Muharrem Karanfilci yazdı…
Bir takvim yaprağından ibaret değildir bu tarih. Bir milletin küllerinden doğuşudur. Yoksulluğun, esaretin, cehaletin ve çaresizliğin karşısında ayağa kalkışıdır. Bir avuç insanın, koskoca bir imparatorluğun enkazından bağımsız bir gelecek yaratma iradesidir.
Bugün gökyüzüne bir başka bakıyoruz; bir yanda gururla dalgalanan o kırmızı-beyaz bayrak, diğer yanda üzerimize usulca çöken o gri, ağır, isli otokrasi bulutu… Bir ülkede eleştiri rahatsızlık, itaat erdem sayılıyorsa; liyakatin yerini sadakat, bilimin yerini dogmalar alıyorsa, yurttaşın sesi iktidarın gölgesinde kısılıyorsa orada yalnızca yönetim biçimini değil, Cumhuriyet’in ruhunu da konuşmak gerekir.
Cumhuriyet’in temelindeki düşünce şudur: Hiç kimse doğuştan üstün değildir. Hiç kimse inancı, mezhebi, ailesi veya mensubiyeti nedeniyle diğerinden daha fazla yurttaş değildir.
Ne garip, değil mi? Sahibi olduğumuz, nüfus cüzdanımızın arkasında “Türkiye Cumhuriyeti” yazmasıyla gurur duyduğumuz o büyük mirası, sanki kaçak bir partiymiş, yasaklı bir buluşmaymış gibi kutlamaya çalışanlarla birlikte kutluyoruz. Cumhuriyet’in tüm nimetlerinden faydalanan, resmî dairelerin sütunlarına asılan dev portrelerin altından rehavetle ve pişkinlikle gülümseyen, buna rağmen Cumhuriyet’e her fırsatta saldıran; sokaktaki vatandaşın cebindeki delik cüzdanla aralarındaki uçurumu görmezden gelenlerle birlikte kutluyoruz.
Bu durum kimine “kutlama”, kimine “yoklama” gibi geliyor olabilir.
Otokrasi, sadece sandıkları bükmekle, yasaları eğmekle kalmaz; en çok da bayramlarımızın içini boşaltır. Sana “Kutla!” der ama nasıl kutlayacağını kendisi dikte eder. “Kutla ama soru sorma!” der. “Kutla ama adaletin namusundan, liyakatten, özgürlükten bahsetme!” der. “Eleştir ama beni asla!” der.
Bir yanda otokrasinin sopasını sallayanların tekelindeki göstermelik coşku, diğer yanda ise milyonlarca insanın içindeki o sessiz, inatçı ve hüzünlü direniş… Çünkü biliyoruz ki otokrasi ne kadar kalın perdeler çekerse çeksin, ne kadar çok saray ve yasak inşa ederse etsin, insanın içine kazınmış o “birey olma” onurunu söküp atamaz.
Hiç merak etmeyin. Çünkü “Gölgeler Değil, Güneş Bizimdir.”
Bugün Cumhuriyet’i kutlamak, sarayın balkonundan dökülen laflara alkış tutmak değildir. Bugün Cumhuriyet’i kutlamak;
- Mahkeme salonlarında adaleti arayan o yalnız savcının vicdanında,
- Üniversite kürsüsünde “Susmuyorum!” diyen gencin gözlerindeki ışıltıda,
- “Geçinemiyorum!” dese bile vatan toprağından vazgeçmeyen o emeklinin nasırlı elinde Cumhuriyet’i yaşatmaktır.
Üzerimizde bir otokrasinin gölgesi olabilir. Uzun, soğuk ve kasvetli bir gölge de olabilir. Ama unutulmasın ki gölgeler ne kadar büyürse büyüsün ne güneşi yok edebilir ne de o güneşin altında doğan çocukların yüzünü soldurabilir. Biz, o gölgenin ortasında bile fenerleri yakıp bu Cumhuriyet’in sesini, omuzlarımız çöktüğünde de duyuracağız.
Çünkü burası bizim vatanımız, bizim evimiz. Kiracıların cüretkâr gölgesi, ev sahibinin ışığını asla söndüremez. Sarayların değil halkın, dogmaların değil aklın, biatın değil özgür düşüncenin egemen olduğu bir ülke için…
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca ilan edildiği gün değil, her gün yeniden savunulduğunda yaşar.
Otokrasinin gölgesi ne kadar büyürse büyüsün, Cumhuriyet’in ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez.
Bu bilinçle, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlık mirası!
Yaşasın Cumhuriyet!










