Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. İslam korkusundan Türk korkusuna (İslamofobiden Türkofobiye)

İslam korkusundan Türk korkusuna (İslamofobiden Türkofobiye)

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

featured

“İslam korkusu” diyebileceğimiz İslamofobi, 200 yıldan uzun süren Haçlı seferleriyle gün yüzüne çıkmıştır. Selçuklular ve ardından Osmanlılar, Abbasilerden sonra İslam dünyasının en güçlü temsilcileri ve hatta savunucuları olarak tarih sahnesine çıkmışlar; bu nedenle Hıristiyan Batı’da İslam korkusu giderek Türk korkusuna dönüşmüştür. Öyle ki Osmanlılarla birlikte Müslüman ile Türk aynı şey sayılmaya başlamıştır. Bu sanının Türkler arasında “Türk-İslam Sentezi” kurgusuna tarihsel arka plan oluşturduğunu söylemek abartı olmaz. Bu sentezci yaklaşım tarih dışı, gerçekçilikten uzak ve aynı zamanda Türkofobinin ekmeğine yağ süren bir aymazlıktır. Bu konuyu ayrı bir yazıda analiz edeceğim.

“Fobi”, olağan dışı bir şey ya da durumdan duyulan korku olarak, ilk önce “biz” ve “yabancılar” ayrımıyla başlar. Antik Çağ Tarihi’nde Helenler dışındaki tüm topluluklar, milletler yabancıdır; “barbar”dır. Barbar Yunan dilini, kültürünü ve düşüncesini bilmeyen bütün milletleri kapsar. Helen olan ile Helen olmayan ayrımı ilk önce, Yunan-yabancı kategorisini dile getirir. Yabancı kavramı giderek “öteki”ye dönüşür. İslam geldikten sonra batının “fobi”si bu kez İslam âlemine yönelmiştir. Kıta Avrupa’sına -Portekiz-İspanya (Endülüs), Malta (Medine) ve Sicilya (Sakilya) Adası- İslam’ı ilk ulaştıran Magripliler batının ilk “fobi”sini oluşturur.[1] “Öteki”, sonraları “düşman” görülür. Düşman, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde “Müslüman”dır; Batı, Osmanlıları yabancıdan ötekiye, ötekiden düşmana ve Müslüman’a, Müslüman’dan da teröriste doğru kurgulayıp Müslümanları keskin taraf olarak tanımlar. Müslüman ile Türk özdeşleşerek, artık Osmanlılarla birlikte “yabancı düşmanlığı”nın “korku” yani fobi kaynağı ve nesnesi olmuştur.

Diğer yandan, Osmanlılarda Saray’ın seçkinleri ile saray dışındaki halk, bu fobiden aynı derecede etkilenmiş değildir. Saray’dakiler, Batı’nın İslamofobi’sini Osmanlılaştırarak halka Türkofobi yani Türk Korkusu” olarak yansıtmıştır. Batı, Osmanlılara İslamofobi ve dolayısıyla Türkofobi ile bakarken, Osmanlı Sarayı bu olumsuz yaklaşımı, halka Türkofobi olarak yansıtmış; korkunun kaynağı olarak “Türk” diye eleştirdiği halkı hedef göstermiştir.

“Kafasız Türk”, “Eşkıya”, Çingene”, “Kalleş”, “Yağmacı”, “Vahşi”, “isyancı” gibi küçültücü ve tahkir edici bütün olumsuz nitelemelerle[2], varlığını borçlu olduğu Anadolu halkını kendi döneminde kendisi, o gün den bugüne kadar da Batı için hedef haline getiren politikalar izlemiştir. Saray dışında kalan ve yabancıdan ötekiye, sonra Müslüman korkusuna ve nihayet Türk korkusuna kadar devam eden ötekileştirme süreç, Cumhuriyet’in, “Türk”ü Millet Meclisinin kayıtsız şartsız egemeni ve öznesi haline getirmesiyle son bulmuştur.

Ne var ki İslam’la tanıştığı 900 yılından bu yana, onun bütün cefasını çeken; uğrunda canını, malını ve geleceğini feda eden Türk, Müslüman sıfatıyla özdeşleştiği için, Müslümanlığıyla, Batı’nın İslamofobisinin; Türklüğü ile de siyasal dinciliğin Türkofobisinin hedefi yapılmıştır.

Cumhuriyet ve onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e, onun Türk ulusuna sağladığı “kayıtsız şartsız egemenliğe” düşmanlık edenlerin ihanet soy kütükleri önce Batı’nın İslamofobisine ve ondan doğan Türkofobiye dayanmaktadır.

O derecede ki, Türkler arasında bile “İslam mı Türklük mü?” gibi çatışmalar ve ayrışmalar bu fobinin yansımalarıdır.

Avrupa’nın “öteki”leri önceleri İspanya ve Güney İtalya’daki kültürlü, eğitimli ve bilgili Araplardı. Latinler bu toplulukların değişik bir dine bağlı olduklarını kabul etmediler. İspanya, Sicilya ve Filistin’de ilişkiler çatışmaya dönüşünce Hıristiyanlık ve Hıristiyan olmamak toplumun kendine olan inancının temelini oluşturmaya başladı. Türklerin Viyana önlerine gelmeleriyle Avrupa da düşmanı Hıristiyan görüş açısından tanımlamaya başladı. Sonuç olarak “düşman” dinsel bir özelliğe sahip oldu ve bu tanımlama bir ön koşul halini aldı.

Avrupa kavramı yeni bir şekil alırken yeni kümeleşmeler ve oluşumları da beraberinde getirdi: Türk tehlikesine karşı Batı ve Doğu kiliseleri birleşerek Avrupa’yı tümüyle birleşik, tek bir Hıristiyan bölgesi olarak belirlediler; dünyanın yeni bölgelerinin ele geçirilmesi ile bakış açısı değişerek Güney ve Doğu Avrupa’dan daha fazla Batı Avrupa üzerinde yoğunlaştı.[3]

Tarihsel süreçte Batı’nın İslamofobisine maruz kalan ve bu fobiden kaynaklı her türlü zorluk ve cefayı çeken ama bütün bunlara rağmen hem Osmanlı yönetimi hem de azınlıklarca aşağılanan “Türk” yani Anadolu halkı, Atatürk önderliğinde kurduğu Cumhuriyet’te tebalıktan kurtulup kendi kaderini tayin eden yurttaş olma onuruna erişmiştir. Ne ki bugün Cumhuriyetimiz kurulalıdan beri, emperyalist İslamofobik zihniyetin karanlık bir izdüşümü olan Türkofobi ile karşı karşıyadır.

Dün, “Müslüman” diye Batı’nın İslamofobi’sinin kurbanı olan Türk, bugün kendi adıyla Cumhuriyet’i kurduğu için, Türkofobinin kurbanı olarak seçilmektedir.

Dün, Osmanlı saray’ın dışında tutulan “isyancı”, “kafasız” olan Türk, bu gün ırkçılıkla suçlanmaktadır. Anadolu’ya akın eden her ırktan, dinden ve kültürden olan sığınmacılara eşi görülmemiş konukseverlikle yaklaşmasına rağmen, bunu bir “Türk”olarak yapması hunharca, bedevice eleştirilmektedir.

Kendi kurduğu Cumhuriyet’inde emperyalist kafalar tarafından adından korkulmaktadır.

Bayrağı, İstiklal Marşı, kurucu lideri Atatürk, her fırsatta saldırıya uğramaktadır.

Adına tahammül edemeyenler, onu hukukta, siyasette, bilimde, kültür ve medeniyette görmekten rahatsız olmaktadırlar. Kendi kurduğu devletin adından bile ürkmektedirler.

Siyaset arenasında Türkofobi, her türlü takıyyeye karşın gizlenememektedir.

Her türlü etnik, aşiretçi, kabileci, ilkel ve gerici ayrımlaşmaları, Cumhuriyet rejiminin adil ve eşitlikçi karakterinde birleştiren bir kimlik olarak Türk; marifetleri seyitlerden, şıhlardan, yağma, çapul ve haksız kazançlardan menkul; güçleri efendilerinden alınma iğreti zihniyetler tarafından, “ayrıştırıcı” olarak suçlanmakta, vebalı bir niteleme gibi görülmektedir.

“Güçlendirilmiş metinler” de, fırsat bulsalar kırk türlü kabile ismi sayacaklar ama onlardan her birini onurlu bir Türk vatandaşı yapan Türk’ü yok sayacaklardır. Şimdilik Türk’e ve Atatürk’e yer vermemekle durumu idare ettiklerini düşünmekte; Türk Milletinin bunu fark etmediğini hatta adının anılmamasından memnuniyet duyduğunu sanmaktadırlar. Ama yanılıyorlar.

Türkiye Cumhuriyet’inde “Türkofobi”, Batı’nın Haçlı seferleri ile başlayan İslamofobisinin bir devamıdır. Müslüman olduk; Batı’nın yabancılaştırması, ötekileştirmesi ve düşmanlaştırmasından yakamızı Kurtuluş Savaşı vererek kurtardık. İslam dini ile tanıştık tanışalı, onu yaşatmak ve yere düşürmemek için nice canlar verdik; yurdumuzdan yuvamızdan, can parelerimizden olduk. Ama genellikle yalnızdık. Hz. Muhammed’in kabrini bile “Müslümanız” diyen Suudilerden koruduk. Mekke ve Medine’nin hadimi (hizmetçisi), İslam dünyasının hamisi (koruyucusu) olduk. İslam’ı sadece Batı’ya karşı değil, zaman zaman Müslümanlara karşı da koruyup esirgedik. Bu yolda Yemen’de Arabistan’da, Suriye’de kısacası İslam dünyasının her cephesinde savaştık, ama Türk olmamız, Batı ile birlikte siyasal dincileri hep rahatsız etti.

Bir milletten olmak hani takdir-i ilahi idi ve insanın elinde değildi? Bu takdir, Türk olmak dışında mı geçerlidir? Herhangi bir Arap, Fars ya da başka bir milletten olan İslam düşünüründen söz ederken, isminin sonundaki “el-Arabi”, el-Farisi”, nispetlerini yazmak normal iken, “el-Türki” yazmak neden iğreti zihinlerce kabul görmüyor? Frederick Starr, “Kayıp Aydınlanma”da tam da bunu yaparak, Türk düşmanlığı ile koyu Müslümanlığı birbirine alternatif sayan sözüm ona Müslüman oryantalistlerin geleneğini izliyor. Starr, bir Türk İslam filozofundan söz ederken, “Turani” ya da Asyalı” diyor, ama Arap ya da Fars ise, açıkça yazıyor.[4] İşte size Türkiye’deki Türkofobinin günümüz yabancı yazarların kitaplarına yansımasına dair örnek. Çoğaltabiliriz. Ama şimdilik bu yeterli gelir.

Selçukluları, Osmanlıları Anadolu toraklarından söküp atmak için İslamofobiyi icat eden Batı, aynı amaçlarla, Türkiye’deki etnik bölücülüğün ve siyasal dinciliğin eline de silah olarak Türkofobiyi vermiştir.

İslamofobi nasıl ki Batı’nın İslam korkusunun İslam düşmanlığına dönüşmüş şekli ise, Türk korkusu da Türk düşmanlığının adı olmuştur. Anayasadan Türk’ü, Türk dilini çıkarma girişimleri için kurulan masalar korku ve düşmanlık masalarıdır. Türksüz metinler, kölelik manifestolarıdır.

Türkofobi, Türk’e değil, sahibine zarar verir. Milli Mücadeleyi tekrar okumakta yarar var.

İslamofobi ile Türkofobinin kaynağı ve hedefi aynıdır.

Türksüz bir Anayasa, siyaset ve hukuk hayal etmek, Türkofobi ile İslamlaşmayı denemek kadar tarih dışılıktır, mantıksızlıktır. Altılı Masa, korku ve mantıksızlık üzerine kuruludur.

İslamofobiyi Türkofobiye dönüştürenler, ikisini birden yok etmeyi amaçlayan emperyalizmin tarihsel bir misyonunun araçlarıdır.

El atına binen, tez iner.

 

[1] Ergun Göknel, Öteki’den Düşmana İslamofobi-1, Kanes Yayınları, İstanbul 2015, ss. 15-20.

[2] İlgili Bölümler hakkında geniş bilgi, belge ve değerlendirmeler için bkz. Çetin Yetkin, Siyasal Düşünceler Tarihi I-V, Gürer Yayınları, İstanbul 2013.

[3] Ergun Göknel, Öteki’den Düşmana İslamofobi-1, Kanes Yayınları, İstanbul 2015, ss. 15-20.

[4] Geniş bilgi için bkz. Frederick Starr, Kayıp Aydınlanma, Çev. Y. Selman İnanç, Kronik Kitap, İst. 2021.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. çok aydınlatıcı ve yaralı oldu. emeğinize sağlık

  2. 31 Mart 2022, 17:06

    Dusman ve devsirmeleri nesnel olarak ortaya koyan bilgilendici yaziniz icin tesekkurler.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!