İsmet Hergünşen yazdı…
Yemen’de çatışmaların yeniden alevlenmesi, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ni birbirine bağlayan Babülmendep Boğazı’ndaki deniz güvenliğini bir kez daha gündeme taşıdı.
Husiler‘in, Babülmendep çevresindeki etkisi, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın ardından küresel enerji ve ticaret açısından kritik bir başka geçiş noktasında da etkisini artırması anlamına geliyor.
Türkiye açısından yalnızca stratejik bir coğrafya olmayan Yemen, Türk hafızasında aynı zamanda bir türküdür.
Havada bulut yok, bu ne dumandır
Mahlede ölü yok, bu ne figandır
Ano Yemen’dir, gülü çemendir
Giden gelmiyor, acep nedendir?
Bu türkü, bir coğrafyanın bıraktığı tarihsel izin nesilden nesle en güçlü ifadelerinden biridir.
Yemen’e gidenlerin önemli bölümünün geri dönemediği yıllar, aradan geçen zamana rağmen toplumsal hafızadaki yerini korumaktadır.
Türkiye’nin Yemen’deki olası askeri gelişmelere yaklaşımı da bu tarihsel hassasiyet ve bölgesel gerçeklik birlikte değerlendirilerek şekillenmelidir.
Asıl soru, Yemen’e nasıl katkı sağlanabilir?
Bugün Yemen, farklı siyasi ve askeri aktörlerin etkili olduğu parçalı bir yapı sergilemektedir.
Husiler, Güney Geçiş Konseyi, uluslararası tanınırlığa sahip hükümet yapısı ve çeşitli yerel güçler arasındaki rekabet, ülkenin geleceğine ilişkin belirsizliği artırmaktadır.
Son dönemde çatışmaların yeniden yoğunlaşması ve Kızıldeniz kıyısındaki askeri hareketlilik, ülkenin siyasi ve güvenlik dengelerini daha da kırılgan hale getirmiştir.
Bununla birlikte, Yemen’deki gelişmelerin yalnızca ülke sınırları içinde kalmadığı; Kızıldeniz ve Babülmendep üzerinden geçen ticaret yollarının güvenliğini de doğrudan etkilediği açıktır.
Bölgesel aktörlerin Yemen’e ilişkin öncelikleri de birbirinden farklıdır.
İran’ın Husiler üzerindeki etkisi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin güvenlik ve siyasi hesapları, ABD’nin deniz ticareti ve bölgesel güvenlik yaklaşımı, Yemen’deki denklemi daha da karmaşık hale getirmektedir.
Bütün bu stratejik hesapların merkezinde Yemen halkının temel ihtiyaçları bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler ve insani yardım kuruluşlarının güncel değerlendirmeleri, ülkede milyonlarca insanın insani yardıma ihtiyaç duyduğunu ve çatışmaların yeniden şiddetlenmesinin yerinden edilmeyi ve gıda güvensizliğini derinleştirdiğini ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin katkısı, Yemen’deki kırılganlığın bir parçası olmak yerine, Yemenlilerin kendi gelecekleri hakkında karar verebilecekleri bir ortamın oluşmasına yardımcı olmak yönünde şekillenmelidir.
Çünkü kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla kurulamaz. Farklı toplumsal kesimlerin siyasi sürece katılması, kamu kurumlarının güçlendirilmesi ve ülke kaynaklarının şeffaf biçimde yönetilmesi de sürdürülebilir bir barışın temel unsurlarıdır.
Kızıldeniz’de deniz ticaretini tehdit eden güvenlik sorunları, yalnızca askeri tedbirlerle kalıcı biçimde çözülemez. Deniz yollarının güvenliği ile Yemen’in siyasi istikrarı birbirinden bağımsız değildir.
Bunun için Yemen’e ve bölgeye müdahil olan dış aktörlerin askeri rekabeti derinleştirmek yerine diplomatik çözüm arayışlarına alan açması gerekir.
Yemen’in tarihsel hafızamızdaki yeri, caydırıcılık temeline dayanan Mekke Ortak Savunma ittifakı gündemde olsa bile, Türkiye’nin Yemen kaynaklı askeri çatışmalara doğrudan müdahil olmasını gerektirmemektedir.
Son sözse; Yemen’e dönüş, geçmişin askeri mirasını tekrarlamak değil; barışın, diplomasinin ve insan onurunun yanında yer almak anlamına gelmelidir.
https://www.youtube.com/watch?v=_PjtgudPgTg&list=RD_PjtgudPgTg&start_radio=1










