Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Başımıza gelenler ilahi kader mi?

Başımıza gelenler ilahi kader mi?

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Ülkemiz neredeyse 10-15 gündür yangınlar ve sel felaketleriyle boğuşuyor. Ateşin yakması, suyun sele dönüşmesi doğanın kendi yasalarına bağlıdır. Ancak 21. Yüzyılda ateşi ve suyu denetim altına alabilecek çok gelişmiş araçlara, tekniklere ve imkânlara sahibiz. Neredeyse 6 milyon yıldır insanoğlu doğa ile ilişkisini düzenlemek; ona egemen olmak, onunla ilişkisini dengelemek, hatta bu dengeyi kendi lehine çevirmek için çabalamaktadır. Doğaya ve doğa olaylarına tanrıların karıştığını öne süren Antikçağ mitolojisinin yerini,  Thales, Anaximenes ve Anaxagoras’ın doğayı kendi işleyiş yasalarına göre incelenmesi gereken nesne olarak görmeye başladıkları “bilimsel” bakış açıları alalı 2500 yıldan fazla zaman geçti. Buna göre doğanın kendine özgü yasaları vardır ve fiziğin başının çektiği bu yaklaşım, doğa olaylarını anlaşılmaz olmadığını; büyüsel ve mitsel unsurlara bel bağlamanın boş bir çaba olduğunu gösterdi. Yıldırımlar, seller, yangınlar, depremler öfkeli bir tanrıya; sevinçler, mutluluklar ve aşklar da aşk tanrısına atfedilirken, gerçekte bilimsel yaklaşım bütün bunların, bilinemezliklerden kaynaklanan temelsiz, akıldışı varsayımlar olduğunu açıklıkla ortaya koydu.

Antikçağ’daki mitsel ve büyüsel açıklama alışkanlığı Ortaçağ’da büyük dinlerle daha sistematik bir şekle büründü. Her din, doğanın herhangi bir hışmını karşıtlarına yönelik ilahi bir ceza olarak yorumladı. Ancak aynı dönemde İslam bilginleri ve filozofları, soruna farklı bir bakış açısı getirdiler.

Doğa olayları, “sünnetullah”ın[1] eseriydi. “Tanrı’nın yasaları”, aynı zamanda doğa yasalarıydı; bu yasalarda değişme olmazdı. Dipnotta geçen ayetler bunu gösterir. Bazıları bu yasaları yanlış bir şekilde “şeriat ilkeleri” gibi yorumlar ki, ayetlerin Arapça orijinalleri ve açıklamaları bu yorumu desteklemez.

Bu yasalar “Kevni irade”nin sonucudur. Yani, yaratılış veya oluşla ortaya çıkmıştır. Gezegenimizdeki bütün doğa olayları, evrendeki bütün evrensel yasalar, inananlar için “yaratılmış”tır; oluşmuştur. İnanan ya da inanmayan için ortak bilimsel hakikat, bu fiziksel yasalarda –Müslüman olsun veya olmasın-hiçbir kimse ya da topluluk için herhangi bir değişiklik olmayacağını anlatır. İkizler paradoksu, Dolanıklık teorisi, Özel ve genel görelilik kuramı, Çift yarık deneyi gibi etkileşimsel evren anlayışı, en küçük parçacıktan topluma kadar, karşılıklı etkileşimin var olduğunu ortaya koyuyor. Bu etkileşimi yöneten madde, güç ve enerji etkenleridir. Bu üç etkenin Tanrı yaratımı olduğuna inanmak ya da inanmamak, kuşkusuz kişilerin inanç özgürlüğü ile doğrudan ilişkilidir. Bununla birlikte gezegenimizdeki doğa olaylarının da bu evrensel etkileşimsel sistemin bir parçası olduğu artık bilinmektedir. Bugün bilimin geldiği nokta budur, sonrasını hep birlikte göreceğiz.

Şimdi soralım:

Ülkece ve milletçe boğuştuğumuz yangınlar ve sel felaketleri, bazılarının dediği gibi ilahi takdir midir? Kaderimiz midir? Başımıza ne gelirse, bizim yapabileceğimiz tek şey, “ilahi kadere rıza göstermek” midir?

Yoksa yine birilerinin öne sürdüğü gibi, Türk milleti bu felaketlerle ilahi bir sınava mı tabi tutuluyor? Tanrı bizi cezalandırıyor mu?

Kader ve kaza, bu bilimsel açıklama çerçevesinde anlaşılabilir.

Şimdi gelelim bu iki tartışmalı kavrama.

Kader nedir?

Dilimizde çok kullanılan bu kavram, sözcük olarak “güç, kudret, plan, ölçü” anlamına gelir. Din dilinde kader,  “Tanrı’nın nesneleri ve olayları özellikle sorumluluk doğuran insan eylemlerini, ezelde planlayıp zamanı gelince yaratması” demektir. Doğa, Galileo’nun dediği gibi, matematikseldir ve kendi yasalarına göre işler. Bu yasaların doğurduğu sonuçlar, insanın özgürlük ve sorumluluğu çerçevesinde denetlenir. İnsan fizik yasalarına, gücü ve özgürlük talebi yettiğince müdahale eder. Zaten kader tanımında bu anlam vardır.

Kader probleminin odak noktasını oluşturan insanların fiilleri konusunda Kur’an’da dileyenin iman, dileyenin inkâr edebileceği, itaat ve isyanın insanın iradesine bağlı kılındığı, kişilerin işledikleri eylemler karşılığında cennete veya cehenneme girecekleri, iyi işlerinin lehlerine, kötü işlerinin aleyhlerine olduğu ve Allah’ın kullarına asla zulmetmediği ifade edilmiştir[2]

Kur’an’da Tanrı-Evren ya da Tanrı-insan ilişkisi, bir kader problemi olarak görülmediği gibi, kadere iman konusu olarak da anılmamıştır.[3] Başka türlü söylersek, kader bir iman meselesi değildir.

Halife Ömer, vebadan kırılan Şam’a girmenin de girmemenin de kader olduğunu belirtmiş, Halife Ali de, her şeyin kaza ve kadere göre işlediğini ancak bunun, insanları zorla bir şey yapmaya yöneltmek anlamına gelmediğini vurgulamıştır.

Emevi sultanı Muaviye b. Ebu Süfyan ise, İslam’daki bu kaza ve kader anlayışını ters yüz ederek siyasallaştırmış; kendisini devlet başkanı yapanın ve icraatını yaratanın Allah olduğunu[4], dolayısıyla bütün işlerinde hep doğru ve haklı davrandığının kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek, her yaptığını Allah’ın takdiri gibi göstermiştir. İyi-kötü her eyleminin Allah’ın takdir-i ilahisi; kaza ve kaderi gibi sunarak İslam’daki kaza-kader anlayışını siyasal emellerinin ve icraatlarının meşrulaştırıcı aracı haline getirmiştir.

Kaza ise,” Tanrı’nın nesne ve olaylara ilişkin ezeli planını gerçekleştirmesi” anlamında olup, kaderin pratiğine karşılık gelmektedir. İslam literatüründe bu konuyla ilgili ayrıntılı tartışmaları bir yana bırakıp devam edeyim.

Kader ve kaza, ölçülüp biçilen bir şeyin meydana gelmesidir, diyebiliriz. Burada Tanrı’nın “yaratması”, “bilmesi” ve “dilemesi”, doğa ve doğa olayları açısından zorunludur. Başka bir deyişle, doğa yasaları nasılsa o şekilde işlemektedir; doğa için farklı davranmak söz konusu değildir. Bu bakımdan, Tanrı’nın bu üç davranışı, doğaya, doğa olaylarına ve tüm evrene “yaratıcı, oldurucu, meydana getirici” bir güç dayatır. Etkileşimsel evren anlayışının diliyle söylersek bu üç Tanrısal eylem, madde, enerji ve güce karşılık gelir.

İnsana gelelim. Onun doğumu, büyümesi, ölümü gibi elinde olmayan olgular, doğal yasalara dahildir. Ancak kişinin istemesi, dilemesi, yapması  çoğunlukla kendi özgürlük alanı içine girer ve özgür olduğu için, yaptıklarının sorumluluğunu yüklenir. Bu sorumluluk insana özgüdür ve işlediği kötülükleri Tanrı’dan bilmez. Kendindendir. Özgür iradesinin eseri olan hiçbir şeyden kibarca Tanrı’yı sorumlu tutamaz; “takdir-i ilahi” deyip geçemez. Kul ne yaparsa Allah onu ölçü kabul eder ve gerçekleşmesinin yolunu açar. İşin mantığı budur.

Buna göre kazâ Allah’ın ezelî hükmü, yani bütün nesne ve olayların levh-i mahfûzda veya küllî akılda topluca var olması, kader ise bütün nesne ve olayların kazâya uygun olarak yaratılması ve dış âlemde gerçeklik kazanmasıdır.[5]

Tedbirsizlik, takdirsizlik ve umursamazlıkların da en az diğer etkenler kadar rol oynadığı yangınlar ve sellerden kaynaklanan zarar ve ziyanları, “Allah böyle takdir etti, takdir-i ilahiye uymak boynumuzun borcudur” diyerek tazmin etmeye kalkmak, kaza ve kaderi yanlış anlamak, yanlış anlatmaktır. Hele bir de, “bizim yaptığımız iyi ama sonuç kötü” demek, Muaviye tarzı bir kader anlayışı olmakla kalmaz, Allah’ı zımnen töhmet altında bırakmak anlamına gelir. Hem yapmayıp hem de bu ihmalini “öbür alem”e havale etmek, “ne yaptımsa iyilik için yaptım”, “her ne yapar ve söylersem haktır, doğrudur, çünkü Allah’tandır, beni beni ve yaptıklarımı eleştirmek Allah’a karşı gelmektir” diye düşünmek, Muaviye gibi zorbacadır, din karşıtlığıdır, Allah düşmanlığıdır,  kurnazcadır.

 “Onlara “Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman: “Biz sadece ıslâh ediciyiz.” dediler.[6]

“Çünkü gerçeklere kulaklarını kapamışlardır”[7]

Yurdumuzu baştanbaşa saran orman yangınları, Karadeniz’deki seller ve genel olarak diğer felaketler, doğa-insan arasındaki ilişkileri düzenleyen, dengeleyen ve hatta doğayı giderek daha çok denetim altına alan modern bilimin yöntemleriyle daha az zararla, daha az can kaybı ile önlenebilirdi. Tabii ki doğal felaketler dünyanın her yerinde meydana geliyor, ancak bunları, sırf kaderin, ilahi takdirin sonucudur olarak geçiştirmek bizden başka pek fazla kişinin aklına gelmiyor.

Antikçağ’da bile doğanın bilimsel yöntemlerle bilinip denetlenmesi için adımlar atılmışken, dine, ilahi takdire ya da cinlere perilere bağlı olaylar olmadıkları açıkça ortaya konmuş iken, 21. Yüzyılda, Ortaçağ İslam düşüncesine bile parmak ısırtacak şark kurnazlığı ile Muaviye dinciliğinde ısrar etmek, bu yüzden de Cumhuriyetimizin çağdaş, bilimsel ve hukuka dayalı değerlerine sırt dönmek, Türk milletinin  ilahi bir kaderi, ilahi bir kazası değil, “ıslah edici” lerin “ifsad”ından kaynaklanan düpedüz günahlarıdır.

Beşeri sorumsuzlukları, ilahi ceza gibi göstermek, Allah’a saygısızlık, doğaya akılsızca meydan okumak, bilime savaş açmaktır.

Bilinmelidir ki bilimle savaşmak cehaletin askerlerine özgüdür. Sade bir Müslüman, cehalet tellallarının askeri değildir. Kulun işlediği cürümleri Allah’a iftira atarak takdir-i ilahi diye pazarlayanlara karşı uyanık olur.

Kendilerine sorumluluk verilenler, sorumsuzluklarını Tanrı’ya ve halka yükleyerek sorumluluktan kaçamazlar.

Çünkü hem özgür, hem sorumsuz olamazlar.

[1] 17 İsra 77; 48 Feth, 23; 35 fatır 43.

[2] Kehf 18/29; Secde 32/19-20; Sebe’ 34/37-38; Yâsîn 36/54, 63-64. (https://islamansiklopedisi.org.tr/kader’den).

[3] Bakara 2/177; Nisâ 4/136 (https://islamansiklopedisi.org.tr/kader’den).

[4]  Geniş bilgi ve değerlendirme için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/kader

[5] Geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/kader

[6] 2 Bakara 11.

[7] Kehf 57.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 Yorum

  1. 16 Ağustos 2021, 12:41

    Sayin Hocam ! Herkes tarafindan mutlaka bilinmesi gereken “Gercek Islam” hakkinda, oncelikle sizin aydinlatici ve anlasilir bicimde bizleri bilgilendirmeniz ve konulari gunumuze uygun mantikla aktarmaniz sayesinde Kur’an-i Kerim’i daha da cok sevmeye ve merak etmeye bir kac yil once basladim. Goruyorum ki bazi yorumcularinizda cok degerli ve birikimli insanlar. Katkilarinizdan dolayi size ve onlara tesekkur etmek istiyorum.
    Cok merak ettigim ve sizin sahip oldugunuz detayli arastirmayi da gerektiren KUR’AN ve CUMHURIYET iliskisini analizleyen bir kose yazisini sizden okumak isterdim. Bugun bizi yoneten (simdilik) modern musrikler tarafindan tamamen yikilmak istenen Cumhuriyetimizin temel diregi olan T.C Anayasa’sinin kurallari ve uygulamalari (ozellikle 1923-1938 arasi) tamamen Kutsal Kitabimiza uymaktadir diye dusunuyorum. Ozellikle insan gibi yasamak icin gerekli HAK, ESITLIK ve ADALET ana kavramlari soz konusu oldugunda.

    Kur’an-i Kerim’i cok iyi bilen, anlayan ve bana gore de Cumhuriyet doneminde de bunu uygulayan Mustafa Kemal Ataturk’u Islam dusmani diye ilan eden bugunun musrikleri acaba hic dusunmezlermi bunu ?

  2. Ben üç kere okudum. Her okuyuşumda daha iyi anladım. Tekrar tekrar okunmasını tavsiye ediyorum. Aklınıza sağlık, kaleminize kuvvet Sn. Şahin.

    Her paragrafı çerçeveletilecek kadar öz ve özgün. Aşağıdaki bir örnek.

    “Antikçağ’da bile doğanın bilimsel yöntemlerle bilinip denetlenmesi için adımlar atılmışken, dine, ilahi takdire ya da cinlere perilere bağlı olaylar olmadıkları açıkça ortaya konmuş iken, 21. Yüzyılda, Ortaçağ İslam düşüncesine bile parmak ısırtacak şark kurnazlığı ile Muaviye dinciliğinde ısrar etmek, bu yüzden de Cumhuriyetimizin çağdaş, bilimsel ve hukuka dayalı değerlerine sırt dönmek, Türk milletinin ilahi bir kaderi, ilahi bir kazası değil, “ıslah edici” lerin “ifsad”ından kaynaklanan düpedüz günahlarıdır.”

  3. belirtmek de yine fayda var, son kaynak gosterdigim ayette anlatilan degistirilemez, kesin kader degil. Biz kendimizi yanlis islerden degistirirsek, Allah cok bagislayandir, ve merhamet edendir. Rad-11 “Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah’ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz.”

  4. ben de kesinlikle takdir-i ilahi diye bir olayin soz konusu oldugunu dusunmuyorum. Hayatta ve ahirette herseyin bir geri donusu vardir. Acik ayet var konuyla ilgili. Sura Suresi 30: “Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da affediyor.” Yani, bu dogal felaketler de yine bizim veya sectiklerimizin yaptigi kotulukler ve alcakliklar yuzunden. Gokten rahmet yagacak hali yok. Kismen katilmadigim tek konu, sunnetullah konusu, degismez yasalar vardir, ancak buraki istisna , Kuran da defalarca gecen – Allah diledigini yapar. Firavun’un Misir ulkesinde de cesitli felaketler geldi. Eger kendimize ceki duzen vermez isek uzerimize helak hak olacatir veya coktan oldu. Soyle bir ayet de var: “Biz bir toplumu yok etmek istediğimiz zaman onun ileri gelen varlıklılarının orada kötülük yapmasına izin veririz. Böylece o topluma verilmiş söz gerçekleşir ve onu yerle bir ederiz.”

  5. Yemin ediyorum Allah da bizden bıktı.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!