağırlığıyla karşımızda duruyor.
ÖLÜM REALİTESİ ve KAPİTALİZM
İnsan ölüme programlanmış bir canlıdır. Bölünerek çoğalan milyonlarca hücre, yani insanın yapı taşı, aynı işlemi sonsuza kadar sürdüremez. Limitleri vardır… limit dolunca ölürüz.
Gelmesi kesin olan tek şey ölümken, kapitalizmin sönümlenmemesi, ölmemesi mümkün değildir.
BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK, YOKSULLUK-ZENGİNLİK, GÜNAHKÂRLAR
Tüm bunları Latin Amerika Edebiyatı’nın büyülü gerçekçilik akımının öncülerinden olan Gabriel García Márquez’in, ülkemizde pek bilinmeyen; fakat yazıldığı dönemde büyük edebiyat ödüllerine layık görülen novellasını (uzun öykü), “Albaya Mektup Yok”, okurken tekrar düşündüm.
Ülkesi uğruna savaşarak yaptığı hizmetlerin karşılıksız kaldığını anlayan, emekliye ayrılmış yaşlı bir askerin, eşi ile amansız çaresizliklere karşı başkaldırı, daha önemlisi yaşamayı tercih ediyor olmaları üzerine kurulu, öykünün tamamı.
Ve bir de horoz… kasabanın en iyisi olarak nitelenen dövüş horozu ya büyük dövüşü kazanacak ya da en az 900 pesoya satılarak, Albay’ın mektup içerisinde gönderilmesini beklediği; ancak hiçbir zaman gelmeyen iş tazminatının yerini tutacak.
Bu sarsıcı öyküde insan ilişkilerini belirleyen para, zenginlik-yoksulluk gerçeğine dair anıtsal sözler karşılıyor sizi…
Márquez kusursuz tasvir gücü, imgelemi ile kapitalizmin fırsatçılık ağıyla zengileşen insanı, dürüst ve kanaatkâr olan insan ile karşı karşıya koyuyor. Tabii ki arada darbe yiyip, darbenin asıl kaynağını göremeyen/göremeyecek olan ezilmişler var. Bu grup semirmiş kapitalist zenginlerle uğraşma cesareti olmayan, kendisi gibi ezilen yoksul insanların elindeki avcundakini söğüşleme derdinde olanlardan oluşuyor. Kaybedilmiş günahkârlar.
“Albay posta şefine sorar: ‘Benim mektubum bugün kesinlike gelmeliydi!’ Şef cevap verir: ‘Kesinlikle gelen tek şey ölümdür albay!’ posta şefi omuzlarını silker.”
KESİNLİKLE GELEN TEK GERÇEK ÖLÜM, HÜMANİZM
İnsanın kendisiyle aynı yazgıyı yaşayanlara karşı acımasız olması, ancak bu denli sarsıcı biçimde anlatılabilirdi.
Buna karşı Albay hümanist özelliğini kaybetmez: “Şu emekli aylığı işini bekleten memuru düşünüyorum. Elli yıl sonra biz yerin iki metre altında huzurlu uykumuzu uyurken, o zavallı her cuma emekli aylığının bağlanmasını bekleyerek ölüp ölüp dirilecek.”
Sabas kasabanın uyanık bankeridir; “uyanık olmayan banker olur mu” demeyin! Bu Sabas ultra uyanık.
Albay’ın karısı anlatır: “İşte dostun Sabas bu kasabaya boynunda yılanla ilaç satmaya gelen bir adam, şimdi parasını iki katlı evine sığdıramıyor. ‘Ama şekerden ölüyor’ dedi Albay; karısı ‘Sen de açlıktan ölüyorsun’ diyerek yanıt verdi.”
BEYAZ ALTIN VEYÂ ZENGİN HASTALIĞI: ŞEKER
Ve bu uzun öykünün final sözü… değme politik analizden daha yüksek açıklama gücüne sahip…
Latin Amerika insanı, doğası ve eşsiz kaynaklarının yüzyıllarca Beyaz Altın olarak tanımlanan Şeker üzerinden nasıl yok edildiğini tasvir ediyor: “Biz açlığa katlanıyoruz ki başkaları yiyebilsin. 40 yıldır aynı hikâye. Gerçi yoksulluk, şeker hastalığından korunmanın iyi yolu.”
Latin Amerika’da insanlar aç yaşadıkları için şeker hastası olmazlar. Afrika’dan köle olarak getirilen ve bir mal, bir hayvan olarak görülen insanlarla aynı şeker plantasyonlarda ölesiye çalıştırırlar; fakat şekerin hiçbir nimetinden faydalanamazlar.
Şeker ve ürünlerini azınlıktaki “efendiler” tüketir; hastalığı da onlara özel olur.
İşte bu yüzden Latin Amerika’nın köle ve yoksulları şeker hastası olamazlar.
ATATÜRK, 57. ALAY VE BÜYÜK İNSANLIK
Latin Amerika bugün, 400 yıl önce olduğu gibi, özgürleşme mücadelesi veriyor.
Bağımsız bir vatan için canını ortaya koymaktan daha ulvi bir amaç olabilir mi?
Beynim “Albay’a Mektup Yok”taki dünyayı sayısız çağrışım içerisinde canlandırırken, ışık hızıyla kurduğum neden sonuç ilşkisi, birden Atatürk, Çanakkale ve 57. Alay’ı düşünmemi sağladı.
Latin Amerikalı ulusların yaptığını Türkler, Çanakkale’de, Anadolu’da yapmıştı.
Atatürk, İngilizlerin emriyle Kocaçimentepe’ye çıkarma yapmaya çalışan Avusturalya ve Yeni Zelandalı Anzaklara karşı, 57. Alay’a “Size ben taaruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum” dediğinde dünya Türk’ün vatana adanmışılığını öğrenmiş bulunuyordu.
Çarpışmanın sonunda 57. Alay’ın hemen hemen bütün erleri ölmüştü; ama vatan sağ kalıyordu.
Atatürk ve 57. Alay kahramanları Türk vatanını savunurken bir büyük insanlık görevini de yerine getirmişlerdi.
Ezilen ulus ve insanlara ışık yaktı Çanakkale Zaferi. Ulusların bağımsızlaşması, insanların eşitliğe yürümesinin yolunu açtı.
İnsanlığa faydası dokunmayacaksa ölüm ne işe yarar.
Hayatın içerisinde ölüm ve yaşam kolkola gider.
57. Alay’dan Gabriel García Márquez’in büyülü gerçekçi Amerikası’na, büyük insanlığın olduğu her yerde ölüm ve yaşamı anlamlı kılan insanca bir amaçtır: Özgürlük ve Eşitlik.