Tarikat ve cemaat kavramları neredeyse bütün dinsel gruplar için birbirinin yerine kullanılır. Ben de böyle kullanacağım, ama bu sözcükler arasındaki farkları vurgulayacağım.
Hemen söyleyeyim: Tarikat yol, yöntem, tarz anlamına gelir. Arapçada tarik, yani yol olarak kullanılır; Kur’an’da ve Hadislerde tarikat sözcüğü yer almaz.
Cemaat da Arapçadır. Tıpkı tarikat gibi bu sözcüğün de dinsel bir anlamı yoktur ve topluluk anlamına gelir. Herhangi bir insan topluluğu-dinsel olur ya da olmaz- anlamına işaret eder. Kuran’da cemaat de geçmez. Yani her iki sözcük, sözlük anlamı bakımından sonradan dinselleştirilmiştir.
Türkiye’deki bütün tarikatlarda olduğu gibi Menzil Tarikatında da babasoylu ve tarikatsoylu bir yapılanma, bir hiyerarşi söz konusudur. İki kanaldan türeyen silsile, tarikat yapılanmasında temeldir. Menzil Tarikatı, tarikat silsilesini 1389’da Özbekistan’ın Buhara kendinde ölen Muhammed Bahaüddin Şeyh Nakşibendi’ye dayandırır. Genellikle Türklerin rağbet ettiği Nakşiliğin bu şeyhi Şah-ı Nakişbend olarak da bilinir. Diğer yandan Kürt kökenlilerin bağlandıkları öteki Nakşilik kolu ise, 1827’de Şam’da ölen Mevlana Halid-i Bağdadi’ye nispet edilen Nakşiliktir. Her ne olursa olsun, sonuçta diğer tarikatlar gibi her ikisi de babasoylu ve tarikatsoyludur. Babasoylu, en kestirme ifadeyle, dinsel patronluğun babadan oğula ya da erkek soyuna dayandırılarak tekelleşmesidir. Bu eril dinsel tekelleşme, kadına ya da kadın soyuna silsilede hiçbir şans tanımaz, bundan da öte, silsilede soya yabancı hiç kimse-değil Müslüman, melek dahi olsa-bu zincir halkasında yer alamaz. Babasoylu zincirin halkalarından biri ya da bir kaçı tarihsel olarak saptanamadığı zaman, hemen tarikatsoylu bir zincirle bu kopukluk giderilir. Müritlerin hepsi, yaratılan bu silsiledeki herkese ve bundan sonra soyca halkalara eklenecek olası her çocuğa sorgusuz sualsiz bağlanmak zorundadır. Menzil’in ileri gelenlerinden birinin dediği gibi “Muhammed Raşid Erol’a ve onun sulbünden gelen, gelecek olan herkese köle olacaksınız; bu Müslümanlığın, Müminliğin gereğidir”
Öyleyse tarikat hiyerarşisi, feodal bir hiyerarşidir. Tarikatçı-cemaatçi feodalite, bu gün ve gelecekte bütün sözde dinsel silsilesini, Nakşibendilikten aldıkları marka ile ilk dönem İslam sufilerinden herhangi birine-örneğin Zünnun Mısri, Seriyy Sakati vb.-oradan Hz. Muhammed’e kadar meşrulaştırma haritası çıkarmıştır. Erkek egemen ve belirlenmiş bir soy içinde dönüp duran bu hiyerarşi, dikkatle bakıldığında, modern devlet örgütlenmesinin ilkel, feodal ama çok tehlikeli bir benzeridir.
Tarikat hiyerarşisi, ekonomik, sosyal ve siyasal olanakları, yani her türlü gelir getiren araçları bu yapılanma içinde tutarak “toplumdan ayrıksı”; söz konusu olanakları, her alanda dışladıkları toplumu kullanarak genişletmek, güçlendirmek ve devlete kendi sözlerini geçirmek için de “sivil” bir görüntü verirler. Başka bir deyişle, kendi içlerinde katı emir-komutaya dayalı militarist dinsel kurallar uygularken, kendi dışındaki büyük çoğunluğa karşı da her türlü kutsalı çiğneyerek “seküler” bir kılığa girerler. Evrensel ahlaki değerleri çiğnemek koşuluyla ancak seküler bir yaşam sürecekleri yanılgısı yüzünden, gerçek bir seküler, çağdaş yaşama paldır küldür katılırlar. Örneğin, emeksiz, kuralsız hatta ahlaksız kazanç, İslam’ın en belirgin ahlaki ilkelerini kapalı kapılar ardında ters yüz etme, yaşadıkları ülkenin bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal olanaklarını yağma malları gibi görme…Bu kuralsız, vicdansız ve liyakatsiz yaşam biçimini, mevki ve makamları liyakatsizliklerine rağmen, işgale ehil olduklarına dair şeyhlerinden aldıkları sözüm ona tarikat icazeti”, Menzil ve diğer cemaatleri hem insani yaşamın doğallığına, hem de laikliğe düşman hale getirmektedir. Siyaseten laiklikle savaşırken, pratik yaşamda kendilerince kuralsız kurallarla ördükleri sözde seküler yaşama kendilerine bırakırlar. Çünkü bu ve benzeri yapılar, Cumhuriyetimizin çağdaş değer ve birikimlerine “imanları gereği” savaş açmayı “cihat” saydıklarından, bin bir çilelerle kurulmuş Cumhuriyet’in bütün kurum ve kuruluşlarını tüketmeye programlanmışlardır. Tüketebileceklerini akılları keserse Fetö gibi darbe yapmaya girişmekte; akılları kesmezse Cumhuriyet kurumlarını ele geçirmeye veya halktan yetki almış seçilmişlerin yetkilerine ortak olmaya ya da tümden vekâletlerini almaya odaklanmış durumdadırlar.
Bir Tıp doktoru, bir astronot ya da bir mühendis hangi bilimi okursa okusun, sözünü ettiğim tarikat hiyerarşisi içindeki yeri, cahil, okuma-yazma bilmeyen, en küçük görgü kuralından bile habersiz ama “dinsel atanmış” bir şeyhin iki dudağı arasındadır. Hiyerarşide kurulan sözde manevi silsilenin en tepe noktasına Hz. Muhammed’in adını yerleştirdikleri için, şeyhe itaat yalvaca itaattir; şeyh bütün silsilenin mevcut durumda en yetkilisidir. Çünkü ondan öncekilerin hiç biri yaşamadığı için, hem onları hem de kendinden sonrakileri bu silsileye dahil etme ya da etmeme yetkisi şu an için yaşayan şeyhe aittir.
Kadınları küçümseyen, GATA gibi çok büyük sorumluluk gerektiren kurumu “yönetemediği cinsel dürtüleri”nin aracına dönüştüren ve adeta Cumhuriyet’in kurumlarını alaya alan bir Menzil müridinin şeyhi karşısında aynı laubaliliği gösterebildiğini mi sanıyorsunuz? Dananın oynaması kazıktan olduğuna göre, ona ve onun gibilerine, tarikat hiyerarşisi dışındaki alanlarda bu cahilce şımarıklığı telkin eden Menzil ve Menzil’e göz kırpan, kucak açan sorumlular değil midir?
Mensubu bulunduğu üniversiteyi, üniversiteleri “fuhuşevi”ne benzetecek kadar aklı, ahlakı, insanlığı alt üst olmuşlardan, “yedi düvele karşı savaştığımız yalandır, masalmış hepsi” diyecek kadar aklını cehalet ve kin karanlığı bürümüşlere dek uzanan Fetö cazgırları, kendi özgür iradelerine değil, onları kazıklarına bağlayan sahiplerine tercümanlık yapmaktadırlar.
Tarikat ve cemaatle ilişkisi olmayan ve liyakat esasına göre göreve gelmiş bir insan, emir ve direktifleri Anayasanın öngördüğü yasalardan, Cumhuriyetimizin değerlerine uygun kurallardan ve hiçbir ayrım gözetmeksizin Türk vatandaşlarının çıkarlarından alır. Tarikat zorbaları ve cemaat baronları onun için bir değeri temsil etmez. Cemaat ve tarikatlar, ancak kendi müritlerine emir ve talimat verirler. Ancak resmi ya da sivil yetki alanlarından ekonomik, siyasi ve idari destek gördükçe etki alanları tüm topluma ve yönetim erkine kadar genişletir; bu basınç tüm toplumu doğrudan ya da dolaylı olarak sarar, sonunda siyasi ve idari sorumluları, baskı altındaki toplumun baskı kaynağı olan bu hiyerarşik yapılara olan –kerhen ya da isteyerek- teveccühünü kazanmak için, demokrasiyi bu kapalı kör döngüsel örgütlenmeye mecbur bırakır.
Çağdaş demokrasi ve hukukun sağladığı “seçilmişlik”, cemaat ve tarikatların etkisiyle “atanmışlık”a dönüşür. 82 milyonluk Türk halkının demokratik ve özgür bir seçimle verdiği ulusal bir yetkinin bu yapılara kısmen ya da tamamen devri, hiçbir siyasi sorumlunun hak ve iradesine bağlı değildir. Menzilciler, Süleymancılar, Fetöcüler, Nurcular ve benzeri yüzlerce cemaat ve tarikat, ilk aşamada “Eski Türkiye”de, devlete sızmak için uğraş vermekte idiler. Ama “yeni Türkiye’de” bunlar, devletin, hukukun, adaletin ve hakça bölüşümün önüne geçebilecek denli, devletleşme yoluna girme aşamasına gelmişlerdir. 82 milyonluk Türk halkının devleti, kaygı verici trajik de facto durumla karşı karşıyadır. Bu ikinci aşamada tablo tersine dönme eğilimine girmiş; adeta devlet cemaat ve tarikatlara “sızmak”; devletliğini göstermek sürecine girmiştir. Adalet,hak, hukuk, liyakat, eşitlik, özgürlük, demokrasi ve çağdaş yaşam talepleri, bütün Türk halkının temsilcisi olan devletten beklenmek yerine, zır cahil din tüccarı şeyhlerin şıhların hiyerarşik düzeninden beklenir olma yoluna evrilmektedir. Fetö bu iki aşamayı tamamladıktan sonra az kalsın devletin tüm kurum ve kuruluşlarıyla tepesine binecek duruma gelmişti. Menzil de Fetö ile benzer bir yol izlemektedir. Çünkü her ikisi de doğrudan Nakşibendilikten beslenmektedir. Her ikisi de feodal bir yapı, her ikisi de sosyal, ekonomik ve siyasi güç kazanmak için her türlü dinsel, hukuksal ve kültürel değerleri fütursuzca çiğnemekte; ama meslek haline getirdikleri bu ihlalin, işin kötüsü, İslam’ın gereği olduğuna insanları inandırmada başarı kaydetmeleridir.
Tarih-dışı olan ve tarihsel gerçeklere uymayan hilafetin hiçbir dini ve pratik temeli olmadığı, her kesimden büyük bir çoğunluk tarafından teslim edildiği halde, bu “kara” sevda, cemaat ve tarikatler arasındaki “görev ve çıkar bölüşümü” ile, taksitli bir hilafet provası yoluyla tatmin edilmeye çalışılmaktadır. İslam’daki hilafet[1] kavramıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan bu prova, esasen dinsel ya da kutsal hiçbir kaygı da gütmemektedir.
Cemaatlere ve tarikatlere, siyasi ya da ekonomik anlamda göz yuman veya destek veren sorumlular, halktan aldıkları yetkiyi, halkın onaylamadığı kişi ya da yapılara devrederse, bir tarikat liderinin dediği gibi “iki bin silahlı grup” ilk önce bu yetki devrini yapanları alaşağı edecektir. Atatürk “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken aslında bu yetki devrinin hiçbir şekilde meşru olmayacağını; milletin adına gelenlerin milletin aleyhine yetki kullanma hakları olmadığını vurgulamaktadır.
Çünkü bağımsızlık Atatürk’ün şahsında, Türk milletinin temel karakteridir.
İlk İslam filozofu Ebu Yakup İshak el-Kindi, “Dinini satan, dinsiz kalır. Çünkü satılacak bir şeyi kalmamıştır” der. 13. yüzyıla kadar İslam dünyası, bu günkü İslam dünyasından çok daha ileri idi. Sayın Atabek’in yerinde deyimiyle “zihin istismarı” ya da akıl istismarı yapılmasına olanak tanımayan bir felsefe kültürü egemendi. Türklerin İslam’la tanışma süreci de tam bu döneme rastlıyor. Her millet gibi Türkler de İslam’ı Anadolu’nun tarihsel ve kültürel tüm birikimi kapsamında kendilerine göre algılamış; akla ve zihinsel işleyişe karşıt olmayan bir dindarlık tarzı geliştirmişlerdir. Ancak felsefi düşünce yerine fideist (imancı) tutumun resmi bir din anlayışına evrilip devletleşmesiyle insanlar, nasıl dindar olunacağını devletten gelen talimatla belirlemek gerektiğini vazgeçilmez inanç ilkesi olarak benimsemişlerdir. Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar Osmanlılarda devletin tarikatlarla karmaşık ilişkisi, zihinsel istismarın resmileşmesini; Cumhuriyet kurulduktan sonra da illegal ama gittikçe derinleşen akıl yozlaşmasının yolunu açmıştır.
Bu yapılar bilimi ve eleştirel düşünceyi halk nezdinde itibarsızlaştırmışlar; bu süreci planlı ve örgütlü bir şekilde yönetmektedirler. Bilime ve aydınlanma düşüncesine karşı soğutulan insanlar, çareyi cemaat ve tarikatların akla ziyan ama kendilerine yarayan uydurma pratiklerde aramaya başlamışlardır. 19. Yüzyılda Din Bilimleri kavramını ilk kez kullanan Max Müller, din ve dinlerle ilgili her türlü araştırmayı bilim disiplini içinde görmüşken cemaat ve tarikatlar yüzünden din öğretimi, beyinleri işlevsizleştirme aracı olarak kullanılmaktadır. İlk operasyon, insana ve yaşama dair ne varsa insanları her şeye, kendine, ülkesine, ulusuna, öz kültürüne yabancılaştırma yoluyla gerçekleştirilmekte; birey en şiddetli yabancılaşmayı kendi aklı ve öz güvenine dönük olarak hissetmektedir. Önce kendine ve aklına olan özgüveni yıkılan birey, çaresiz kalınca tek seçenek olarak tarikat şeyhine ölümüne bağlanmakla karşı karşıya geliyor. Artık bu aşamadan sonra her şey, inanca ve inancın tek yetkili organı olarak önüne konulan tarikata bağlanarak beyin doldurulmaya hazır hale getiriliyor. Başka bir deyişle, aç bırakılan bir canlı, aç bırakan tarafından istenilen her şeyi yemeğe zorlanmaktadır.
“İslam devleti”, “Şeriat devleti” ya da “İslam halifesi” kavramlarının dinsel ve tarihsel hiçbir gerçekliği yoktur. Ama buna rağmen bu kavramlar sanki tarihsel ve dinsel hakikatler imiş gibi, boşaltılan beyinlere telkin yapılıp cemaat ve tarikatlar, hilafet kurumunu kendi aralarında bölüşerek sürdürdüklerine inandırmaya çalışmaktadır. Her biri kendi hilafetini, hilafet merkezini (Menzil örneğinde Adıyaman-Kahta, Van’da Zehracılar ve benzeri), halifesini ve hatta uydurdukları dini çoktan kurmuş bulunmaktadır. Bölüşülmüş hilafeti, devleti ele geçirerek bütün bir hilafete dönüştürmek için de aralarında kıyasıya savaş vermektedirler. Bu savaşta onun ya da bunun, başka bir deyişle, tasavvuf yolunu tuttuğunu öne süren Cübbeli’nin ya da onu hedef tahtasına oturtan silahlanmış selefi cemaatlerin tarafını tutmak, hiçbir sorumluyu bunların hışmından azade kılmayacaktır. İlk zarar görenler, göz yuman ya da destek verenler olacaktır. Neden? Çünkü devleti ele geçirip hilafet merkezi olmak için birbirini boğazlayan tarikat ve cemaatler, ilk önce, Atatürk Cumhuriyetinin bağışladığı yetki ve gücü temsil edenleri izale etmekle işe girişeceklerdir.
Fetö de aynısını yapmaya kalkışmamış mıydı?
İyi cemaat-tarikat, kötü cemaat tarikat yoktur; devletleşebilecek güce erişeni vardır, henüz erişemeyeni vardır.
Eğer halkın eliyle ve halk adına alınan yetki, marifeti kendinden menkul tarikat ve cemaatlerden medet umarak kullanılırsa, yetkiyi denetleyen ve isterse sınırlandıran da onlar olacaktır. Oysa yetkiyi halk verdiğine göre bu güç halkta olmalıdır. Kendine verilen siyasal ve yönetsel erki, halk dışındaki yasaya aykırı odakların paylaşmasına yol açacak gaflette bulunmak, öncelikle bu erkten sorumlu olanları hem kişisel hem de tüzel anlamda rencide etmelidir. Kaldı ki tarikat ve cemaatlerin varlığı yasa dışıdır; hukuk dışıdır ve İslam dışıdır.
Ne yazık ki ülkemizi baştan ayağa çepeçevre sarmış irili ufaklı yüzlerce tarikat ve cemaat vardır. Nakşibendilik ile selefi cemaatler bunların iki ana gövdesidir. Örneğin Fetö Nakşilikten türemedir; Fethullah’ın sözde hocası cehalet timsali Said-i Nursi de Nakşidir. Menzil de öyledir. Bir de selefi gruplar vardır. Cübbeli’nin ihbarına ve saptamasına gereksinim duymayacak bir devlet ve siyaset erki olmalıdır. Selefi yapılar, önceden Ihvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)’e yakınlık duyan kişi ve gruplarla, dışarıdan gelen Ortadoğulu göçmenlerden bir kısmı ile daha da güçlenip semirmiştir. Selefiler, öbürlerinin telkinle yönlendirdikleri beyinleri, emperyalizmin ekonomik destekleri sayesinde silahla sağlamaya çalışmaktadırlar. Ülkemizde Işid operasyonları bunun kanıtıdır. Zihinsel istismar selefilerde silahlı zorbalıkla birleşir. Doğrudan Türk halkını ve Türkiye’yi kafirlikle suçlarlar.
Örneğin, 2005’te kapatılan Nurcu Zehra Vakfı, 2007’de Türkiye’yi AİHM’e şikayet etmiş; AİHM ise 2018’de verdiği kararda “şeraite dayalı devlet kurmak isteyen vakfın kapatılmasının hukuki olduğu”na hükmetmiştir. Hükümet, aynı duyarlılığı sürdürüp vakıf ve dernekler gibi laik kuruluşları din adı altında Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı kullanan bu dinci kalpazanlıklara son vermelidir.
Bunlar bildiğimiz İslam dinine inanmıyorlar. Bir İlahiyatçı ve filozof olarak tarikat ve cemaatlerin-akledemeyen bağlıları bir yana-tüm yönetim birimlerindeki beyin-katillerinin Müslüman olmadıklarını düşünüyorum. Açıkçası, Kuran’daki İslam’la hiçbir ilgileri yoktur. Tersini iddia eden varsa, her birinin din diye pazarladıkları nefsani, şeytani ve siyasi manevralarını İslam’la yüzleştirmeye hazır olmaya çağırıyorum. Yağma, çapul, haksızlık, adaletsizlik, yaşama ve insana düşmanlık eden, çocuk-çoluk, kadın erkek, canlı cansız demeden her şeyi önce dinselleştirip sonra da cinselleştiren; tüm yaptıklarını İslam’la Kuran’la değil de, tarikat şeyhlerinin talimatlarıyla her bir tarikat ve cemaat kendi dinini yaratmış; İslam bu “uyduruk dinler”le işgal ve iğfal edilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı bir Cumhuriyet kurumudur ve Cumhuriyetimizin vizyon ve ilkelerine göre ile davranmak zorundadır. Ancak Diyanet bu görevini yapabiliyor diyemeyiz. Kendi yetki ve sorumluluk alanlarını adeta cemaat ve tarikatlerin inisiyatifine ve insafına terk etmiş görünmektedir. Anayasal olarak suç işlediğine dair serzenişlerdeki haklılık oranını hukukçular daha isabetli değerlendireceklerdir. Diyanet, göz göre göre “uydurma din fabrikaları”nın kendi yetki alanını ihlal etmesine göz yummamalıdır. Bir an önce bu yapıların din-dışı ve yasa dışı olduğunu resmen, fiilen ve hukuken ilan ve ilam etmelidir.
Bir yandan camiler yaparken bir yandan da camileri boşaltan cemaat ve tarikatlerin çoğalması, Diyanet’in sorumlu olduğu camilere karşı görevini yapmaması değil midir? En büyük, en yasal ve en masum cemaat cami cemaatleri iken, illegal oluşumların karşı cemaatleri örgütlemesi, cami ve mescit düşmanlığı değil midir? Fetö’nün Işık Evleri, Menzil’in merkezi ve sohbet evleri, Süleymancıların yurtları, Selefilerin hücre evleri, adını burada sayamayacağım dernek ve vakıf tabelası ile faaliyet yapan bir yığın sözde dinsel oluşumların sohbet evleri, Sayın Cumhurbaşkanı’nın camilere atfettiği haklı önem ve ehemmiyeti hiçe saymak değil de nedir? Kendi yaptığımız camilere bu çifte standardı nasıl uygularız? O zaman camiler toplumsal işlevini yitirmiş olmaz mı?
Diyanet kendi kurumlarına sahip çıkıp asli görevine rücu etmelidir.
Selefiler, mevcut ve meri İslam dinini, yetersiz ve işlevsiz gören silahlı ve tehlikeli din görünümlü terör örgütleridir. Işid başta olmak üzere ülkemizde mevcut anayasal düzeni kökünden yıkıp adına Şeriat devleti dedikleri hayali ama silah zoruyla egemen olmak istedikleri bir yapıyı ikame etmeye çalışıyorlar. Mezhep, ırk, bölge ve din ayrımlarını özellikle Müslüman toplum üzerinden körükleyerek, Müslümanlar arasında iç çatışma çıkarmak ve böylece emperyalistlerin işgaline zemin hazırlamak amacındadırlar. Bunlara Kuran bile az gelmektedir. Allah ve Peygamber onları tatmin etmemektedir. İslam onlara göre silah, ölüm, cinayet ve tedhiş olarak yorumlanarak İslam ile terörü ayrılmaz ikili olarak göstermek istemektedirler. Batı’da İslam ile terörün yan yana getirilmesinden İslam’la hiçbir ilgisi olmayan özellikle terör grupları sorumludur. İslam adını teröre bulaştıran bunlardır.
O zaman “köpekleri bağlayıp taşları serbest bırakalım” ki, iki de bir “İslam terör dinidir” demesinler.
Kuran’da bağlamından kopararak aldıkları ayetleri siyasal sloganlar haline getiriyorlar. En masum bir metin ya da bir yazıdan istenirse sloganlaştırılmış ifadeler üretilebilir. Üretiyorlar da. Din kavramı, Arapçada medeniyet kavramının türediği bir sözcüktür. Düşünün; esasen medeniyet, şehirlileşme, uygarca yaşam anlamına gelen din, Türkçede dinselleştirilen bir din’e dönüşerek medeniyetten koparılıp vahşetin adresi yapılmaktadır. Arapçadan dilimize geçmiş pek çok sözcük, orijinal anlam evreni bakımından “daha az dinsel, daha çok dünyasal” olmasına rağmen, anlam daraltılmasına uğratılmakta; bu daralma da irili-ufaklı dar pek çok tarikat ve cemaatlerin doğmasına yol açmakta, sonuçta da bu daralma yaşam alanlarımıza yansımaktadır.
AKP tabanı, muhalefetteki hemen tüm partilerden gelen seçmenlerden oluşmaktadır. Yani Türkiye dışından gelen nevzuhur bir seçmen kitlesi değildir. Böyle olunca bu oran normaldir; hatta daha fazladır. Yani bu seçmen kitlesi Türkiye Cumhuriyeti halkının doğal bir parçasıdır. Cumhuriyet kültürüyle yoğrulmuş, çağdaş yaşam kültürünü kanıksamış normal bütün seçmenler, tarikat ve cemaatlere sıcak bakmayacaklardır. Hakkın, adaletin, özgürlüğün ve demokrasinin tehdit odakları olan bu yapılara, Cumhuriyetin eğittiği –sol ya da sağ-seçmenlerin büyük çoğunluğu elbette herkes eşit vatandaşlık hak ve yetkisi vermiş olan Cumhuriyet’i, bu illegal oluşumlara tercih edecektir. Tarikat ve cemaatlerin işlevsizleştirilip tarihin çöplüğüne atılmasında bence Akp seçmeni öncülük edebilecek deneyime başka partilerin seçmenlerinden daha fazla sahiptir diye düşünüyorum.
Selefi dinci oluşumlar, cemaat ve tarikatler, “Fransa İslam’ı”, ya da “Fransa için Müslümanlık”(CFCM) tartışmalarında, “Avrupanın huzurunu bozmayacak, kendi algılama hinterlandı içinde kalacak” bir İslam yorumu geliştirme çabasında büyük pay ya da vebal sahibidir. Müslümanların büyük çoğunluğu adına davrandıkları iddia ve izlenimi ile bu cahil ve kalpazan gruplar, bir buçuk milyarlık İslam dünyasını, muhtemelen asırlarca sürecek bir zan altında bırakıyorlar. Diğer yandan, İslam dini evrensellik özelliğine sahipse, her millet onu kendi sosyal ve kültürel koşullarına göre algılama hakkına sahiptir demektir. Evrensellik tezi her ulusun kendi tarihsel ve kültürel algoritmasına uygun yerel bir yorumu zorunlu kılabilir. Başka ülkelerin İslam yorumları Fransa’yı böyle bir yola sevk etmiş olabilir. Sebep ne olursa olsun, İslam dinini her ulus kendine göre algılayıp yorumlayabilir.
Türk İslam’ı da en az Fransa İslam’ı ya da Fransızlar için İslam” gibi düşünülebilir. Zaten pratikteki İslam algımızla bize, “hayır, bunlar İslam’da yok” diye söylenen İslam arasında büyük fark var. Başka bir deyişle, biz Türkler İslam’ı, Anadolu’nun gelmiş geçmiş bütün tarihsel ve kültürel zengin birikimleri ışığında algılamakta ve yaşamaktayız. Ancak Sünnilik adı altında anlatılan teorik İslam ile bu pratikler, Türklerin İslam’a tanışması (8. Yüzyıl) dan beri uyuşmamaktadır. İslam’ın Anadolu’ya açılan kapısı, Türk İslam’ı doğurmuştur ve Arap geleneği ile ilgisi zayıftır. Türk halkı Alevi olsun Sünni olsun pratikteki bu İslam’dan hoşnut, ama kendisine telkin edilen teorik Arap İslam’ından muzdariptir.
Sabır ve “acıyı bal eylemek”, eylemin içinde olmak ve eylemden pay almak koşuluyla, mümkündür. Davul eylemsizin, tokmak ise eylem kaynağının elindeyse, hem davul hem de acı aynı kişiye yüklenemez. Fakirlik, yoksulluk, acı ve felaketler, istenen güzel şeyler değildir. İslam, Müslüman’ın mağdur ve mazlum olmasını onaylamaz. Fakirliğe sevinmek, fakir olduğu için şükretmek, hiçbir zaman Allah’a hamd etmenin koşulu olamaz. Kaldı ki İslam geleneğinde ve literatüründe “fakir” demek, ele güne muhtaç Müslüman değil, “Allah’a muhtaç Müslüman” demektir. Müslüman’ın Müslüman’a veya başkasına muhtaç olması mukadder ve övünülecek bir şey değil, en son istenecek kötü bir durumdur. “Veren el, alan elden üstündür”e göre sürekli veren olmanız ve başkalarının da sürekli alan el olması, Allah’ın (başka) beldeler halkından alıp resulüne fey‘ olarak verdikleri, Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah’a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir (Haşr, 7) ayeti ile bizi karşı karşıya getirir.
Bu ve benzeri ayetler Müslüman’ım diyen herkese şöyle sesleniyor: “işsize iş, aş, ev, eşit ücret, hak ve imkanlar verin. Servet bir kısım zenginler arasında devir daim eden bir güce dönüşmesin. Zengin bir azınlık, yoksul bir çoğunluk yaratır ya da elindeki ekonomik imkanları bu kesim için kullanmazsa, “Allah’a saygısızlık eder; dünya ve ahrette O’nun çok acıklı azabıyla cezalandırılır.
Bir kez “körle yatılırsa şaşı kalkılır”; ikinci kez “yatılırsa, kör olunur”.
Duygularınız, hisleriniz körelir, manda gönüne döner. Halkın ahu figanı, talep ve serzenişleri, tehdit ve terör gibi algılanır. Buradaki “körlük” , görme engellilik değildir. Onları tenzih ederim.
Kalp körlüğü, yürek körlüğü, akıl körlüğüdür. Bunun tedavisi, “körler”le olmaktan uzak durmaktır. “Kalp gözü”, fantastik tasavvufi bir kavram değil, insanlık gözüdür.
Şimdi bu gözümüze bakalım: kör mü, değil mi?
Tarikat ve Cemaat, hak ve adaletin düşmanıdır. Bunlardan din ve insanlık beklemek beyhudedir.
[1] İslam’da hilafet, Bakara Suresi 30. Ayette, insanın yaratılıp yeryzüne gönderilmesi olarak belirlenmiştir. Buna göre her insan “halife”dir; Tanrı’ya adalet, iyilik ve doğruluk bakımından en çok benzeyen, en üstün halifedir. Kötülük yapanlar, O’nun halifeliğine layık değildir. Bu liyakati kazanmak, iyilikte yarışmakla mümkündür. “Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.
Bir gün de şu yabancı kaynaklı cemaat ve tarikat yapılanmalarını yazın.
Sn. Hocam, bu son derece değerli yazınız için size çok teşekkür ederim. İslam’ın özünün bu denli sağlam, sağduyulu ve felsefi bir biçimde, insanın ve toplumun yaşamıyla bağlantılı olarak verilmesi beni çok etkiledi. 0Umarım kalp gözü kapalı olanların da gözlerinin açılmasına vesile olur. Elinize sağlık.
Çok ibretlik bir yazı!
Yazıyı yorumlamaya neresinden başlamalı diyeceğim ama şaşkınım!
Hele ki cemaat tarikatlerin müslüman olmadıkları ki, şahsen bende inanıyor ve
sadece şunu belirtmekle yetinerek yüreğine sağlık diyorum benim değerli hocam.
Hocam çok teşekkürler bu yazı için camilerde çalışanlar bu yazıyı halka okusunlar ..insan köleliğe müsait olmayan bir yapıya sahiptir gen düzenlemeleriyle köle ruhlu insanlar yaratmak istiyorlar ..örneği fetödür ..yediğinize içtiğinize yaptırdığınız aşıya içtiğiniz ilaca dikkat edin
BÖYLEDE GERIZEKALI KESIM VAR.ALLAHA KUL OLMAK YERINE KULA KUL OLAN VE YAPTIKLARI IBADETLERIN KABUL OLMAYACAGI BI KESIM..HZ MUHAMMED SAV EFENDIMIZIN HAYATINU OKUSALAR YANLIS YOLDA OLDUKLARINI ANLAYACAKLAR