Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
Tam on bir yıl önce bugün…
Yine bir pazar günüydü.
6 Eylül 2015.
Kara Kuvvetleri Harekât Merkezinde vardiya nöbetindeydim. Ankara’daydım ancak mesaimin önemli bir bölümü huduttaki karakollarda, dağlardaki üs bölgelerinde ve yollardaki konvoylarda olup bitenleri takip etmekle geçiyordu. Telefonun öbür ucunda bazen bir tümen karargâhı, bazen de en uçtaki birliğin komutanı bulunuyordu.
Dağlıca Tabur Komutanı Piyade Kurmay Yarbay İlker Çelikcan’ı da o telefon görüşmeleri sırasında tanımıştım.
İkimiz de Özel Kuvvetlerde görev yapmıştık. Ancak farklı alaylardaydık; görev bölgelerine de farklı zamanlarda gidip geliyorduk. Aynı kışlada bulunmamıza rağmen yollarımız kesişmemiş, birlikte çalışma imkânımız olmamıştı.
İlker Yarbay beni tanıyordu. Ben ise onu ilk anda hatırlayamamıştım. Harekât merkezindeki vardiya görevlerim sırasında yaptığımız telefon görüşmeleriyle tanıdım onu.
Sesindeki güven, meseleleri anlatışındaki açıklık ve birliğinin ihtiyaçlarına hâkimiyeti dikkatimi çekmişti. Karşınızda işini bilen bir komutan olduğunu anlarsınız böyle konuşmalarda.
Son görüşmemizin konusu Dağlıca Taburunun ikmaliydi. Taburun ve bağlı karakolların malzeme stokları kritik seviyeye düşmüştü. İhtiyaçların bir an önce bölgeye ulaştırılması gerekiyordu. İlker Yarbay askerinin derdini anlatıyor, biz de gerekli koordinasyonu sağlamaya çalışıyorduk.
DAĞLICA YOLUNDA
Yüksekova’da Dağlıca Taburuna ve bağlı karakollara gönderilecek erzak ile diğer kritik malzemeler hazırlanmış, kamyonlara yüklenmişti. Ancak sevkiyatın başlayabilmesi için önce güzergâhın emniyetinin kontrol edilmesi gerekiyordu.
Haritada iki yerleşim yerini birbirine bağlayan bir çizgi gibi görünür o yol. Asker içinse nöbetin, iaşenin ve görevin; kısacası hayatın devamıdır.
Yolun emniyeti iki yönden kontrol edilecekti. Dağlıca’dan görevlendirilen Mayın ve El Yapımı Patlayıcı Tespit ve İmha Timi, Kamışlı istikametine doğru yol aramasına başlamıştı; Yüksekova’dan görevlendirilen diğer birlikler de karşı yönden aynı noktaya ilerlemişti. Böylece yol araması daha kısa sürede tamamlanacak, her birliğin kontrol edeceği yol kesimi kısalacak ve güzergâhın tamamı kontrol edilmiş olacaktı.
Tim, bir istihkâm astsubayının komutasında ilerliyordu. Görevi, ikmal araçları geçmeden önce yolun güvenliğini kontrol etmek; tespit edilecek mayın ya da el yapımı patlayıcıları etkisiz hâle getirmekti.
Tim İkiyakalar bölgesine ulaştığında, güneydeki arazi kesiminde bulunan PKK’lı teröristler tarafından ateş açılmış, tim komutanı yaralanmıştı. Yaralıya ulaşmak isteyen Mehmetçikler de yoğun ateş altında kalmıştı.
Yaralı astsubayın bulunduğu yerden alınarak emniyetli bir noktaya taşınması ve tahliye edilmesi gerekiyordu. Fakat teröristlerin yoğun ateşi buna imkân vermiyordu.
Komutanlıkta bazı sorumlulukların ağırlığını ancak böyle anlarda bütün benliğinizle hissedersiniz. Emrinizdeki bir askerin yaralandığını bilirsiniz. Onu bulunduğu yerden çıkarıp sağ salim ailesine kavuşturmak istersiniz. Tecrübenizi, elinizdeki bütün imkânları ve vereceğiniz kararları buna yöneltirsiniz.
Durumu öğrenen İlker Yarbay, iki zırhlı araç ve beraberindeki askerlerle bölgeye hareket etmişti.
Yaralı bir askerinin hayatını kurtarmaya gidiyordu.
Bölgeye ulaştığında planı, zırhlı araçlardan birini ateşin geldiği güneydeki arazi kesimi ile yaralı astsubayın arasına sokarak bir kalkan oluşturmaktı. Bu araç terörist ateşine karşı siper olacak, yaralı asker de diğer zırhlı araçla bulunduğu yerden alınarak tahliye edilecekti.
Siper olmak üzere ilerleyen zırhlı araç, stabilize yoldan toprak zemine geçtiği sırada teröristler tarafından daha önce yerleştirilen el yapımı patlayıcı uzaktan kumandayla infilak ettirilmişti. Patlamanın şiddetiyle araç yoldan savrularak şarampole yuvarlanmış, ortalık bir anda toz ve dumanla kaplanmıştı.
İlker Yarbay ve beraberindeki askerlerle irtibat kesilmişti.
HAREKÂT MERKEZİNDE
Hadisenin ilk bilgileri bize ulaştığında öncelikli görevimiz, bölgedeki durumu süratle açıklığa kavuşturmak ve irtibat kesilen askerlerimize ulaşmaktı.
Bir yandan yeni bilgiler geliyor, diğer yandan takviye birliklerin bölgeye sevki koordine ediliyordu. Henüz kendilerinden haber alınamayan silah arkadaşlarımız vardı.
Hazırladığım ilk bilgi kartını komuta katına gönderdim. Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezini bilgilendirdim. Bölgeye yakın birliklerle irtibat kuruluyor, müdahale için gerekli hazırlıklar yapılıyordu.
O pazar günü Kara Kuvvetleri Komutanı karargâhtaydı. Komuta katında devam eden toplantı, gönderdiğimiz bilgi kartının ulaşması üzerine sona erdirildi. İlgili daire başkanları ile Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı hemen harekât merkezine indi. Kısa bir süre sonra Kara Kuvvetleri Komutanı da geldi.
Her masadan bölgedeki birliklerle, komşu birliklerle ve diğer harekât merkezleriyle bağlantı kuruluyordu.
Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi tarafından F-16’lar kaldırılarak bölgeye sevk edilmişti. Ancak o saatlerde hava şartları aleyhimizdeydi. Yoğun sis ve alçak bulut tabakası nedeniyle uçaklara uygun hedef gösterilemedi. Bu nedenle F-16’lar etkili hava desteği sağlayamadı.
Hava desteğinin yetersiz kaldığı o saatlerde, muhtemel terörist bölgelerini topçu atışlarıyla baskı altında tutmaya çalıştık.
Rahmo Tepe’de bulunan Komando Taburunun vadiye intikal etmesi emredildi. Aynı zamanda Yüksekova’daki Özel Kuvvetler Taburu da bölgeye yönlendirildi. Metin Yarbay’ın komutasındaki Komando Taburu ile İhsan Ejdar Yarbay’ın komutasındaki Özel Kuvvetler Taburu vadiye ilerlerken biz de harekât merkezindeki koordinasyonu sürdürüyorduk.
Karadan ilerleyen birlikler sarp araziyle, yüksek rakımın soğuğuyla, yoğun sisle ve teröristlerin yer yer açtığı ateşle mücadele ediyordu. Harita üzerinde ölçtüğünüz mesafelere arazide aynı kolaylıkla ulaşılamıyordu.
Öncelik, bölgede kalan birliği toparlamak, yaralılarımızı tahliye etmek ve şehitlerimizin naaşlarını emniyete almaktı. Bölgedeki birlik komutanlarınca vatandaşlarla irtibat kuruldu. Vatandaşlarımızdan temin edilen traktör ve diğer araçlar da tahliyede kullanıldı. Şehitlerimizin naaşları ile yaralılarımızın emniyetli bir noktaya taşınması sağlandı.
O zorlu günde, daha önce de olduğu gibi, devletinin ve askerinin yanında duran vatansever vatandaşlarımız vardı bölgede.
Dağlıca saldırısında İlker Yarbay dâhil 16 silah arkadaşımızı kaybettik. Altı askerimiz de yaralandı.
Harekât merkezinde görevi sürdürmek durumundaydık. Gelen bilgiyi alıyor, teyit ediyor, gereken yerlere iletiyor; bölgede hâlâ görev yapan askerlerimizin emniyeti için çalışıyorduk.
O anda acıya teslim olmak gibi bir lüksümüz yoktu. Görev, acıyı üzerimizden kaldırmıyor; onu içimize gömüp ayakta kalmamızı emrediyordu.
Kısa bir süre önce telefonun öbür ucunda birliğinin ihtiyaçlarını anlatan komutan artık hayatta değildi. Bunu kabullenmek kolay değildi. Son konuşmamızda askerlerini düşünüyordu. O gün de yaralandığını öğrendiği askerini kurtarmak için çıkmıştı yola.
AYNI APARTMANDA
İlker Yarbay’ın cenazesine görevim nedeniyle katılamadım. Eşim Bursa’ya giderek onu son yolculuğuna uğurladı.
Daha sonra öğrendim ki İlker Yarbay ve ailesi, geçmişte bizimle aynı dönemde, aynı lojmanda oturmuşlardı. Kırk dairenin bulunduğu büyük bir apartmanda herkesin birbirini tanıması kolay değildi. Üstelik farklı alaylarda görev yapıyorduk.
Askerlik hayatında görevler, tayinler ve nöbetler birbirini izler. Bazen aynı apartmanda yaşadığınız insanla bile yeterince yan yana gelemezsiniz.
Aynı lojmanda tanışamadığım İlker Yarbay’ı yıllar sonra, harekât merkezindeki telefonun öbür ucunda tanımıştım.
İlker Yarbay Bursa’da, diğer silah arkadaşları ise memleketlerinde toprağa verildi. Cenaze törenleri bitti, haberler değişti. Geride kalan ailelerin hayatı ise bir daha eskisi gibi olmadı.
Şimdi aradan on bir yıl geçti.
O gün çocuk olanlar büyüdü. Anne babaların ömründen on bir yıl daha eksildi. Bir aile için kaybın üzerinden geçen zaman, kaybedilenden uzaklaşmak anlamına gelmez. İnsan; evladının, eşinin ya da babasının yanında yaşayamadığı yılları da sayar.
Bizim de unutmak gibi bir hakkımız yok.
BUGÜN NE KONUŞULUYOR?
Geride kalanların bu sessiz acısı ve o gün ödenen ağır bedeller hafızamızda bu kadar tazeyken, bugün önümüze konulan tartışmalara da aynı sorumlulukla bakmak zorundayız.
Bugün “Terörsüz Türkiye” konuşuluyor.
Bu memleketin terörden kurtulmasını kim istemez?
İlker Yarbay ve silah arkadaşları da bu ülke terörden kurtulsun diye görev yapıyor, bunun için mücadele ediyorlardı. Biz; askerimizin, polisimizin şehit edilmediği, köylerin basılmadığı, masum vatandaşlarımızın, kadınların, çocukların ve bebeklerin öldürülmediği bir Türkiye için ömrümüzü verdik zaten.
Fakat bir sürecin adının kulağa güzel gelmesi, önümüze konulan her yolu sorgulamadan kabul etmemizi mi gerektirir?
Bu yolun nereye çıktığını sormak, bu ülkeye karşı hepimizin sorumluluğudur.
Silahların susmasını elbette istiyorum. Terör örgütünün bütünüyle tasfiye edilmesini, bir daha hiçbir evimize o acı haberin gelmemesini istiyorum.
Bunun yolu, silahların devlete teslim edilmesinden, örgütsel yapının bütünüyle tasfiye edilmesinden ve işlenen suçların delilleriyle ortaya çıkarılarak sorumlularından hukuk önünde hesap sorulmasından geçmelidir.
Bir insanın elindeki silahı bırakması, o silahla daha önce yaptıklarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Dağlıca’da askerlerimizi şehit edenlerin sorumluluğu da herhangi bir süreç gerekçe gösterilerek örtbas edilemez.
Kim ne yaptıysa, kimin hangi sorumluluğu varsa araştırılmalıdır. Delile dayanan adil bir yargılamanın yerini siyasi takdir almamalıdır. Ne hukukun dışına çıkılsın isteriz ne de hukuk, günün siyasi ihtiyacına göre bir kenara itilsin.
Hiçbir karar, hiçbir siyasi düzenleme bu vatan uğruna şehit düşen evlatlarımızı ailelerine geri getiremez. Onların fedakârlığı herhangi bir siyasi pazarlığın gerekçesi ya da karşılığı yapılamaz.
Terörü bitirmek adına devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden taviz verilemez. Devlet, terör örgütüne yenilmiş ya da teslim olmuş gibi davranamaz.
Dağlıca’da yaralı bir askerinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını ortaya koyan bir tabur komutanı vardı. Bugün devlet adına karar verenlere düşen de onun gösterdiği sorumlulukla hareket etmek; devletin bağımsızlığını, milletin birliğini ve vatanın bütünlüğünü ne pahasına olursa olsun korumaktır.
Adlarını Yeniden Analım
Bugün İlker Yarbay’ı anlatırken, onunla birlikte şehit olan on beş kahramanı yalnızca bir sayının içinde bırakmak istemiyorum:
Kurmay Yarbay İlker Çelikcan,
Astsubay Üstçavuş Okan Taşan,
Astsubay Kıdemli Çavuş Cemre Salih Gözen,
Astsubay Çavuş Mustafa Özdemir,
Astsubay Çavuş Deniz Göçkün,
Uzman Çavuş Harun Saltalı,
Uzman Çavuş Tuğrul Köseoğlu,
Uzman Çavuş Tayfur Hançer,
Uzman Çavuş Tolga Artuğ,
Uzman Onbaşı Özgür Yatakdere,
Sözleşmeli Onbaşı Fatih Duru,
Sözleşmeli Er Uğur Yıldız,
Sözleşmeli Er Cihan Aksarı,
Sözleşmeli Er Adnan Ergen,
Sözleşmeli Er Resul Coşkun,
Er Muharrem Öksüz…
Şehadetlerinin on birinci yılında her birini rahmetle ve saygıyla anıyorum. Aziz ruhları şad olsun. Ailelerinin acısını paylaşıyor, aynı saldırıda yaralanan gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.
İlker Yarbay o gün, yaralı bir askerini geride bırakmama kararlılığıyla yola çıkmıştı.
Bize düşen de başta Dağlıca’da şehadete eren bu on altı kahraman olmak üzere, terörle mücadelede toprağa verdiğimiz hiçbir vatan evladının aziz hatırasının incitilmesine ve fedakârlığının siyasi hesaplar içinde değersizleştirilmesine sessiz kalmamaktır.
Kanlarının yerde kalmaması, sorumlularından hukuk önünde hesap sorulması ve uğruna can verdikleri vatanın korunması için ömrümüz ve nefesimiz yettiğince mücadeleye devam edeceğiz.










