Nihat Genç yazdı…
Bakımsızlık ve yoksulluktan artık çiçek meyve vermeyen kurumuş çalılık ateş dikenlerinin altında öyle acımasız bir dayak yedi ki borcunu elli yıldır ödeyemedim!
Her insanın duygu dünyasını kutsallaştıran sokaklar parklar meydanlar insanlar ilişkiler vardır. Gençliğinizin geçtiği. Sevgilinizi öptüğünüz. Kavga ettiğiniz. Aç kalıp ağladığınız. Arkadaşlarınızla buluştuğunuz. Coştuğunuz. Hatıraları vardır. Hafızası vardır.
Diyelim Ankara Konur Sokak, çoğu ölüp gitmiş yüzlerce arkadaşın siması gelir aklıma, diyelim Seymenler Parkı, Leman yıllarımda yazılarımı kurguladığım kimsenin uğramadığı izbe bir yerdi. Diyelim Kızılay meydanı, kafesinde kurt gibi turlayıp zihnimde meydan okuyan kelimeler topladığım. Diyelim, İstanbul’un birçok sokağı, vefat eden kardeşimin semti. Diyelim Trabzon Atapark, Trabzon Meydan Parkı.
Ahım şahım parklar değil ama duygusu çok derin. Atapark’ta, Meydan Parkı’nda ya da yüz metre üstünde Aşıklar Parkı. İkişer bardak çay içip yarım saat eğleşmek dünyaya bedel. Çocukluğunuzun resimleri. Mesela ‘ladin’ ağaçları arkadaşlarım gibidir. Hiçbir yerde yalnızlık çektirmezler.
Mesela herkesin gözüne ilişse de kimsenin görmediği bir kenarda bakımsız çalılığa dönüşmüş tafran ya da mazı ya da ateş dikenleri, prekanta. Kar yağınca altında sığırcıklara tuzak kurduğumuz, çer çöp ne varsa dibine süpürdüğümüz, geceden kalma bira şişesi kırıkları, sarhoş kusmukları!
İnsan yaş aldıkça anlıyor, bozuk bir dünya kelimelerle düzelmez.
Hırsını, kinini, neşesini, bir ömrün hesabı, kitabı, muhasebesini yerli yerine koyan, hafızanızı inşa eden sokaklar parklar insanlar.
Çok uzak ülkelerde dahi aniden karşıma çıkan bakımsız parklarımızın güya süs bitkisi aç, susuz, dermansız kalmış çalılarını… Bir gün Lübnan’da kasap Şaron’un katlettiği Sabra Şatilla kampında, sokakları insanları bana çok uzak, dilini bildiğim kimse yok, olay yerindeyiz, vahşi katliamın kurbanları yoksul çocukların resimleri duvarlarda, derinden üzülüyorsun. Ortalık yerde ama görünmeyenler kimlerdir nedir işte katliama uğramış yoksul giyimli gençlerin o fotoğrafları anlatıyor. Ve orada, tıpkı bizim terkedilmiş bozulmuş dağılmış parklardaki gibi artık meyve vermeyen solmuş bir ateş dikeni gördüm. Çalılığa dönüşmüş.
Ateş Dikeni’nin dibine çöktüm kaldım. Ateş dikeni çocukluğumun parkındaydı. Uzak bir hemşehriyi akrabayı görmüş gibi sevindim. Bahçıvan yüzü hiç görmemiş çok bakımsız bodur kalmış. Ne bir oturacak bank var yanında ne bir kuş tünüyor üstüne. Ne hüznü ne kederi. Burada da bu yoksul çocukların varlığından kimsenin haberi yok. Gelip geçenler, parkta oturanlar hiç tanımıyor onu. Gayri ihtiyari insan elini uzatıp can sıkıntısı işte bir dalını kırıp eliyle oynuyor sonra atıyor. Solgun, yaprakları kırık kırık. Canı nefesi bir hayatı hiç olmamış sanki. Hatıra olsun dedim, kopartayım ben de bir yaprağını dedim, zaten tepesi yoluk yoluk. Yanımda çok entelektüel bir arkadaşım, ne yapacaksın bu kuru çalıyı, dedi. Bilmem neyi nasıl anlatayım. İncecik dalını kırmaya gücüm yetmedi. Arkadaşlar ‘hadi gidiyoruz, otobüslere’ diye bağırınca, çömeldiğim yerden sırtındaki yüke gücü yetmeyen hamallar gibi zorlukla hamle yaptım.
Ve ama yorgun sahipsiz artık çöpçü süpürgesine dönüşmüş ateş dikenlerine veda edecek gücü kendimde bulamadım.
Bir hafta önceydi, Ege’de yolumuz Bodrum Güvercinlik Turgut Reis’ten geçiyor, birbirinin aynısı milyonlarca ev, sokaksız tarihsiz evler, ne tarihi bir çınar ne bir selviyle karşılaşıyorsun, zakkumlar nar çiçekleri palmiyeler ve zeytinler. Başkaları için çok derin anıları duygusu vardır ama benim için hepsi kupkuru bir taş! Gözleriniz boşuna sığınacak eski bir çarşının çimlenmiş yıkık duvarını tuğlalı eski bir cami bahçesini arıyor! Şöyle bir soluk almak için yorgun tek katlı eski ahşap bir ev boşuna arıyorsun.
Tarihsiz kültürsüz duygusuz milyonlarca üst üste sıra sıra tatsız tuzsuz lego parçaları gibi evler! Trabzon’dan bir telefon geldi. Kaç zamandır alzheimer hastası küçük ağbim, vefat etti, dediler. Uçaklarda yer arıyorsun. Yok yok yok, bir telaş bir koşturmaca, şu cep telefonundan yer ayırtmak ne bela şeymiş saatler sürüyor, nakit para yoksa uçakta su bile vermiyorlar. Definden dört-beş saat sonra hava kararmadan mezarlığa ancak yetişiyorsun.
Babamın arabada muavindi, eve ekmek taşıyan arabanın yüküne kahrına ömrünü verdi. Ben okuyorum diye babam beni hiç ama hiç dövmezdi ama ağbime, eline levyeyi alıp.
Dün gibi gözlerimin önünde. Levyeyi indirip tekmeleyerek durağın hemen yanıbaşında parkın çalıları içine. Tam elli beş yıl oluyor.
Ateş dikenlerinin çöplüğe dönmüş altında levye demirini acımasızca yiyen ağbimle göz göze geldik.
Herkes severdi onu, çok neşeliydi. Henüz on beş yaşında sırtüstü Türkiye şampiyonluklarına gidip gidip madalyalarla dönerdi. Sonra hocaları geldi, Balkan yüzme şampiyonasına götürülecek, zalim duygusuz babam, arabaya kim bakacak diye izin vermedi. Onlarca yıl evin duvarına astığı buket çiçekten daha kalabalık madalyalarını sayar bakıp bakıp mutlu olurduk. Çok mütevazi bir hayatı oldu, bir emekli maaşı küçücük bir ev. Şansını başka ülkelerde denemek istemeyen sülaleden ve aileden tek kişiydi. Bu küçük şehirde paso toto ve sayısal oynardı.
Ne zaman uğrasam Trabzon’a hep tek bir rakamla sayısalı kaçırdığını söylerdi. Bir ömür boyu hep aynı rakamları hiç değiştirmeden oynamakla çok büyüleyici mucizevi çok zekice çok uyanıkça bir şey yaptığını sanırdı. Aynı rakamlara oynamak, otursan on roman yazarsın, aynı rakamlara oynayanların hayatlarını.
Şans oyunlarında böyle de bir ekol vardı, onlar, her hafta hep aynı rakamları hiç değiştirmeden, bir ömrü hayatı zırnık hiç değiştirmeden, denemeden, riske girmeden, kaçmadan.
Gelmişken Trabzon’a ayaklarınız anılarınızın eski sokaklarına çekiyor sizi.
Yüzme antrenmanları için mendireğin ucundan atlar Kalepark’ın tombul kayası ve Ganita’yı yüzerek geçip Kemerkaya’ya kadar yüzdüğü günleri hatırladım. Mendirek’e gitmek istedim. Bir şirket limanı satın almış izin vermiyorlar.
Hadi olsun Ganita’yı göreyim bari, inşaat halinde iki tane küçücük koy yapıyorlar her taraf taş yığını kepçeler.
Hadi hiç değilse Kemerkaya’yı göreyim, dedim, böyle bir yer artık yok, sahili doldurmuşlar. Eski arkadaşları aradım, Sadi Tekeli’yle bir arkadaş ortamında buluştuk. Tabutçu Osman orada, Trabzonsporlu Galip orada… Çocukluğumuza dair nereyi konuştuysak artık yok. Sadi, eliyle gösterdi, burası Hacıkasım… Hacıkasım’daki cami, Ziyabey sahası, Karma Ortaokulu… Tam ortalarından tanjant adında yol geçmiş, yerlerinde yerler esiyor! Arayıp bulamayınca…
Büyüdüğün delilerle afet kızlarla dolu o top oynadığın sokakları göremeyince, insan gümbür gümbür ağlıyor! Beton ve acımasız kepçeler buldozerler şehri işgal etmiş.
İçi yıldırım şimşek dolu ağır kesif bir bulut gibi bir hasretle geldiğiniz şehirde kendinize insanlığa geleceğe dair son duygu parçalarını da yitiriyorsunuz. Öyle delirmiş öyle vahşi bir işgal ki direnecek mukavemet edecek sızlanacak şikayet edecek isyan edecek gücü de bulamıyorsun kendinde.
Hatırlamak için hiç değilse yıktıkları şehrin eski bir resmini bir duvara assalar bari.
Kimle konuşsan zorbaca başına buyruk işgale karşı direnci yıkılmış. Ah ah, ne yapmışlar bu şehre. İsa’nın beş yarası geldi aklıma. İkisi elleri ikisi ayakları ve biri de sağ göğsünden çarmıha gerilirken. Binlerce yıldır acı eziyet çeken İsa’nın yaralarına hala ağlıyor Hristiyanlar.
Cumhuriyet’in hangi yarasına ağlayalım, bir yarası, askeriye tarikatçıların elinde, ikinci yarası, meclisi yok artık, üçüncü yarası akademisi medyası işgal altında, dördüncü yarası hakimleri de tarikatçıların elinde, beşinci yarası, en büyük hazinesi Selçuklu ve Osmanlı’dan kalma eski şehirlerinin tam ortasında çift yol asfalt geçirmiş, yok etmişler.
Daha ötesi insanın ulvi şeylere inancı kalmamış.
Artık bu viran harabe ülkede ahlak’tan ve erdemden konuşanlara insanın canı daha çok sıkılıyor, ikrah lanet duygusu gelmiş o denli çözülmüş buhar olup uçmuş son duygu parçaları.
Beton sadece şehre değil beynimize hatıralarımıza coşkularımıza türkülerimize marşlarımıza şevkimize dökülmüş, hiç birimizde canlılık yok, her birimiz beton gibiyiz.
Akşam serinliğinde nazlı nazlı kıvrılıp sahile vuran bir dalgasını seyretsek dalgaların sesini duysak bari. Sustukça susuyorsun, dalgaların sesini dahi çocukluğunun hatıralarında arıyorsun!
Sustukça sırtına çirkin şekilsiz apartmanlar biniyor!
Tarih ve coğrafya bizden cehaletimizin öcünü alıyor!
Oysa insan acılarını ağıtladıkça közledikçe deştikçe feryat figan ama içindeki kara bulutlar dağılır daha da yükseklere tütsü gibi ruhundan bir şeyler kopup kopup incecik bir şeyler uzanır.
Bu, gün ortasında kaybolmuşluğun kederi hüznü isyanı bir türküsü dahi yok, lanetlenmiş yalnızlık, işte buna diyorlar!
Taziye evindeyim, konu komşu dolup taşıyor, gelen giden bir başınız sağolsun dedikten sonra bir kenara gömülüp lafı Sedat Peker’den açıyor. Nasıl terörize edilmişiz.
Bir laf açılsa da ağbimin babamdan levyeyi yiyip çöplüğe dönmüş çalılar prekantanın tafranın mazıların dibine düştüğü yeri anlatsam, bu dünyada biz de hikayemizden küçücük bir parçayı ey ahali deyip duygulu kelimelerle süsleyip anlatsak!
-Amca, diyor, yeğenim, babamdan istediğin bir şey var mı, hatırası olarak almak istediğin, gömleği tişörtü, bak bir kaç tane madalyası kalmış, şurada…
Yok, yok… Şu oynadığı sayısal kolonu, diyorum.
Hani hiç çıkmayan sayılar! Hatırlıyor musun hangi rakamlardı?
-Valla bilmiyorum amca, dedi…
-O sayısal kolonunu hatırlarsan, bana gönder, deyip çıkıyorum.
Döndüm dolaştım, ayaklarım götürdü beni, eski parka.
O kurumuş çalı bitkileri her biri taptaze artık çok canlılar hepsi yeni dikilmiş, gülü leylak’ı park çiçek bahçesi gibi, bu ne zenginlik?
Hepsi yeni yeni açmış bu pek süslü kibar çiçeklerin arasında döndüm durdum o bakımsız kurumuş ve bodur kalmış o ateş dikenlerini aradım.
Değil yaprak dal çiçek çalı yerine dahi koyulmamış, çok borcum kaldı ateş dikenlerine, biz güya okuyoruz diye, kardeşinin adına dayağı hep o yedi!
Parkın çıkışında duvar dibinde birden… yerden yarım metre yükseklikte…
Nihayet onları buldum. Yine dibi kırık bira şişeleri dolu. Yine sarhoş kusmukları üstünde. Herkesin gözü önünde o görünmeyen çok solgun yaprakları yolunmuş dalları kırık kırık o yoksulluk hiç değişmemiş.
Çok kesif bir duygu patlamasıyla ağlaya zırlaya boş sigara paketi gibi dibine düştüm.
Kurumuş çalılara dokundum, Allah’a göklere dokunur gibi dualarla.
Dönüş biletini, uçağı unuttum, çöktüğüm yerden, veda edecek gücü kendimde bulamadım.
Doğduğun yerde olsa, doyduğun yerde olsa, bir kaç istisna dışında, her yeri bizlere yabancılaştırıyorlar. Sanki başka memleketlere gitmiş gibi oluyoruz. Anılarımızın olduğu mekânlar birer birer siliniyor şehirden. Her şeyi tüm şehirleri, kurumları, mekânları ve dahi beyinlerimizi yeniden formatlıyorlar. Bizler sudan çıkmış balık gibi şaşkın şaşkın bakındıkça onların yüzünde çirkin gülümsemeler beliriyor. Ağlamak tek çaremiz oluyor. Allah sabır versin Nihat Genç, taşı toprağı ağır gelmesin. Onlar yattıkça Tanrı evlatlarınıza sağlıklı uzun ömür versin.
Başınız sağolsun Nihat Abi..
Başın sağolsun Nihat ağabey.
Bu ülkede herşeyi taş, duvar ve beton yapsalar, herşeye rağmen çocukluk inancını, masumiyetini koruyan koca yürekli insanlar var abi. Yalnız değilsin. Seni seviyoruz..
Bu gidisle tum Vatan, beton tas kesecek ,boyle elimizden aldilar ulkemizi insaat ,insaat, kepce kepce para ile..
Yaş olmuş 41 ve geriye dönüp baktığımda öyle güzel bir çocukluk geçirmişim ki Allah a şükürler olsun . Mile, gazoz kapağı ,sigara kağıdı,telli araba , kuytu , tekmeyi vurduğunda hangi yöne gideceğine kendi karar veren plastik top , saklambaç vb. oyunlar ile gün 24 saat yetmiyordu . Dilim ekmek üzerine sana yağı ve kırmızı toz biber , bahçelerde dallarından erikler,elmalar,şeftaliler , dere kenarlarında ateş yakıp pişirdiğimiz mısırlar ve sokaklarda düzinelerce çocuklar , sınıf farkı olmadan onlarca oyun arkadaşı ve balkonlarda , evlerin misafir odalarında ya da sokak kaldırımlarında gönül rahatlığıyla oturan annelerimiz , teyzelerimiz . Akşam işten gelen babalarımız evet gün içinde aklı evinde kalmayan ,kafası rahat işine gücüne bakabilen babalarımız . Ne güzel yaşamışız be ne güzel .
öncelikle başınız sağolsun Allah taksiratını affetsin.gözlemleriniz çok doğru.gazetecisiniz, siyasi bir görüşünüz var.. acınız dolayısıyle çıplak gözle görme imkanınız olmuş.istanbul ankaradan anadolu göründüğü gibi değil.anadoluyu ilçe ilçe değil il il gez vicdan param parça.bir dokun bin ahh işit.onadolu öksüz,yetim ,suskun,içine kapanık.bodruma aldan ma var bodrumda yaşayanlara bir bak haller nice.vahşi kapitalizm herkesi yamyam etti.herkes insan eti yemekle meşgul.eskiye dair hiçbir yok artık ağabey.vaktin olursa gez gör gönülgözüyle bizi biz yapan bir şey kalmadı ağabey.
Allah mekanını cennet etsin ağabeyinizin. Üzüldüm hakikaten. Allah sabırlar versin.
Başınız sağolsun.
Başı bozuk inşaatlaşmayı kalkınma diye pazarlayanlar ve
bu saçma sapan ruhsuz inşaatlar sayesinde rant elde edenler,
bu saçma sapan ruhsuz yapıları alkışlayan ve
bu dümen suyuna çanak tutanların sayesinde daha fazla oya ve
güce kavuşan siyasetçilerle birlikte Beton mezarlığına döndürdükleri güzel ülkemde
nasırlaşmış acılarımızı ve dahi vicdanlarımızı hatırlatan yazınız,
geçmişte kaybettiğim yakınlarımın ,arkadaşlarımın acısını depreştirdi.Acınızı yürekten paylaşıyorum.
Tekrar Başınız sağolsun Allah geride kalanlara sabır ve sağlıklı uzun ömürler versin.
Başın sağ olsun yürekli ve kederli kardeş.
Allah rahmet eylesin…
Hocam başınız sağolsun. Ortak arkadaşlarımızın olduğunu öğrenmiş oldum bu burun sızlatan yazıda. Sen de mesleğinde Ladin gibisin, Ladinlere selam olsun. Allah sabırlar versin.
Allah rahmet eylesin, ruhu şad, mekanı cennet olsun. anılara gömülen tüm güzellikler beni de çok hüzünlendirdi.
Bizimde Maçkanın bir köyünde ateş dikenlerimiz vardı.Çürüttük memleketi insanlığımızı, ömür boyu kalbimize battı dikenleri çıkaramadık. Başınız sağolsun
Nihat Abi başınız sağolsun.Sanki kendi çok tanıdığım yakınlarımdan biri ölmüş gibi üzüldüm.Bodrum’la ilgili tespitlerinizde çok yerinde Bodrum’da numunelik bir köy dahi kalmamış,her taraf aynı.Maalesef Türkiye’nin her şehri bu durumda beton yığıňı.Çocukluğumuzun geçtiği yerler anılarımız,beraber yaşadığımız insanlarla olan sokak,mahalle şuuru yerle yeksan olmuş.Her taraf beton yığını olmuş elimizi kolumuzu kaldıramıyacak hale gelmemizin,hüzünlenmemizin sebebi..
Başınız sağolsun, kardeşinizin Rahmeti bol mekanı cennet olsun.
BAŞ SAĞLIĞI
Kardeş kaybının yerini hiçbir şey tutamaz. Tarifi anlatılamaz, sözleri zor bulunur, gözyaşları sözcükler yerine geçer, yürek yaralar…
Başınız sağ olsun Nihat Genç, başınız sağ olsun…
Birilerinin yerine dayak yemek bedel ödemek bu memleketin kuramlarından değişmezlerindendir.
Türküsünü Yemende yakmışlar zenginimiz bedel öder şehidimiz fakirdendir nerede ise asır geçti bugün ne değişti zenginimiz bedel ödüyor fakirimiz şehit oluyor talan yalan tam gaz devam ediyor.Çocukluğunuzda yolunuz tahmin ettiğim kadarı ile Akyazının oralara fazla düşmedi stad yapılan yerdeki sahil Karayollarının kantarı en büyük lüksümüz denizden çıkınca kantarı saran siyah kokulu üzümleri yemekdi ey gidi günler ne çabuk geldi geçti.Ağabey Allah sabır versin abinize Allah rahmet eylesin anam babam ağabeyim Hakka yürüdüler bende kamyoncular kamyonu bayır aşağı salanınca vitesi boşa alıp peygamber vitesine taktık derler bende hayatı bayır aşağı boşa alıp peygamber vitesinde yolculuğa devam ediyorum
Başınız Sağolsun…