Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…
Bugünlerde yazmak zor geliyor. Bazen öyle olur. Yazamayız. Ekmek parasını yazarak/konuşarak kazanmış bir ölümlü olarak bugünlerde yazmak istemiyorum. Nihat Genç boğazımızda bir düğüm. O düğüm orada öyle duruyor. Türk milletinin onurunun çiğnenmesine tahammül edemeyip “ceremesini ben çekiyorum” haykırışı boğazımızda bir düğüm. Haymana kavununun çatlağından süzülen balın ilâhî hikâyesi boğazımızda hâlâ bir düğüm. Ona bu kadarı fazla. Bu kadarını hak etmiyor. O kim bilir orada nelerle hesaplaşıyor. Biz ne yazıyoruz? Yazamayız. İnancımızca, bildiğimiz dört antik dilde onun için dua ediyoruz. Faydası olur mu bilmiyorum. Öyle olmasını umuyorum. Haftalardır aklımda: ‘Türk milleti’. Erteleyip duruyorum. Yazmak da bir çeşit dua sayılmaz mı? Herkes hepsini bilmez, her kitabımı, her makalemi birine adarım. Bu yazımı Nihat Genç’in iyileşmesine adadım. Onun için yazıyorum. İyi olsun. Kut olsun. Sağ olsun. Sağlık olsun.

BASKIN DİLİN SONUNU GETİREN BİR DİĞER BASKIN DİLDİR
Ulus tanımının tarihi en çok 150 yıl öncesine dayanır. Yenidir. Tanıma göre topluluğun ulus olma durumunu hak etmesi birkaç temel koşulu gerektirir. ‘Ortak dil’ bunların başında gelir. Diğer koşulları zaten dilin kendisi yaratır. Üst-üste koyar: Ölünce size ne yapılacağını diliniz belirler. Nereye ve nasıl defnedileceğiniz, başınız Doğuya mı bakacak, Batıya mı, konuştuğunuz dilin bileceği iştir. Şapkanızın, kaftanınızın biçimini, kaplarınızın yapım tekniğini, yonttuğunuz heykelin, kayalara vurduğunuz petrogliflerdeki arkeolojik stilin özelliklerini, çadırınızın, gerinizin mimarisini, kapısının hangi yöne bakacağını, iç hukuk kurallarınızı, yazılmış/yazılmamış anayasanızı diliniz belirler. Hiçbir şey tesadüfi değildir. Hikâyenizi, destanınızı, edebiyatınızı yaratan da gene dilinizdir. Dil de canlı bir varlıktır. Doğar, yaşar, ölür. Tarihin kaydettiği diller baskın dillerdir. Türkçe, Sümerce, eski Mısırca, Hurice vd diller gibi. Baskın diller kendi arkeolojik kültürlerini yaratır. Türkçenin yazılı stellerini, Asya coğrafyasına yayılmış binlerce arkeolojik belge topluluklarını, Sümerce’nin Zigguratlarını, eski Mısır dilinin anıtsal piramitlerini, Hurrice’nin muhteşem Anadolu Tunç Çağı maddi kültürünü yarattığı gibi. Baskın dilin nerede, ne zaman, nasıl doğduğunu bilirsiniz. Ama ne zaman öleceğini kendi bilir. Dil ölür, kültür ölür. Dili öldürmeden kültürü ortadan kaldıramazsınız. Baskın dil gürzle-kılıçla, topla-tüfekle öldürülmez. Baskın dilin sonunu getiren bir diğer baskın dildir.

Topluluğun ulus olma özelliği taşıyabilmesi şu 4 koşula bağlıdır:
1-Ortak dil: Toplulukta tek bir dilin konuşulması
2-Ortak inanış: Topluluktaki spiritüel inançlar ve öteki dünya tasavvurları birliği
3-Ortak kültür tarihi: Topluluğun sahip olduğu tanımlanmış ortak kültürel geçmişi
4-Ortak yaşam alanı: Topluluğun özgün maddî izlerini tanımlanmış toprak parçaları üzerine bırakmış olması, vatan sınırlarını özgün işaretlerle belirlemiş olması.
Öyle çok da kolay değildir millet olmak. Orta Çağlardan sonra zaten herkes millet. Sümer ve Mısır medeniyetleri dışında günümüze intikal edebilmiş kaç ulus (/kültür) Tunç Çağlarının ötesinden geliyor? Tarihe kök salmış bir dilin olacak, o dil baskın bir dil olacak, onu belli bir coğrafyada yaşatmış olma ayrıcalığın olacak, geçmişe uzanan bir kültürel sürekliliğe sahip olacaksın.
En eski Türk dili konuşan halklardan, Klasik Türk Dönemi-II (Göktürk) Kaganlığı evrelerine kadar, Kuzey Asya Türk topluluklarının dilini, arkeolojik kültürünü, spritüel inanışlarını, yıllar yılı yakından inceleme fırsatı bulmuş olmamın sağladığı kazanımlarla, Türk dili konuşan halkların ulus mu, kabile mi olup olmadığına hükmedebilmek benim için zor değil. Aşağıda verdiğim her şey bilgiye dayalıdır. Tahmin ve temenniye değil. Bakalım eski Kuzey Asya Türk topluluklarının sosyolojisi 150 yıllık yeni ulus kavramı tanımına ne kadar uyuyor.
ORTAK DİL
1 Ortak dil: Kuzey Asya’da Türk dilinin, kültür belgelerine dayalı tarihi MÖ 1. bine gider. Sibirya kökenli İskit halklarının ve bağlantılı olarak Klasik Türk Dönemi-I (Taştık) Kültürü ve Klasik Türk Dönemi-II (Göktürk) dönemi halklarının konuştuğu dil, günümüz Türkçesine çok yakındı. Gene belgeye dayalı hipotezler temelinde Tunç Çağları-Eneolitik Çağ ve Neolitik Çağ Güney Sibirya yerli halklarının konuştuğu dil Sibiryalı İskitler dönemine bağlı bir Türkçedir. Nihayet Üst Paleolitik sonunda anayurt Angara-Baykal bölgesi yerli halkları da ‘Arkaik Yenisey-Lena Dili’ diye tanımladığımız bir dil konuşuyor idiler. Türk dili bu kök dilden türedi. Önce Güney Sibirya/Altay kültür coğrafyalarına yayıldı ve zaman içinde bütün Avrasya-Yakın Doğu coğrafyasını ele geçirdi. Hemen ilave edelim. Öyle, “…benim de geçmişe uzanan bir dilim vardı…” olmaz. Dil, kayıtları varsa dildir. Yoksa hikâyedir. Daha da belirleyicisi, kayıtlı dahi olsa eğer ‘o’ dil bir arkeolojik kültür grubunu niteliyorsa dildir. Değilse o yalnızca bir dildir.

ORTAK İNANIŞ
2 Ortak inanış: Türklerin geleneksel inanç sistemi, en eski dönemlerden Geç Tagar/İskit dönemine (MÖ 3. yüzyıla) kadar Panteist/ Gök Tengri inancı yaklaşımları olarak tanımlanabilir. Geç Tagar-Taştık döneminden (MÖ 1. yüzyıl) itibaren Çin inanç sistemlerinin önemsiz etkileri Klasik Türk Dönemi-II (Göktürk)’ne kadar devam eder. Ne ki Uygur dönemi ile inanç sistemleri, ölü gömme adetleri artık Çin kültürünün ağır etkisi altındadır. Bu durum Uygur dilinin gücünün bir biçimde zayıfladığının işaretidir. Göktürk topluluklarının en zayıf, en hazırlıksız dönemine denk gelen bir zaman aralığında bu kez gözü dönmüş Müslüman Arapların “fetih” adı altında işledikleri soykırım cinayetleri karşısında yapabilecekleri pek bir şeyleri yoktu. Kimi kaynaklara göre elli bin, kimine göre yüz bin canın kılıçtan geçirilerek, ağaçlara asılarak, pazarlarda köle yapılarak ortadan kaldırıldığı, rezil edildiği süreç (‘Talkan katliamı’) Türk halklarının spritüel inançlarının köklüce dönüştürülmeye zorlandığı dönemlerin başlangıcıdır. Zerdüşt İran halklarının da durumu bu çerçevededir. İran’ı bilmem. Ama Türk halklarının bu kılıcın ucunda yaşadığı ‘inanç dönüşümü hadisesi’ sadece bir süreçtir. Sınırlıdır. Türk halkları, genlerine işlemiş binlerce yıllık Panteist/Gök Tengri inancına bugün hâlâ bağlıdır. İnançla ilgili pratikleri hâlâ canlıdır. Türbe etrafında dönme, yüz sürme, ağaç dalına çaput/çalama bağlama, gece tırnak kesmeme, aynaya bakmama, tu-tu-tu (tükürük) çekme, tahtaya vurma, semaha durma ritüelleri ve dağlara, suya, ateşe, ağaca, yeşile, kurda-kuşa saygıyla yaklaşma, zarar ver-me-me hassasiyetleri ve daha bir dizi spritüel pratik biz Türklerin genlerimize işlemiş Panteist geleneklerden gelme uygulamalardır. Türklerin spritüel gelenekleri hakkında bakılacak tek kaynak Abdülkadir İnan’ın Tarihte ve Bugün Şamanizm: Materyaller ve Araştırmalar, kitabıdır. Tavsiye ediyorum. Ondan sonra çıkmış ‘kes-yapıştır tarzı uyduruk tekrarları’ değil. Dikkat!
Türk ulusu bugün spiritüel özlerine dönme yolundadır. Er ya da geç dönecektir. Çünkü geleneksel Türk inanç sistemi, hayatın ta içinden sökün eder gelir.

ORTAK KÜLTÜR TARİHİ
3 Ortak kültür tarihi: Akademik yaşamımın neredeyse dörtte üçünü bu konuya ayırdığımı görüyorum. Türk-Altay Kuramı, Kabalcı (2023) ve Türklerin Prehistoryası, Kabalcı (2024) kitaplarım Türklerin Kuzey Asya’daki erken kültür tarihine adanmıştır. Türklerin Altaylar Kültür Coğrafyasının her bir noktasına bıraktıkları Türk Runik yazı ile yazılmış steller, yazıtlar aynı zamanda sayısız arkeolojik belge gruplarını da nitelemiş, kimliklendirmiştir. MS 6.-8. yüzyıllara ait olan bu kültür belgeleri bizi bir önceki döneme yani Taştık Türk Dönemine (Klasik Türk Dönemi-I) bağlar. Taştık ile Tagar/İskit arasında kıyamet gibi arkeolojik malzeme iki kültürün aynı etnik kökten geldiğini gösterir. Tagar/İskit kültürü ile Karasuk Kültürü arasında kültürel bağlantılar bizi hayrete düşürecek kadar ilginçtir. Nettir. İnandırıcıdır. Karasuk-Okunyev arasında kültürel ilişkiler de maddi kültür verilerinin arkeolojik stil gelişimlerine bağlı olarak tanımlanmıştır. Bütün bu tanımlanan kültürel oluşumlar Altaylar kültür coğrafyasındaki ardışık kültürlerdir. Anılan kültürel yapılanmalar (MS 6. yüzyıl ile MÖ 4. bin) arasında kurduğumuz kültürel bağlantıları reddeden bir çalışma bugüne kadar yapılmış değildir. Proto-Okunyev (MÖ 4. bin) kültürünün kaynağı Angara-Baykal bölgesinin Neolitik kültürlerinin içinden çıkmadır. Neolitik kültürler ile Rus meslektaşlarımız tarafından Initial Neolithic ya da Mesolithic diye tanımlanan evre (MÖ 13.-11. binler/ Osipovka Kültürü) arasında gene arkeolojik bağlantılar kurulabilmektedir (Bak Türk-Altay Kuramı ve Türklerin Prehistoryası). Türk dili konuşan Sibiryalı halkların ortak kültür tarihi kabaca budur.

ORTAK YAŞAM ALANI
4 Ortak yaşam alanı: Şu bilgiyi kulağımızın küpe takılacak yerine önce bir tutturalım. Ortak yaşam alanını arkeolojik kültür belgesine bakarak buluruz. Başka herhangi bir şeye bakarak değil. Yazılı ifadeler bizi her zaman doğrulamaz. Örneğin çivi yazılı kaynaklarda geçen Zagros kökenli bir etnik grup “Turukku/Turki krallığı” ifadesine bakarak işte Türkler orada, dersek o zaman nerede onun özgün kültür belgeleri, diye sorarlar. Ve öncesi? Ve sonrası? Buna benzer bir yığın örnek verebiliriz. Yazılı kaynaklarda geçen bu ilginç ifadeleri elbette ben dâhil her fırsatta değerlendiriyoruz. Değerlendirdik. Atlamadık. Ama esas anlamda maddi kültür belgesi yaşam alanını belirleyendir. Yukarıda verdiğimiz kültürel hadiselerin geliştiği alan ‘Güney Sibirya’ diyerek genelleyebiliriz. Bu genel içinde anayurt topraklarını özele indirgeyip ‘Angara-Baykal’ şeklinde tanımlarız. Batıda Ob ile Doğuda Lena arasında uzanan bu Güney Sibirya toprakları Türk dili konuşan halkların da ortak yaşam alanlarıdır. Her bir noktası Orta Çağlardan Üst Paleolitik’e kadar Türklere ait tanımlanmış kültür belgesi ile doludur.
PETROGLİFLERİN GÜCÜ
Petroglifler de ortak yaşam alanlarının belirlenmesinde önemlidir. Örneğin Altay kökenli petrogliflerin belli bir evresini temsil eden figürlerin biz, Çin’in Merkezi Ovalarına, Sarı nehire, Helan dağlarına kadar gittiğini, ayrı bir evresinin Tibet yaylalarını ele geçirdiğini yaptığımız arkeolojik araştırmaların sonuçlarından biliriz (Bak Türk-Altay Kuramı). Petroglifler de onu yapanların ortak yaşam alanları konusunda sınır belirleyen, hat çizen işaretçiler olarak önemlidir.
Ülkemizde bozkır kültürleri kavramı akademik ders programlarında olmadığından bu konuda pek çok şeyi bilmeyiz. Arkeologlarımız bozkır kültürü, göçebe kültür, yarı göçebe kültür gibi kavramların tanımlarını, onların arasındaki farkları/ilişkileri bilmekten genel anlamda uzaktır. Dolayısıyla göçebe olanın yurdu olur mu, diye düşünürler. Haklıdırlar. Çünkü bilmeyen öyle düşünür. Bugün orada, yarın burada. Yeri-yurdu belli değil. Oysa durum düşünülenden farklıdır. Göçebe yaşam tarzı döngüsü binyıllardır Avrasya bozkırlarında büyük bir uyum içinde akar gider. Bugün dört milyonluk Mongol halkının yaklaşık yarısı göçebedir. Tanımlanmış her göçebe topluluğun tanımlanmış vatan toprakları vardır. Göçebe halklar üç yılda, beş yılda -koşullar neyi gerektiriyorsa- öyle yer değiştirirler. Ama hareket döngüsü doğrusal değil daireseldir. Örneğin günümüzde merkezî Moğolistan’ın üç gerlik, beş yüz koyunluk Arhangaylı bir Mongol ailesi yer değiştireceğiz diye beş yüz km Batıdaki Moğolistan Altaylarına gitmezler. O beş yüz km’yi yapmaya yaparlar. Ama kendi bildikleri topraklarda. Merkezî Moğolistan coğrafyasında döner dururlar. Dolayısıyla dönüp durdukları o topraklar onların bir bakıma yurdudur. Serseri kurşun gibi bir oraya bir buraya savrulmazlar. Konuyla ilgili bir makalenin (Andronovo Kültürel Topluluğu’nda “Tarımsal Ekonomi” Ve “Yerleşiklik” Sorunu) hakemliğini geçtiğimiz hafta yaptım. Yakında bir akademik süreli dergide çıkacak. Değerlidir. Her yerde bulunmayan bilgileri içerir. İlgilenenler onu mutlaka okumalıdır.
Neymiş? Türk milletiymiş. Ya da benim ifademle ‘Türk ulusu’.
NE MUTLU ‘TÜRK MİLLETİ’ DİYEBİLENE
Şimdi buradan “Türk milleti“ diyemeyenlere sesleniyorum. Anadolu topraklarına dilimizi, kültürümüzü taşıdığımız günden beri, Kâşgarlı Mahmud’dan bu yana “Türk milleti” diyemeyenlere. O dört maddenin altını kolaylıkla, fazlasıyla, keyifle doldurduk diye, kimse o işi o kadar kolay sanmasın. Koca Avrasya Büyük Bozkırında kaç ulusun yazılı dikilitaşı varmış? Kaçının adı, tarihi taşlara kazınmış? Kaçının yazılı tarihini Çin kaynaklarınca doğrulanmış? Kazvin’de, Herat’ta sanatıyla, ilmiyle Orta Çağ karanlığını aydınlatanlara paydaş olmuş? Kaçı prehistoryası yazılabilir kaynaklara sahipmiş? Kaçının kaya resimleri koca Avrasya Büyük Bozkırında sınırlar çizmiş, buraya kadar, demiş?
Gurur duyuyoruz. Irkçı değiliz. Övünüyoruz. Yüce Atatürk’e minnetlerimizi sunuyoruz. Ne mutlu ‘Türk milleti’ diyebilene, diyoruz, selam olsun. Ne diyelim? Bugünlük bu kadar.
Sayın Semih GÜNERİ, teşekkürler.
Teşekkür ederim.
Sanırsınız ki türk kültürü savunuluyor. türk dilini yaptılar önce runik, baktılar olmuyor sonra oldu sogd yine yetmedi türk dilini yok etme çabaları, türk dili oldu sana arami pardon düzelteyim “aramî”, bu gün de öğreniyoruz ki yine türk diye bir şey de türk dili diye bir şey de yokmuş olan dil bize Yenisey-Lena Dili’nden geçmiş. Çok ilginç çabalamalar değil mi sizce de!
Bir kez daha yersen, aman sakın ha türk olmasında nereye bağlarsanız bağlayın olayı… Metini okuyorsunuz Türklerden bahsediyormuş gibi yapılarak türke ait olan herşey aslında türklere başkasından gelmiştir düşüncesi sözde ince ince işlenmeye çalışılıyor. yersen! Örnekler, türkler değil mesela neymiş “Türk dili konuşan halklar” mış yani türk değiller! türkler sonra ne oluyor, birden yine kimlik değiştiriyor bu kez türk oldu sana “Türk dili konuşan Sibiryalı halklar” yani türk diye birşey yok onlar yalnızca türk dili konuşan halklar! demeye getiriliyor!
Aydınlatıcı, öğretici bir yazı. Güneri hocam teşekkür ediyorum.