Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Kılıç çatanlar ile keyif çatanlar bir mi?

Kılıç çatanlar ile keyif çatanlar bir mi?

featured

Şahin Filiz yazdı…

Teğmenlerimiz, tıpkı milletvekilleri gibi mezuniyet törenlerinde anayasal olarak yemin edip bu törenin geleneksel uygulaması olarak kılıçlarını çatmış ve Türkiye Cumhuriyeti’ne, onun anayasasına ve doğal olarak Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılıklarını dile getirmişlerdir. Atatürk, herkesin bildiği ve bilmesi gerektiği gibi ebedi başkomutandır ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin filizleri olan teğmenler de doğal ve yasal olarak bu gerçeği ilan etmişlerdir. Çatılan kılıçların hedefi, Türk milletinin birlik ve beraberliğine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalmasına kast eden iç ve dış mihraklardır ve bu uğurda ölmeye and içmiş genç Türk askerleridir. Milli bekamızı tehdit edenler dışında hiç kimse bu kılıçların başka hedefe yönelik olduğunu iddia edemez. Ortada ne hukuki, ne de anayasal bir suç vardır; tam aksine Türk askerine yaraşır bir görev bilincinin kararlı beyanı söz konusudur. Bu ülke ve millet için değil kılıçlarını, canlarını ortaya koymaya hazır olduklarını ilan eden bir yemin töreninin altında niyet okuyarak başka şeyler aramak, anlaşılır bir davranış değildir. “Keşke Yunan galip gelseydi”, “Hatay keşke Fransızların işgali altında kalsaydı” diyen Türk ve Türkiye düşmanları dışında bu törenin yasal amaç ve hedefini saptıran aklı başında bir yurttaş yoktur.

Teğmenlerimiz ülke ve ulus için canlarını ortaya koymaya yemin ederken diğer yanda lüksü ilah edinmiş “Dilan” modellleri yargıyı dolayısıyla devletin bekasını tehdit edercesine anlaşılmadık biçimde tahliye edilebilmektedir. Tahliye kararı, hukuki olarak doğru mu yanlış mı onu bilemiyoruz. Mahkeme süreci ve hukuki işleyiş belki tam olarak bilinmiyor ancak “kara para aklamaktan 40 yıl hapis cezası istemi”ne muhatap bu ve benzeri keyif çatan kişilerin Türk toplumunun ma’şeri vicdanında açtığı derin yaralardan son derece muzdarip ve müteessir olmuştur. Hukuk üsulünde, karar sürecinde ya da yeterli kanıtların toplanmasında karşılaşılan sorunlar olabilir ancak yargılamanın ve sonucunda tahliye kararının hukuk üsulüne uyup uymadığı soru işaretlerini çoğaltmanın dışında herhangi bir yarar sağlamış görünmüyor. Çok sert ceza vermemek değil suçun cezasız kalmış olduğu izlenimi, önce adaleti sonra da devletin varlığını tehdit edebilecek boyutlara varabilir. Sosyal medyada Türk kamuoyunun vicdanını sürekli kanatan lüks ve şatafat görüntüleri, dolar-avro yığınları altında çılgınca eğlence videoları, şımarık ve duyarsız bir o kadar da alaycı gösteriler, tahliye kararından sonra adalet ile lüks arasında nasıl bir akrabalık olduğu sorularına yol açmaktadır.

Bir yanda canını dişine takmış ve vatanı uğrunda ölmeye hazır olduğunu törende haykırmış Teğmenler, bir yanda lüks ve sefahatten gözü dönmüş; Türk halkının yoksulluğuyla adeta maytap geçen şımarık tayfa…
Lüks ve eşitsizlik, keyif çatanlarla kılıç çatanlar arasındaki derin çelişkiyi anlatıyor. Montesquieu Kanunların Ruhu Üzerine I’de sıklıkla yaşadığımız bu çelişkiyi veciz bir şekilde ortaya koyuyor ve diyor ki:
“Lüks her zaman servet eşitsizliğiyle orantılı olmuştur. Bir devletin serveti eşit olarak bölünmüşse, lüks diye bir şey yoktur; çünkü lüks, başkalarının yaptığı iş karşılığında elde edilen kazanılmamış (hak edilmemiş) rahatlık ve konfordur.”

Etkili Aydınlanma düşünürü Montesquieu tarafından kaleme alınan bu güçlü ifade, yüzyıllar sonra bile çağdaş okuyucularda yankı bulmaya devam ediyor. Lüksü eşitsizlikle ayrılmaz bir şekilde ilişkilendiren Montesquieu, tüketimimizin ve eşitsizliği sürdüren toplumsal yapıların etik etkilerini düşünmeye bizi davet ediyor.

Montesquieu’nun iddiasının merkezinde, lüksün, doğal bir insan arzusu veya ilerlemenin doğal bir ürünü olmaktan çok, daha derin bir toplumsal dengesizliğin belirtisi olduğu fikri yatmaktadır. Lüksün boşlukta var olamayacağını, aksine ganimetlerinin tadını çıkaranlar ile emeğiyle bunu mümkün kılanlar arasındaki çarpıcı karşıtlıktan beslendiğini savunur. Bu fikir, lüksün genellikle düşük ücretler, adaletsiz çalışma koşulları veya kaynakların gaspı yoluyla başkalarının sömürülmesinden kaynaklandığını vurgulayarak “kazanılmamış konfor” kavramıyla güçlü bir şekilde örtüşmektedir.

Zenginliğin eşit olarak dağıtıldığı bir toplumu hayal edin. Böyle bir senaryoda, herkes aynı yaşam standardının tadını çıkarır ve lüksün çoğunluk için ayrıcalıklı ve ulaşılamaz bir şey olduğu sanısını ortadan kaldırır. Bu düşünce deneyi, lüksün doğası gereği karşılaştırmalı doğasını ortaya koyar. Bu, sadece güzel şeylere veya zevkli deneyimlere erişim sağlamakla ilgili değildir, aynı zamanda başkalarının sahip olmadığı bir şeye sahip olmakla ilgilidir, böylece bir statü ve güç hiyerarşisi geliştirilir, büyütülür.
Ancak Montesquieu’nun ifadesi, abartılı harcamaların basit bir kınanmasının ötesine uzanır. Bizi zenginlik, emek ve toplumsal düzen arasındaki karmaşık ilişkiyi daha derinlemesine incelemeye davet eder. Diğerleri temel ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele ederken cömertçe tüketen zengin bir seçkinler grubunun varlığının yalnızca ahlaki açıdan sorgulanabilir değil, aynı zamanda doğası gereği istikrarsızlaştırıcı olduğunu ima eder. Nüfusun önemli bir kısmı sömürüldüğünü ve yoksun bırakıldığını hissettiğinde, bu kızgınlık, huzursuzluk ve hatta devrim için verimli bir zemin yaratır.
Bu kavram, Montesquieu’nun daha geniş siyasi felsefesiyle, özellikle de hükümet içinde dengeli bir güçler ayrılığı savunuculuğuyla örtüşmektedir. Tıpkı tek bir bireyin veya kuruluşun elindeki kontrolsüz gücün özgürlüğe tehdit oluşturduğuna inandığı gibi, aşırı ekonomik eşitsizliği de toplumsal uyum için bir tehlike olarak görmüştür. Zenginlikte büyük farklılıklarla işaretlenmiş bir toplumun doğası gereği istikrarsız, yolsuzluğa eğilimli ve ekonomik gücün kollarını kontrol edenlerin kaprislerine açık olduğunu fark etmiştir.
Ancak, Montesquieu’nun ifadesinin nüansını tam olarak kavramak için olası karşıt argümanları göz önünde bulundurmak çok önemlidir. Eleştirmenler, belirli sınırlar içinde lüksün inovasyon ve ekonomik büyüme için bir itici güç olabileceğini iddia edebilirler. Lüks mallara duyulan arzu, bireyleri daha çok çalışmaya teşvik edebilir, girişimciliği teşvik edebilir ve mümkün olanın sınırlarını zorlayabilir. Ek olarak, lüks malların üretimi ve tüketimi iş yaratabilir ve daha geniş ekonomiye fayda sağlayan gelir elde edebilir.
Bu argümanlar bir miktar haklılık payı taşısa da, genellikle eşitsiz toplumlardaki güç dinamiklerinin temel sorununu ele almakta başarısız olurlar. Lüks odaklı ekonomik büyümenin faydaları nadiren eşit bir şekilde dağıtılır ve servetin daha da tepede yoğunlaşmasına neden olur. Dahası, bu bakış açısı genellikle lüks arayışıyla ilişkili insan maliyetini, işçilerin sömürülmesi, çevresel bozulma ve sürdürülemez tüketim kalıplarının devam ettirilmesi gibi konuları göz ardı eder.

Montesquieu’nun iddiasının ciddiyetini tam olarak kavramak için bileşenlerini parçalamalıyız. Lüks ve eşitsizlik arasında doğrudan bir ilişki kurarak başlar ve birinin diğeri olmadan var olamayacağını savunur. Bu bağlamda lüks, salt zenginliğin ötesine geçer ve çoğunluğun erişemeyeceği bir aşırı tüketim düzeyini ifade eder. Seçkin bir azınlık tarafından yaşanırken çoğunluk için erişilemez olmasından kaynaklanan çekiciliğiyle ayrıcalıklı bir şekilde gelişir.

Montesquieu, bu içsel ayrıcalığın, servetin eşitsiz dağılımıyla içsel olarak bağlantılı olduğunu savunur. Lüksü tanımlamak için kışkırtıcı “kazanılmamış konfor” ifadesini kullanır ve bunun yalnızca sıkı çalışmanın veya bireysel yaratıcılığın ürünü olmadığını ima eder. Bunun yerine, lüksün genellikle ayrıcalıklı bir azınlığın başkalarının emeğinden orantısız bir şekilde yararlandığı bir sistemden kaynaklandığını öne sürer.

Zenginliğin mükemmel bir şekilde dağıtıldığı bir toplumu hayal edin. Herkes aynı yaşam standardına sahiptir, kaynaklara eşit erişime sahiptir ve karşılaştırılabilir bir konfor seviyesi deneyimler. Bu senaryoda, lüks kavramının kendisi anlamsız hale gelir. Lüks, tanımı gereği, ölçülebileceği bir kıstas gerektirir; bu, onun ayrıcalığını vurgulayan çarpıcı bir tezattır.

Bu düşünce deneyi, lüksün doğası gereği karşılaştırmalı doğasını ortaya koyar. Bu, sadece güzel nesnelere sahip olmak veya zevkli deneyimler yaşamakla ilgili değildir; daha ziyade başkalarının sahip olmadığı bir şeye erişim sağlamakla ilgilidir. Lüks, toplumsal farklılaşma, hiyerarşileri güçlendirme ve eşitsiz bir toplumda statüyü ifade etme aracı haline gelir.

Bu analiz, Montesquieu’nun daha geniş siyasi felsefesiyle, özellikle de tiranlığa karşı bir güvence olarak güçler ayrılığı savunuculuğuyla uyumludur. Tek bir yöneticinin veya ayrıcalıklı bir sınıfın elinde yoğunlaşmış olsun, kontrolsüz gücün özgürlük ve adalet için ciddi bir tehdit oluşturduğunu fark etmiştir. Benzer şekilde, büyük ekonomik eşitsizliği toplumsal huzursuzluğun üreme alanı ve istikrarsızlık katalizörü olarak görmüştür.

Sonuç olarak, Montesquieu’nun ifadesi lüksün yalnızca kişisel tercih veya önemsiz bir şımartma meselesi olmadığını güçlü bir şekilde hatırlatır. Daha geniş toplumsal yapılarla, güç dinamikleriyle ve etik düşüncelerle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Lüksü doğrudan eşitsizlikle ilişkilendirerek, bizi servetin dağılımı ve tüketim tercihlerimizin ahlaki etkileri hakkındaki rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyor. Mükemmel eşitlikçi bir topluma ulaşmak ütopik bir ideal olabilir; ancak Montesquieu’nun içgörüleri bizi daha fazla ekonomik adalet için çabalamaya, eşitsizliği sürdüren sistemlere meydan okumaya ve refah ve mutluluğun ayrıcalıklı bir azınlığın tekelinde kalması yerine daha eşit bir şekilde paylaşıldığı bir gelecek öngörmeye zorluyor.

Mükemmel derecede eşit bir topluma ulaşmak ütopik olabilirken, Montesquieu’nun sözleri bizi daha büyük bir ekonomik adalet için çabalamaya ve lüksün meyvelerini yemeden çalışan kişilerin sırtında geliştiği bir sistemi sorgulamaya teşvik ediyor. Yalnızca eşitsizliğin temel nedenlerini ele alarak, gerçek refah ve iyiliğin ayrıcalıklı bir azınlığın münhasır alanı olmaktan ziyade herkes tarafından paylaşıldığı bir toplum yaratmayı umabiliriz.

Devlet, keyif çatanların değil, kılıç çatanların yanında yer almadıkça, lüks ve eşitsizlik, önce adaleti, sonra devleti işgal edecektir. Cumhuriyet ise kimsesizlerin kimsesi olarak lüks ve eşitsizliğin bu işgalini Türk milleti lehine boşa çıkaracaktır.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 Yorum

  1. Değerli katkılarınız için elinize sağlık.

  2. 8 Eylül 2024, 22:28

    Verdiğiniz uç ve saçma örnekler konuyu iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Resmi yemin dışında yemin eden 300 civarında teğmenin yaptığını yanlış bulanların mutlaka “keşke “Yunan galip gelseydi” diyen kansızlardan olması gerekmiyor. Okurlara biraz saygılı olun. Siz kim oluyorsunuz ki kendinizi hüküm sahibi yerine koyuyorsunuz? “Türk askerine yaraşır bir görev bilincinin kararlı beyanı söz konusudur.” Cümleniz ne anlama geliyor? Okurları aşağıladığınız, ayrıştırdığınız gibi teğmenleri de mi ayrıştırıyorsunuz? Bu olayın dışında kalan altı yüzden fazla
    Teğmen görev bilincine ya da vatan için canını feda etme kararlılığına sahip değil mi? Bu güne kadar şehit düşen subaylarımızın tamamı Mustafa Kemal’in askerleriyiz diye bağıranlardan mı oluşuyordu. Yarın Allah korusun bu fazladan yemin etmeyen teğmenlerden biri kahramanca çarpışırken şehit düşerse hiç utanmayacak mısınız?
    Dilan örneği de teğmenler konusu ile bir araya gelemeyecek bir başka uç örnek. Bu şahıs beraat etmediği ve yargılama süreci devam ettiği için yaptığınız yorumların hem konu ile ilgisi yok hem de hukuken yanlış. Ne yani bu ülkede Dilan’lar var diye yanlış yapanları eleştirmeyecek miyiz? Gelir dağılımındaki adaletsizlik ayrı konu teğmenler ayrı konu.
    Devlet kılıç çatanların da keyif çatanların da yanında olamaz. Konu bir askeri disiplin konusudur. Asker üniformasını giyen hiç kimse bu yemin beni kesmedi diye düşünerek üzerine bir defa da şu yemini edeyim diyemez . Ama olayın asıl müsebbipleri konu kamuoyuna yansıdığında sanki savaş kazanmışçasına manşet atan ve isterik zafer çığlıkları atarak paylaşım yapan sorumsuz kişilerdir. Silahlı Kuvvetleri siyasetin içine çekmeye çalışan ve olaydan siyasi rant devşirmeye çalışanlar yargılanmalıdır.

    • Siz de bizim aklımıza biraz saygılı olun. Kime masal anlatıyorsunuz siz, okura saygı ve askeri disiplin başlığı altında? Atatürk’ ün yolundayız demek, ne zamandan beri disiplinsizlik oldu onun kurduğu ülkenin ordusunda? Atatürk’ün yolundan gitmeyen askerden bu ülkeye yarar gelmez vesselam. Onlar NATO’nun askeri olur ancak. Ayrıca o yemine katılmayanlarla ilgili kimseden olumsuz bir söz de gelmedi. Belki onlar da katılmak istedi ancak gelecek tepkilerden çekindi, kimbilir. Birileri bundan siyası rant devşirmeye çalışıyor diye, Atatürk’ün adını anmayalım mı bu ülkede ?
      NOT: Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığındaki tümgeneral haberi altındaki yorumlarda da sizi ve askeri disiplin titizliğinizi göremedim bu arada.

      • 9 Eylül 2024, 16:57

        26.12.2022 tarihinde İsmet İnönü ile ilgili bir yazının altına yorum yazarken “İnönü çapsızın tekiydi” ifadesini kullanmışsınız. Atatürk’ün silah arkadaşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı, İstiklal Savaşı’nın Batı Cephesi Kumandanı, Lozan Baş Delegesi bir insana saygı göstermeyip kılıç çeken teğmenlere sahip çıkmanız çok ilginç. Ben saygılı bir insanım ve kimseye masal anlatmıyorum. Sanırım bir üslup sorununuz var. Lütfen yorumumu bir daha okuyun. Sanırım pek anlaşılamamışım. Atatürk’ün yolundan gitmeyelim demiyorum. İkinci yemine katılmayan 600’den fazla teğmen var. Bu gençleri Atatürk’ün yolundan gitmemekle, NATO askeri olmakla suçlayamazsınız. Bu bühtandır. Bu çocuklardan kim bilir kaç tanesi ileride şehit veya gazi olacak. Konu elbette bir disiplin sorunudur. Askerlikte izin verilmeden yemeğe bile başlayamazsınız.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!