Gazinin dönüşü

featured

Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…

Bazıları hiç dönemedi. Geride kalanlar, artık gelme ihtimali olmayan bir eşin, babanın, oğlun ardından yaşamayı öğrenmeye çalıştı. Bazıları ise döndü. Fakat dönmek her zaman insanın çıktığı kapıdan aynı bedenle, aynı ruh hâliyle geri girmesi demek değildi.

Kimi için dönüş, bir patlamanın olduğu yerde başladı.

Ayağını bastığı toprağın altında ne olduğunu görmedi. Görmeye imkânı da olmadı zaten. Bir anda yer ayaklarının altından kalktı; kulakları sağır eden bir patlama, ardından bedenini yerden koparıp birkaç metre öteye savuran şiddetli bir basınç… Toprak, taş ve toz havaya karışmış; barutla yanığın ağır kokusu etrafı kaplamıştı. Dışarıda ne kadar gürültü varsa hepsinin üzerine, kulaklarının içini dolduran kesintisiz bir çınlama çökmüştü.

Birkaç saniye nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Gökyüzü mü dönüyordu, kendisi mi; ayırt edemiyordu. Toz duman biraz dağıldığında gayriihtiyari bacağına baktı. Pantolonunun dizden aşağısı parçalanmış, yanmış et dokuları aşağı doğru sarkmıştı. Gördüğü şeyin kendi bedeni olduğunu zihni ilk anda kabul etmek istemedi; başını çevirdi, sonra yeniden baktı.

Ayağa kalkmaya çalıştı. Kalkamadı. Ellerini yere dayayıp bir kez daha doğrulmak istedi ama bedeni emrine uymuyordu. Yıllarca koşmuş, tırmanmış, kilometrelerce arazi yürümüş bacaklarından biri artık onu taşımıyordu. Acı henüz bütün şiddetiyle gelmemişti belki ama gördüğü manzara, birazdan neler olacağını ona söylemeye yetiyordu.

İlk düşüncesi ölmek değildi. Daha doğrusu düşünmeye fırsatı yoktu. İçindeki en eski, en ilkel güdü bütün diğer duyguların önüne geçmişti: Buradan sağ çıkmalıydı. Fakat o yaşama isteğinin hemen yanı başına başka bir korku da sessizce yerleşmişti. Henüz kimse kendisine bir şey söylememişti ama hayatının eskisi gibi olmayacağını hissediyordu.

Gözlerini bacağından çekip çevresine baktı. Tüfeği yoktu. Patlamanın şiddetiyle bir yerlere savrulmuş olmalıydı. Eli toprağın üzerinde aranmaya başladı; ağır yaralı olduğunu anlamıştı ama yılların askerlik refleksi hâlâ yerindeydi.

— Silahım… Tüfeğim nerede?

Yanına koşan arkadaşlarının söyledikleri ona uzaktan, suyun altından geliyormuş gibi boğuk ulaşıyordu. Biri tamponla kanamayı durdurmaya çalışıyor, biri damar yolu açıyor, bir başkası telsizle konuşuyordu. Arada yalnız birkaç kelime zihnine ulaşıyordu: “yaralı”, “helikopter”, “tahliye”…

Serumun koluna ne zaman takıldığını sonradan hatırlamayacaktı. Birilerinin yarasına bastırdığını, kendisini sedyeye almak için çevresinde uğraştığını parçalar hâlinde fark ediyordu. Acı artık yavaş yavaş bedeninin içine yerleşiyor, zaman ise tuhaf biçimde uzuyordu. Birkaç dakika, insana bazen bir ömür kadar uzun gelebiliyordu.

Helikopterin sesini önce duymadı, hissetti. Pallerin oluşturduğu basınç tozu yeniden kaldırmış, ardından arkadaşlarının omuzlarında helikoptere doğru taşınmaya başlamıştı. Çevredeki silah sesleri kulaklarındaki çınlamanın arasından kesik kesik geliyordu; bir taraftan teröristlerin atışları, diğer taraftan karşılık veren askerlerin silahları… Birkaç dakika önce tüfeğini arayan adam, şimdi başkalarının kollarında taşınıyordu.

Helikopter havalandıktan kısa süre sonra gövde aniden yana yattı. Pilot, ateşten kurtulmak için sert bir kaçınma manevrasıyla vadi boşluğuna doğru kırmıştı. Yaralı beden helikopterin zemininde bir yana doğru kayarken sağlık personeli üzerine kapanıp onu sabit tutmaya çalıştı. Kendi bedenini yerinde tutmaya bile gücü yetmiyordu artık.

Hastaneye ne zaman indiklerini, sedyenin hangi koridorlardan geçtiğini tam olarak hatırlamadı. Tavandaki ışıkların birbiri ardına üzerinden geçtiği kalmıştı zihninde. Ameliyathane kapısında cerrahlar onu karşıladı; kısa sorular soruldu, birileri üzerine eğildi, yüzüne maske yaklaştı. Sonra görüntüler dağıldı. Narkoz, acıyla birlikte bilincini de kapattı.

Uyandığında hangi gündü, saat kaçtı, patlamanın üzerinden ne kadar zaman geçmişti bilmiyordu. Önce sesleri seçmeye çalıştı. Ardından ağrı kendisini hatırlattı. Bacağında derinden gelen, tarif etmesi güç bir yanma ve sızlama vardı. Bir süre sonra ise çok daha tuhaf bir şey hissetti: Ayağı kaşınıyordu.

İçgüdüyle elini aşağı uzattı.

Eli boşluğa geldi.

Kaşıntı hâlâ oradaydı. Ayağını hissediyor, hatta neresinin kaşındığını bile biliyordu. Ama kaşıyacağı bir ayağı yoktu artık. İnsan aklının bildiğiyle bedeninin hissettiği şeyin birbirine bu kadar ters düşebileceğini o güne kadar bilmiyordu.

İlk günlerde herkes onun hayatta kalmasına şükrediyordu. O da öyle. Ölümün kıyısından dönmüş, nefes alıyor, konuşuyor, çevresindekileri görebiliyordu. Fakat “yaşıyor” kelimesinin sevincinin yanına zamanla başka sorular eklenmeye başladı. Bundan sonra nasıl yürüyecekti, hangi işleri tek başına yapabilecekti, hayatının ne kadarı değişecekti?

İnsan bir uzvunu kaybettiğinde yalnızca bedeninden bir parçayı kaybetmiyordu. Yıllardır düşünmeden yaptığı hareketlerin her biri yeniden öğrenilecek bir işe dönüşebiliyordu. Yatağın kenarına oturmak, ayağa kalkmak, birkaç metre ilerlemek, banyoya girmek, kıyafetini giymek, bir araca binmek… Dün üzerinde düşünülmeyen ne varsa bugün ayrı bir meseleydi.

İlk kez yatağın kenarına oturtulduğunda başı döndü. Bedeni eskiden bildiği dengeyi bulamıyordu. Bir süre sonra ayağa kaldırılmaya çalışıldı; sağlam bacağına bütün ağırlığını verirken kollarıyla yanındaki desteğe sıkıca tutundu. Düşmekten çok, başkasının onu düşerken görmesi ağırına gidebiliyordu bazen.

Protez kullanacaksa onun da ayrı bir zamanı vardı. İlk takıldığında yabancı bir parçaydı bedene; vurur, acıtır, terletir, bazen birkaç adım sonra çıkarıp bir kenara bırakmak isterdi insan. Tekerlekli sandalye gerekiyorsa kapı eşikleri, kaldırımlar ve merdivenler bambaşka anlamlar kazanıyordu. Daha dün engel sayılmayan on santimetrelik bir basamak, bugün önünde durup düşünülmesi gereken bir duvara dönüşebiliyordu.

Yardım istemek de başlı başına öğrenilmesi gereken bir şeydi. Yıllarca en zor şartlarda kendi ihtiyacını kendisi karşılamış, gerektiğinde başkalarına yardım etmiş bir insan için şimdi “Şunu uzatır mısın?”, “Bir el verir misin?” demek her zaman kolay olmuyordu. Bazen sırf kimseyi çağırmamak için bir işi gereğinden fazla zorlar, yapamayınca öfkelenirdi. Kızdığı kişi çoğu zaman karşısındaki değil, eski bedenini arayan kendisiydi.

Bir de dışarıdan görünmeyen tarafı vardı yaranın. Gecenin bir vakti ansızın uyanmak, sert bir seste istemeden irkilmek, bir koku ya da görüntüyle yıllar önceki o ana dönmek… Kimi zaman patlamadan önce yanında duran bir arkadaşın yüzü gelirdi gözünün önüne, kimi zaman helikopterin içindeki o birkaç dakika. Beden iyileşiyor, yara kapanıyordu belki; zihnin bazı yerleri aynı hızla kapanmıyordu.

İnsanların “Geçti artık,” dediği şey, onun için her zaman geçmiş değildi. Böyle zamanlarda uzun uzun anlatmak istemeyebilirdi. Çünkü insan her gördüğünü anlatamıyor, her yaşadığını zihninden çıkarıp önündeki masaya koyamıyordu.

Kendisine bakışı da zaman içinde değişiyordu. Aynada gördüğü beden, göreve giderken bildiği beden değildi artık. Bir uzvu eksilmiş, yara izleri kalmış, hareketleri değişmiş olabilirdi. Ama asıl mücadele bazen aynadaki eksikliği görmekten çok, kendisini yalnızca o eksiklikten ibaret görmemeyi öğrenmekti.

“Gazi” sözü onurluydu. Fakat insanın bütün kimliği tek bir kelimeden oluşmuyordu. O, yaralandığı günün öncesinde de bir insandı; zevkleri, öfkeleri, hayalleri, yapmak istediği şeyler vardı. Yaralanmadan sonra da hayatının yalnızca törenlerden, madalyalardan ve geçmişte yaptıklarından ibaret olmasını istemiyordu. Acınmak da istemiyordu, sürekli bir kahramanlık vitrininin içinde tutulmak da.

Dışarı çıktığında toplumun bakışlarıyla yeniden tanışıyordu. Kimi insan saygıyla yaklaşıyor, kimi yardımcı olmak istiyor, kimi ne yapacağını bilemediği için gözlerini kaçırıyordu. Bazen de tek bir düşüncesiz söz, yıllardır taşınan yaraların üzerine yenisini ekleyebiliyordu. Bu ülke, iki kolunu görev sırasında kaybetmiş bir gazinin toplu taşımada “Benim için mi gazi oldun?” sözünü işittiği bir olaya da tanık oldu. İnsan bazen bedenindeki yaranın yerini gösterebiliyor ama incinen onurunun nerede ağrıdığını tarif etmekte zorlanıyordu.

Oysa gazi, gerektiğinde ulaşabileceği nitelikli sağlık hizmeti, bedenine uygun bir protez ya da tekerlekli sandalye, sürdürülebilir rehabilitasyon, erişilebilir bir çevre ve kendi hayatını mümkün olduğunca bağımsız yaşayabileceği şartlar istiyordu.

Madalya onurdu ama merdiveni çıkarmıyordu. Yara beratı kıymetliydi ama gece ağrıyan bedeni rahatlatmıyordu. Törenlerde söylenen güzel sözler anlamlıydı; fakat insanın yıllara yayılan hayatını tek başına kolaylaştırmıyordu. Vefa, yalnız hatırlamak değil, ihtiyaç duyduğu zaman insanın yanında kalabilmekti.

Zaman geçtikçe gazi de bedeninin yeni sınırlarını tanımaya başlıyordu. Yapamadıklarının yanında yapabildiklerini de yeniden keşfediyordu. Bir hareket eskisi gibi olmuyorsa başka bir yolunu buluyor, düştüğünde yeniden kalkmayı, gerektiğinde yardım istemeyi öğreniyordu. Bazen en büyük ilerleme birkaç adım, bazen bir merdiven, bazen de uzun zaman sonra tek başına yapılabilen sıradan bir iş oluyordu.

Hayatını eksilenlerin hesabını tutarak sürdürmek mümkün değildi. Kaybettiği şeylerin yasını tutuyor ama elinde kalanları da küçümsemiyordu. Kolunu, bacağını ya da başka bir yetisini kaybetmiş olabilirdi; insanlığını, iradesini, sevebilme ve sevilebilme hakkını kaybetmemişti.

Onu bekleyenler elbette yanındaydı. Fakat sevdiklerinin desteği, yaşadıklarının bütün yükünü üzerinden alamıyordu. Kimse onun yerine acı çekemez, onun yerine proteze alışamaz, gecenin bir vakti gelen hatırayı onun yerine susturamazdı.

Bir zamanlar göreve giderken aklındaki en büyük mesele sağ salim dönmekti. Dönmüştü. Fakat şimdi başka bir yol başlamıştı: Kendisine, bedenine, gündelik hayatına ve geleceğine yeniden alışmak.

Dönüş, onun için sadece hastaneden çıkıp evin kapısından içeri girmek değildi.

Bazen asıl dönüş, insanın kendi hayatına yeniden girebildiği gün başlıyordu.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!