Turgay Erdağ
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Cumhuriyet tarihimizin kırılma noktası

Cumhuriyet tarihimizin kırılma noktası

featured

Tarih 11 Şubat 2011, günlerden cuma. Silivri Cezaevi sınırları içerisinde ama dışında gibi gösterilmiş spor salonundan bozma mahkeme salonundayız.

Balyoz davası kapsamında yargılanan emekli ya da görevdeki 163 subay, eşleri, çocukları ve yakınlarıyla birlikte duruşma salonundalar. Hemen hepsi görev alışkanlığı ya da mahkeme kavramına duydukları saygı gereği takım elbiseli ve kravatlı.

Bu subaylar çocukluklarından beri devlet kavramının içinde bulunmuşlar. Devlet onları yetiştirmiş, okutmuş, eğitmiş, karnını doyurmuş, hukuk kavramını öğretmiş, hukuk ve adalet gibi kavramlara saygı duyulması gerektiğini benimsetmiş, Türk Ulusunun güvenliğini sağlama görevini bu insanlara vermiş. Salondaki subayların birçoğunun üzerine terörle mücadele günlerinden kalan barut kokusu sinmiş.

Subaylar bir aile babası gibi düşündükleri devlete güvenmişler, ona saygı duymuşlar ve sevmişler.

Ama son birkaç yıldır yaşananlardan sonra aynı subayların aklı karışmış durumda. Ergenekon, Poyrazköy, Amirallere Suikast gibi davalar ne yazık ki birçok askerin tutuklanmasına, bazı askerlerin de yaşamlarını yitirmelerine neden olmuş. Nelerin döndüğü anlaşılmış olsa da kutsal kabul edilen kavramlara saygı gösterilmeye devam edilmiş.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapılan bu saldırılara karşı, bir duruş sergilenmesi en üst komuta kademesinden beklenmiş ancak bu beklenti gerçekleşmemiş.

* * *

Salonda yerini alıyor herkes. Sanık bölümündeki sandalyeler numaralı. Sanık ilan edilmiş subaylar kaç numaralı sanık olduğunu biliyor ve yerine oturuyor.

Heyet ve savcı giriyor salona. Hepsinde donuk ve karanlık bir yüz ifadesi var. Beden dilleri sahip oldukları müthiş heyecanı ve gerginliği dışa vuruyor.

Sözde mahkemenin başkanı Ömer Diken sanıklara müdahillik talebi ile ilgili söz hakkı vereceğini söylüyor ve önündeki listeden tek tek isimleri okumaya başlıyor.

İsmi okunan subay mikrofonu alıyor ve sadece “Reddine” sözcüğü ile görüşlerini bildiriyor. Davaya müdahil olmak isteyenlere karşı görüş bildirilirken sadece tek sözcük kullanılıyor: “Reddine!”.

Herkes Ömer Diken’e inanıyor ve bu yöntemle müdahillik talebi ile ilgili görüşünü mahkemeye bildirdiğini sanıyor.

Oysa Ömer Diken’in asıl amacı salonda bulunan sanıkların kimliklerini tespit etmekmiş. Subaylar ve avukatları kandırılıyor.

Kutsal bildiğiniz bir kavram size ihanet eder mi? İhanet ederse kutsal olur mu? Vatandaşının hakkını korumakla görevli bir mahkeme vatandaşına tuzak kurar mı? Mahkeme FETÖ gibi alçak bir örgütün emrinde olabilir mi? Devleti yönetenler böyle bir kâbusa izin verebilirler mi? Böyle bir şey olabilir mi?

Ama oluyor.

Heyetin bütün gün sabırla beklediği an geliyor ve önceden planlanan kumpasın kurgusunun gerçekleşmesi için düğmeye basılıyor.

Akşamüzeri son sanık da müdahillik talebi hakkında “Reddine!” dedikten sonra mahkeme başkanı savcıdan mütalaa istiyor.

Savcı savunmanın tüm taleplerinin ret, müdahillik taleplerinin ise kabul edilmesini ve HERKESİN TUTUKLANMASINI istiyor.

* * *

Tutuklama gerekçesi 6 Aralık 2010 günü Donanma Komutanlığı Karargâhı baskınında sözde savcıların elleriyle koymuş gibi buldukları hard disk içerisindeki word yazılarıdır.

Donanma baskınında pervasızlık o kadar zirve yapmıştı ki, ihbar e-postasının gönderilmesi için uzağa gitmeye bile gerek duymamışlar ve Beşiktaş Adliyesi’nin hemen karşısındaki internet kafeyi kullanmışlardı.

* * *

Heyet hemen ayağa kalkıyor, Ömer Diken, yüzünde sanki şaşırmış ve üzülmüş gibi bir ifade ile “Tutuklama talebi var, salondan ayrılmayın” diyor.

Avukatlar ayaklanıyorlar, sözde savcının tutuklama talebi nedeniyle savunmaya yasa gereği söz hakkı verilmesi gerektiğini haykırıyorlar.

Avukatlar, izleyiciler, sanıklar… Herkes şaşkın…

Heyet bir duvar kadar duygusuz ve kendilerine verilmiş emri uygulamaya kararlı görünüyor.

* * *

Bu gördüğümüz, sözde mahkemenin ilk ‘duvar’ görüntüsüymüş. Duruşmaların ilerleyen günlerinde savunmanın bütün taleplerini reddeden, bilimsel raporları görmezden gelen bu ‘duvar’ etkisini üzerimizde her an hissedecek ve bir süre sonra da şaşırmamaya başlayacaktık.

Verilen ara ile birlikte jandarmalar, biz kaçmayalım! diye binanın dış kapılarını kapatıyorlar. Salonun çevresindeki askerlerin sayısı artırılıyor. Subayların dışarı çıkmalarına izin verilmiyor artık.

Henüz bir karar verilmemiş ama tutuklama kararı çıkmış gibi uygulama yapılıyor.

Uzun bir bekleyiş başlıyor. Kumpasın hayata geçirildiği salonun kapıları üzerimize kilitli. Bekliyoruz…

* * *

Saat 20.30 gibi duruşma başlayacağı duyurusu üzerine salona giriyoruz.

Sözde mahkeme heyeti içeri giriyor. Suratları çok gergin. Aldıkları büyük sorumluluğun yani işleyecekleri o büyük suçun farkındalar. Ama sırtlarını dayadıkları kimseler ve kendilerine vaat edilen çıkarlar içlerini bir nebze rahatlıyor gibi.

Ömer Diken kararın(!) Ali Efendi Peksak tarafından okunacağını söylüyor. Peksak cüssesine hiç uymayan tiz sesiyle kararı okumaya başlıyor.

Sözde savcı ne talep ettiyse hepsini kabul etmişler.

Daha sonra isimlerimiz tek tek okunuyor ve sonunda Peksak’ın yaşamımızın sonuna kadar unutamayacağımız o sözü kulaklarımızda yankılanıyor; “Sanıkların tutuklanmasına…”

* * *

Salonda kıyamet kopuyor. Avukatlar, subaylar, aileler…

Büyük bir protesto başlıyor. Heyet kararın tamamını okuyamıyor, yarı oturur, yarı ayakta, her an kaçacak gibiler.

“Karar ilgililere tebliğ edilecektir” benzeri bir cümle duyuyoruz heyetten, sonra da hepsi kaçmak için ayağa kalkıyor. Türkiye’yi dönüştürecek bombanın fitilini ateşlemişler çünkü. Korkuyorlar.

Ömer Diken kaçarcasına salonu terk ederken karar maddeleri arasına “…avukatlar hakkına suç duyurunda bulunmaya…” ifadesini de ekliyor. Avukatlarımız da bizimle birlikte yargılanmaya başlıyorlar demek ki…

Devletin temeli olması gereken adalet, devleti yıkmak için bir araç olarak kullanılıyor. Vatan hainleri kürsüyü terk ederken, biz hep birlikte vatansever ailelerimize ve dostlarımıza yönelerek önce Harbiye Marşını ardından da Deniz Harp Okulu Marşını okuyoruz.

İzleyiciler ve avukatlar arasında ağlayanlar, bağıranlar yürek burkuyor.

Bu basit bir tutuklama olayı değil, cumhuriyet tarihimizin kırılma noktası…

* * *

Heyetin salonu kaçarak terk etmesinden sonra ailelerimizle baş başa kalıyoruz.

Güvenlikten sorumlu jandarma personeli koşturmaya başlıyor. Kolay değil 163 sanığın tutuklama işlemleri yapılacak, emekliler Silivri’ye, muvazzaflar Hasdal’a götürülecek.

Saatler ilerledikçe sakinleşiyoruz. Eşlerimiz birbirlerinin telefonlarını kaydetmeye başlıyor ve “Yeter artık!” diyorlar. Demokratik bir platform oluşturulması, platformun adının “Vardiya Bizde” olması konuşuluyor.

İşlemler nedense bitmek bilmiyor. En genci 50 yaşında olan subayların bazıları sandalye tepesinde uyumaya çalışıyor, bazıları aklında bin bir sorun ve düş kırıklıkları ile sabit bir noktaya bakıyor ve düşünüyor. Bazı subaylar da kendi aralarında karamsar şekilde durum değerlendirmesi yapıyor.

Silivri, saatler ilerledikçe Mustafa Balbay’ın dediği gibi bir “Zulümhane”ye dönüşüyor. Su yok, yemek yok, oturacak düzgün bir yer yok, uyumak yok, özgür insanların gidebildikleri tuvaletlere gidebilmek bile artık yasak.

* * *

O geceden belleğimde ne kaldı diye düşünüyorum…

Kulağımda; Ali Efendi Peksak’ın o incecik sesiyle “Tutuklanmalarına!” sözü…

Kulağımda; bizi savunmaya çalışan avukatların hukuk devletinin sonunu işaret eden çığlıkları…

Kulağımda; onca sesin arasında eşim Müge’nin heyete “Akşam çocuklarınıza nasıl sarılacaksınız!” diye bağırışı…

Gözümde; avukat Murat Ergün’ün “Çok ağırıma gidiyor” diyerek ağlayışı…

Gözümde; jandarmaların koridorda açtıkları terlik tezgâhından Hasdal ve Silivri’de lazım olur diye tanesi dörder liraya plastik terlik alan subaylar…

Gözümde; gece yarısından sonra doktor raporu alınması için 60’lı yaşlardaki emekli subayların Silivri Devlet Hastanesine götürülüp getirilmeleri…

Aklımda; karım, oğlum, ailem, dostlarım, özgürlüğüm, vatanım…

* * *

Tutuklama müzekkereleri Beşiktaş Adliyesi’nde düzenlendi. Beşiktaş Adliyesi’nin Silivri’deki mahkeme salonuna mesafesi 100 kilometre.

Önce sözde hâkimler Silivri’den Beşiktaş’a gittiler, orada müzekkere düzenlediler. Sonra müzekkere Beşiktaş’tan Silivri’ye intikal ettirildi. Müzekkereyi tebliğ etmemiz, bizi cezaevlerine götürecek araçların bulunması, hangi araca kimin bineceğinin planlanması sabahı buldu.

Gün ışıdıktan sonra da emekli subaylar Silivri Cezaevi’ne, muvazzaf subaylar ise Hasdal Askeri Cezaevi’ne doğru yola çıkarıldılar…

* * *

Bugün 11 Şubat.

Bugün, gelecekte Türk hukuk tarihinin anımsamak bile istemeyeceği yüz karası bir olayın yaşandığı gündür. Cumhuriyet tarihimizin kırılma noktasıdır. Bu tutuklamadan sonra ülkemizin hem yönetim sisteminde hem de toplumsal yapısında gerçekleşen değişimlere bir göz atmak neden kırılma noktası olduğunu anlamamıza yetecektir.

Bu kumpası planlayanlar, her türlü desteği verenler ve fiilen gerçekleştirenlerle ilgili açılan herhangi bir dava henüz yoktur. Bazı emniyet ve yargı mensupları hakkında soruşturma dosyaları düzenlenmiş fakat dava açılmamıştır. Dosyalar nedenini anlamadığımız şekilde beklemektedir. O zaman insanın aklına ‘yoksa unutulması mı isteniyor?’ diye sormak geliyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir savaşta bile vermeyeceği subay kaybını verdiren, tasfiye edilen subayların yerine atananların hain ve kanlı darbe girişiminde bulunmasına zemin hazırlayan bu kumpasların hiçbir aşamasının unutulmaması gerekir.

Bu kumpaslar unutulmamalıdır.

Kumpaslar unutulursa gelecekte şekil değiştirerek yeniden önümüze gelirler.

Kumpaslar unutulursa, yaşamı boyunca FETÖ ile mücadele edenler vatan haini ilan edilir, kumpaslar sırasında FETÖ’yle omuz omuza olanlar da en büyük vatanseverler olarak ortalıkta gezinmeye başlarlar.

Kumpasları unutturursak, bu karanlık süreçte canlarını veren yüzlerce değerli vatansever insanın manevi huzurunda mahcup olur ve çocuklarımızın yüzüne bakamayız.

Sevgiyle kalın.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. 11 Şubat 2020, 17:33

    Ve bugün AKP’liler diyorlar ki biz aldatildik.Aldatildik derken CHP’ye bakiyorlar sanki onlari aldatan Feto ve siyasal ayak degilmis gibi CHP’ye saldiriyorlar.Yavuz hirsiz ev sahibini bastirirmis.Fetö ile yillarca isbirligi yaptilar,Milletin gözbebegi,ülkenin demir yumrugu TSK’yi cökerttiler.Generalleri iceri attilar.Bunlari yapanlar bugün ya firarda ya da tutuklular.Ama siyasi ayak yok.Yani devletin kilcal damarlarina Fetö denilen ABD usaklarini sanki uzaydan birileri yerlestirmis gibi utanmadan AKP’de Fetöcü yoktur diyerek milletle dalga geciyorlar.DünYargi tamamen FETÖ’nün elindeydi bugünde Yargi Fetönün siyasi ayaginin elindedir.Bugün TSK’nin üst kademelerinde görev yapanlarda bu siyasi ayagin ayak takimlaridir.

  2. 11 Şubat 2020, 15:56

    Sayın Amiralim 11 Şubat bir utanç günüdür.Hukuk tarihimizin kapkara bir günüdür.O gün bu utancın kuklası heyetin başındaki şahıs Ömer Diken’i yıllar sonra tutuklu yargılandığı İzmir’de ki mahkeme salonundaki halini de unutamadım.Acaba pişman mıdır , diye düşündüm. Pişman olduğuna dair bir izlenimim olmadı. FETÖ’nün bu kuklaları neden işledikleri suçlardan dolayı hala yargılanmıyorlar? Neden ? Ayrıca FETÖ ıle mücadele eden fedakar asker ve sivil bürokratların kademeli olarak tasfiye edildiğini görüyorum. Devletin mücadele azmi inandırıcılığını yitirir ise millet affetmez. 11 Şubat utancından kimin payı varsa affedilmesin . Sizleri gönülden selamlıyorum. Saygılarımla

  3. 11 Şubat 2020, 13:36

    Turgay Bey demiş ki;
    Bu kumpası planlayanlar, her türlü desteği verenler ve fiilen gerçekleştirenlerle ilgili açılan herhangi bir dava henüz yoktur. Bazı emniyet ve yargı mensupları hakkında soruşturma dosyaları düzenlenmiş fakat dava açılmamıştır. Dosyalar nedenini anlamadığımız şekilde beklemektedir.
    Bu nasıl olabilir? Onca yargılananlar filan kimler? Hepsi 15 temmuz olayına bulaşanlar mı?

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!