Geçen yazıda ticaret savaşları ve korumacılıktan bahsetmiştik. Bu hafta da aynı konudan devam edelim ve Türkiye ile ilişkilendirelim ama önce bir hatırlatma:
Bir ülkenin dış ticaret politikası sadece genel ticari işleyişi düzenlemez, o ülkenin sanayi politikasını ve hatta jeopolitik çıkar alanlarını da etkiler.
Mesela pazarını gümrük duvarlarıyla koruyan devletler bu sayede içerideki sanayinin palazlanmasını ve dışarıda etki yaratır hale gelmesini amaçlar.
Bebek sanayi modeli eşyanın tabiatı gereği korumacılık olmadan uygulanamaz. Ulusal sanayi yeterince büyüyüp dışarıya mal satabilme kapasitesine ulaştıkça o ülke serbest ticareti savunur. Diğer ülke ve/veya gruplardan gümrük vergilerinin indirilmesi ister; amaç olabildiğince sınırsız ticaretle sürekli fazla vermek ve zenginleşmeyi artırmaktır.
Gelişmiş ülkeler için uluslararası serbest ticarette başka ülkelerin piyasalarına ulaşmak karşılığında iç pazarı da onlara açmanın önemi pek yoktur. Nedeni mal ve hizmet üretiminde zaten rekabetçi olmaları ve kendilerine güvenmeleridir.
Serbest ticaret savunucusu ABD, Trump’la birlikte korumacılığa yöneldi demiştik.
Nedeni açık: ABD güçten düşüyor.
Güçten düşmeyi anlatmak için altın kurallardan birini anlamak gerekiyor:
Uluslararası ilişkilerde güç göreceli bir kavramdır! Yani bir ülkenin gücü geçmişi ya da geleceği ile değil, rakiplerinin mevcut durumu ve gelişim potansiyeliyle ölçülür.
Çin önce üretim sonra ticarette dünya lideri oldu, ABD ise finansa kilitlenirken üretim yeteneğini peyderpey kaybetmeye başladı.
Satın alma gücü paritesine göre Çin ekonomisi ABD’nin altı yıldır önünde, özgüven zirvede ve bu yüzden Pekin uluslararası serbest ticaretin savunuculuğunu Vaşington’dan devraldı. Bu aslında bir kalkınma sorunsalı. Kapitalizm tarihine baktığımızda daimi olarak cari fazla verenlerin sermaye biriktirip, zenginleştiğini görüyoruz.
Tersi durumda olanlar ise bu varsıl merkez ülkelerin çevresinde sömürge veya yarı sömürge konumuna sürükleniyor. Çin geçmişin prangalarından kurtulup gelişmişler ligine koşar adım gidiyor. Külahlar değişiyor.
Bu genel durum tespitinden sonra gelelim ülkemize.
Türkiye dış ticarette 1946’dan beri yapısal olarak açık veren bir ülke.
Sadece son 16 yılda verdiğimiz dış ticaret açığı 1 trilyon dolar.
GSMH’si yılda hepi topu 750 milyar dolar seviyelerinde olan bir ülke için çok büyük bir rakam! Yaşananlar aslında geçmişteki yüksek faiz düşük kur politikasının olumsuz sonuçları.
Dış ticaret açığında rekor 100 milyar dolar ile 2013 yılına ait. Sonrasında ise göreli iyileşme var.
Bu sene kur etkisiyle dış ticaret açığının 30 milyar dolara gerilemesi ve cari açığın kapanması bekleniyor. Ayrıca geçmiş süreçte niteliksel bozulma da yaşandı. İhracat için gerekli ara mallarını burada üretmeyi bıraktık ve yüksek teknoloji üretemeyince haliyle katma değerli ürünler de satamıyoruz. Satamayınca ithal ediyoruz ve bu böyle sürüp gidiyor. Dış ticaret açığı, cari açığa o da içerideki tüketimin finansmanı için dışarıdan borçlanmaya dönüşüyor…
Bu genel tabloda Türkiye’nin dış ticaret ve dolayısıyla sanayi politikasında çok önemli bir kırılma noktası var: Gümrük Birliği (GB). Türkiye, içinde yer almadığı ve hiçbir zaman da alamayacağı AB ile 1996’dan beri GB içinde.
Buna göre ikili arasındaki sanayi ürünleri gümrükten muaf yani serbestçe dolaşıyor. Bu açık bir bağımlılık ilişkisi.
Kibarca söylersek Türkiye edilgen pozisyonda, kabaca ifadeyle yarı sömürge konumunda. Nedeni de açık: Türkiye AB üyesi olmadığı için karar mekanizmasında yok!
Bunun anlamı şu: AB bürokratları istedikleri ülkeyle oturup Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalayabilir ve anlaşma imzalanan üçüncü ülkenin malları Türkiye’ye gümrüksüz girebilir. Türk ihracatçısı o üçüncü ülkeye mallarını sokmak isterse gümrük duvarıyla karşılaşır! Üçüncü ülkenin gerekçesi hazırdır: ‘Ben seninle değil AB ile STA imzaladım, git derdini Brüksel’e anlat’.
Doğal olarak Türkiye, AB’nin STA imzaladığı bir ülkeyle STA imzalamak isterse söz konusu ülkeler buna pek sıcak bakmıyor, sonunda tamam derlerse elbette başka tavizler talep ediyorlar.
Nasıl, adaletsiz değil mi?
E iyi de uluslararası ilişkilerin adaletli olduğunu kim söyledi? Haklının güçlü değil, güçlünün haklı olduğu bu dünyanın kuralları acımasız!
Ancak Ankara’nın dünya ile ticarette sorunları sadece bununla bitmiyor. AB ile ticaret dengeli iken Türkiye en büyük dış ticaret açığını son yıllarda Çin ve Rusya’ya kabaca senede 15’er milyar dolarla veriyor.
Birincisi tüm dünyaya fazla veriyor ve rekabet etmek güç.
İkincisi ise enerji sağlayıcısı ve Türkiye enerji fakiri.
Salt rakamlara bakılırsa AB ile ticaret bu ülkelere kıyasla fena durmuyor ama işin aslı başka. Konuya niceliksel değil niteliksel baktığımızda mesele daha çetrefilli ve sorun büyük.
Dediğimiz gibi GB’nin en olumsuz yanı Türkiye’nin sanayi politikasına bir bakıma yurt dışına bağlaması. O çok övünülen ‘AB ile ihracatımız yüksek, dış ticaretimiz dengeli’ söyleminin altını kurcaladığınızda işin vahameti ortaya çıkıyor.
Mesela otomotiv sektöründe çeşitli Avrupalı şirketlerin burada yerli ortaklıkla yaptığı girişimleri görüyorsunuz. Ucuz işgücünden yararlanan Avrupalı şirketler kritik ve yüksek teknoloji isteyen ürünleri orada, niteliksiz ürünleri burada imal ediyor veya montajını yaptırıyor. Böyle olunca koskoca Türkiye’de yerli patentle binek araba motoru imal edilmiyor. Yapamayacağımızdan mı? Elbette hayır! Sistem öyle kurulmuş, bize montajcılık kalmış.
Bunun gibi daha nice örnekler…
Üstelik Türkiye AB’den yıllardır GB üzerinde kendi lehine ufak bir düzeltme talep etmesine rağmen Brüksel bunun müzakeresine dahi yanaşmıyor.
Yapısal bakıldığında Türkiye GB’den ötürü eli kolu bağlı olarak dış ticaret politikasını günümüz şartlarına uygun bir şekilde düzenleyemiyor, sanayisini yeterince geliştiremiyor ve istediği ülke ile istediği ticaret anlaşmasını imzalayamıyor. GB’nin kazığı niteliksel olarak işte burada ortaya çıkıyor. Hatta Ankara tarım ve hizmetleri kapsayacak şekilde AB ile STA bile yapamıyor çünkü mevcut durumdan faydalanan Brüksel’in bu da işine gelmiyor. STA yapabilse çok daha fazla mal satıp pazarlarını ele geçireceği Avrasya Ekonomik Birliği, Hazar havzası ve Orta Doğu ülkeleriyle de GB nedeniyle yararına ilişki kuramıyor.
Yenilenen dünyada kartlar yeniden karılıyor ve ticaret savaşları döneminde korumacılık yükselen norm oluyor. Sürekli dış ticaret açığı verdiği ve ihraç ürünleri için gerekli olan ara mallarını çoğunlukla ithal ettiği için uluslararası ticarette esen korumacılık rüzgarı, Türkiye’ye müthiş fırsatlar sunuyor.
Bu bakımdan geçmişin izlerini taşıyan, ‘eski’ dünyaya’ ait olan GB’yi masaya yatırma şart gözüküyor. Çağın koşulları bugün eskiden kurtulmayı ve yeniyi konuşmayı gerektiriyor. Yok eğer 1990’lardan kalma GB düzeni böyle devam etsin, sanayimi başkalarına devretmekten memnunum, motorumu ithal etsem de arabanın iç döşemesini yapmak bana yetiyor diyorsanız buyrun devam edin. Ancak ekonomisi güçsüz ve dışa bağımlı ülkelerin slogan haricinde bağımsız, müreffeh ve güçlü olamayacağını da bilin.
Karar sizin.
Bu sabah simit satan bir emekliyle sohbet ettim.Adam vatandaşlar olarak zengin olduğumuzu lüks içinde yaşadığımızı ısrarla savundu.Abi gıda maddelerimiz bile dışarıdan geliyor artık yanlış politikalar üretimi bitirdi dedim adam vatandaşı ve köylüyü tembellikle suçladı.
Bu memleket nasıl düzelecek bir umut ışığı görmek istiyorum.
Cok guzel ve “Dogrudan” bir yazi olmus. Tebrikler genc arkadasim. Dogrudan TV youtube videolarini zevkle dinliyorum. Turkiye’nin sizin gibi durust vatansever aydinlara ve bilim insanlarina cok ihtiyaci var. Calismalarinda basarilar dilerim.