Barış Doster yazdı…
CHP’nin çiçeği burnunda genel başkanı Özgür Özel, TV 100 ekranlarında, Candaş Tolga Işık’ın programında, Şeyh Sait’le ilgili soruya kaçamak yanıt verdi. Konunun tarihçilere bırakılmasını önerdi.
Özel’in, siyasi kariyerini, Kemal Kılıçdaroğlu’na borçlu olduğu, yıllarca Kılıçdaroğlu’nun, önce grup başkan vekili, 2023 seçimlerinin ardından ise grup başkanı olarak görev yaptığı, siyasi çizgi olarak da Kılıçdaroğlu ile aynı eksende olduğu biliniyor. O bağlamda Kılıçdaroğlu’nun tanımıyla “Yeni CHP”, Özel döneminde oldu, “Yepyeni CHP”. Çizgi aynı çizgi, şaşırmamalı. Kadrolar ve danışmanlar da büyük ölçüde aynı. Veli Ağbaba’dan İlhan Uzgel’e, Selin Sayek Böke’den Ali Mahir Başarır’a dek, eski kadroların, mebusların, danışmanların varlığı biliniyor.
Fakat Şeyh Sait İsyanı gibi önemli bir konuda, Özgür Özel’in, konunun tarihçilere bırakılmasını önermesi, Özel’in hem tarih bilgisinin zayıflığının hem de ideolojik berraklık, politik tutarlılık, kavramsal bilinç düzlemdeki eksikliğinin kanıtı. CHP’nin yeni genel başkanı için uzun, tane tane, madde madde bir özet yapalım.
1) Şeyh Sait ile ilgili tartışmada, aynı hatta yürüyen üç parti var, üçü de sağcı partiler. Birincisi, iktidar partisi AKP. İkincisi onun Cumhur İttifakı’ndaki küçük ortağı etnikçi mezhepçi, Kürtçü, İslamcı parti HÜDAPAR. Üçüncüsü de etnikçi, mezhepçi, kimlikçi, ayrılıkçı, sağcı parti olan HEDEP. Bu üç partiyi, mesela, okullarda Öğrenci Andı okunmasına ilişkin tartışmalarda da aynı safta görüyoruz. Şaşırmıyoruz. Andımız tartışması üzerinden gerçekte Türk kimliğine, Cumhuriyet Devrimi’ne, ulus devlete, Mustafa Kemal Atatürk’e karşı başlatılan saldırıyı da anımsıyoruz.
2) Tarih; ideolojilerin savaş alanıdır. Tarihte incelenen döneme ilişkin sorular, ister istemez, önceki dönem veya dönemlerden kaynaklanırlar. Bu nedenle de bu sorunlar, ister çözülsün, ister çözülmesin, kendinden sonraki dönemi de etkilerler. Eğer çözülmüş iseler az etkilerler. Çözülmemiş iseler çok etkilerler. O nedenle tarihçinin, siyasi tarihçinin, siyaset bilimcinin, toplum bilimcinin, iktisat tarihçisinin bir dönemi, bir sorunu, bir konuyu derinlemesine çalıştığında, mutlaka önüne ve arkasına, başına ve sonuna bakması gerekir.
3) Tarih ve tarihçi; konusu gereği, doğası gereği, siyasetle iç içedir. Çünkü tarih bir yönüyle ideolojilerin savaş alanı olduğu gibi, bir yönüyle de siyasetin en fazla kullandığı, en çok atıf yaptığı bilimdir. Tarihçinin yazdığı metin; tarihe ilişkin metin, tarih metni, doğası gereği siyasi bir metindir. İster siyasi tarih, ister toplumsal tarih, ister iktisat tarihi, istek askeri tarih olsun, mutlaka bunlardan biriyle, birkaçıyla, sıklıkla da hepsiyle ilişkilidir siyaset. Siyaset dışı, siyaset üstü, siyasete dokunmayan, siyaseti yok sayan bir tarih veya tarihçilik olamaz. Her siyasetçi, her siyasal kurum ve örgüt, kendi siyasi, iktisadi, toplumsal, sınıfsal, ideolojik tercihlerine göre tarihte malzeme arar ve kolayca da bulur.
4) Her politik ve ideolojik metin, belirli öncelikler, hedefler içerir. Bu metinler yazıldığı dönemin ruh halini, zamanın ruhunu yansıtırlar. Tarihsel bağlamlarından bağımsız olamazlar. Bu yüzden tarih, siyaset dışı, siyaset üstü, siyasetten bağımsız değildir.
5) Türk; iktidar ve muhalefetteki kimilerinin sandığı, savunduğu gibi ülkemizde sadece bir ırkın adı değildir. Çok sayıdaki etnik kimlikten birinin adı da değildir. Bunların çok üzerinde, ötesinde, üstünde ortak kimliğin, yurttaş kimliğinin, ulus kimliğinin adıdır. Etnik kökeni ne olursa olsun; Kürt, Çerkez, Boşnak, Laz, Pomak milyonlarca yurttaş, kendisini Türk olarak görür, hisseder, tanımlar. Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal, kültürel, iktisadi yönleri vardır. Türk dilinin zenginliğinden, Türklerin devlet kurma kültürüne, örgütlenme yeteneğinden üretim – mülkiyet – bölüşüm ve piyasa ilişkilerindeki Türkçe hâkimiyetine kadar pek çok gerekçe sıralanabilir. Türk dili ve kültürünün tüm bunlardan beslenen ve tüm bunları besleyen en etkili, en güçlü, en hakim dil ve kültür olması da önemlidir.
6) Büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün millet tanımı; ırk ve etnik köken temelli değildir. Toprak ve kültür temellidir. Yurt, ulus ve tarih bilincine dayanır. Türkler, Kurtuluş Savaşı ile milletleşirken devletleşmiş, devletleşirken milletleşmiş bir halktır. Türkiye Cumhuriyeti, bu mücadelenin ve bu siyasal bilincin ürünüdür. Türk yurttaşı, bu siyasal bilince sahip bireydir. Cumhuriyet’in ilk yükseköğrenim kurumlarından olan Ankara Üniversitesi’ne bağlı Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi’nin adı, bir yönüyle de millet tanımının unsurlarını içerir.
7) Millet olmak kolay değildir. Kederde, kaderde, tasada, kıvançta, hedefte birliktelik gerektirir. Devlet kurabilen, kendi dili olan, yaşadığı coğrafyaya adını veren toplumlar, millet olma yönünde gelişmiştir. Kendi dili olmayan, yaşadığı coğrafyanın adıyla anılan pek çok toplum ise bir devlete sahip olsa da, millet olma açısından daha zayıftır, henüz milletleşme yolundadır.
8) Son yıllarda ısrarla dolaşıma sokulan, belli bir yaygınlık da kazanan “Türkiyeli” kavramı yersizdir. Türkiye, ülkenin adıdır. Cumhuriyet’in adıdır. Türk, milletin adıdır. Nasıl ki Alman’a Almanyalı; Fransız’a Fransalı, Japon’a Japonyalı, İngiliz’e İngiltereli, İspanyol’a İspanyalı, Bulgar’a Bulgaristanlı, Rus’a Rusyalı denmiyorsa, Türk’e de Türkiyeli denmez. Çünkü bunlar millettir. Fakat bu tanımın, dilde karşılık eksikliğinden kaynaklanan bazı istisnaları vardır: Çin ve Çinli gibi; İran ve İranlı gibi… Zira her iki devlet de, her iki millet de köklü tarihsel geçmişe, güçlü milli geleneğe sahiptirler. Öte yandan henüz tam anlamıyla millet olamamış, milletleşme aşamasında olan, kendi devleti olsa da kendi dili olmayan, yaşadığı ülkeye adını vermeyen, yaşadığı coğrafyanın adını alanlar vardır. Misal; Avustralya yurttaşlarına Avustralyalı, ABD yurttaşlarına Amerikalı veya ABD’li denir.
9) İktidar, ana muhalefet ve HEDEP içinde hayli etkili olan liberaller, Atatürk ve Türkiye karşıtlığında buluşurlar. Bunlar, alternatif tarih yazma çabası içindedirler. Akademide, siyasette, bürokraside, meslek örgütlerinde örgütlüdürler. İletişim Yayınları, Birikim dergisi, geçmişte Radikal ve Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl gazeteleri incelendiğinde, bu gerçek açıkça görülür. FETÖ’nün Taraf gazetesini de unutmamak gerekir.
10) Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığında, dinci sağ, etnikçi, bölücü çevreler ve batıcı liberaller ittifak kurmuşlardır. Görünüşte Atatürkçü geçinen, görünen, fakat Atatürk ve Kemalizm ticareti yapanları da unutmamak gerekir. Sinsidirler. Türk ve Türk milleti kavramını, etnik kimlik olarak görürler. Üst kimlik, ortak kimlik, ulus kimlik olarak kabul etmezler. Anayasa dışına çıkarmak isterler. Siyasetin her kanadında örgütlüdürler.
11) Din tacirlerinin, inanç hortumcularının, iman bankerlerinin, Türklere karşı red ve inkâr siyaseti güden emperyalizm destekli etnikçilerin, mezhepçilerin, ayrılıkçıların, liberallerin anlamadığı şudur: Kendi dili olan, yaşadığı topraklar 12. yüzyıldan beri Avrupa’da da “Turçia/ Turkiya” olarak anılan, yurttaşlarının yüzde 85’i kendisini Türk olarak tanımlayan, hisseden bir millete adından, millet tanımından, milli kimliğinden, milliyetçi tavrından vazgeçmesini önermek, saçmalıktır.
12) Üst ve alt kimlik kavramları, siyasal olarak da etnolojik bağlamda da farklıdır. Örneğin Türklük; Azerbaycanlılar, Türkmenler, Özbekler, Yakutlar, Kazaklar, Gagavuzlar için etnolojik anlamda üst kimliktir. Bunların hepsi Türklük çatısı altındadır. Bu tartışma etnik köken, milliyet, millet, soy, boy, klan bağlamında yapılabilir. Öte yandan Türklük, siyasi anlamda farklıdır. Ortak kimliğin, üst kimliğin, ulus kimliğin, yurttaşlık bağının ve bilincinin adıdır. Bütünleştirici, kapsayıcı, kucaklayıcıdır. Siyasal bilinçle ilişkilidir.
13) Dışişleri Bakanı iken, 2012’de, bir ulus devletin dışişleri bakanı olduğunu unutup, “Ulusçulukla hesaplaşmanın zamanı geldi” diyebilen Ahmet Davutoğlu’nun sözleri, tarih bilgisi ve tarih bilincinin sınırlarını göstermiştir. Uluslararası ilişkiler profesörü olan eski başbakanın, kitabına adını verdiği üzere, ne ölçüde “Stratejik Derinlik” sahibi olduğunu da Suriye siyaseti ortaya koymuştur. Ne var ki, Osmanlıcılığı savunan, Sultan Abdülhamit siyasetini öven, İngiliz Uluslar Topluluğu benzeri bir Osmanlı Uluslar Topluluğu kurmaktan bahsedecek kadar gerçeklikten kopan Davutoğlu’na has değildir bu tutum. Yaygındır. Türk milleti demekten özenle kaçınan, Atatürk’le arasına mesafe koyan bu siyasetin açmazı, devletin adının Türkiye Cumhuriyeti, meclisin adının Türkiye Büyük Millet Meclisi, dilin adının Türkçe olduğunu inkâr etmeye, milletin ve yurttaşın adını yok saymaya kadar ulaşır.
14) Özgür Özel’in bilmeyerek selam yolladığı AKP zihniyeti ve bilerek selam yolladığı HEDEP anlayışı, ümmet bağını, ortak, üst kimlik olarak görür. Ama aynı dine, aynı mezhebe mensup, aynı dili konuşan Araplar arasındaki kavgalardan ders çıkarmaz. Ümmetçiler, liberaller ve Kürtçüler, Türk’ü, sadece bir etnik aidiyet olarak tanımlarlar. Ulus ve yurttaş kavramlarının arkasındaki tarihsel, toplumsal, siyasal, kültürel birikimi, kaynaşmayı kavramazlar. Türkiye’de yaşayan insanları da ümmetin mensubu, etnik aidiyetler, feodal mensubiyetler, mezhepsel kimlikler topluluğu olarak nitelerler.
15) Özgür Özel’in kaçamak yanıt verdiği sorun, sadece Kürt kimliğiyle mi ilgilidir? Yoksa Türkiye’nin demokrasi, özgürlük, hukuk devleti, insan hakları, zenginlik, refah, kalkınmışlık düzeyine ilişkin genel, yapısal sorunların parçası mıdır? Salt, Kürt kimliğinden kaynaklanan bir Kürt sorunu mudur? Yoksa terör boyutu, emperyalist destek boyutu var mıdır? Kürt sorunu mudur? Ayrılıkçı terör sorunu mudur? Feodalizm ve geri kalmışlık sorunu mudur? Güneydoğu Anadolu sorunu mudur?
16) Sorunu “Kürt sorunu” olarak tanımlamak, ülkemizin Kürt kökenli Türk yurttaşlarına; alt kimliği Kürt üst kimliği Türk olan vatandaşlarına yönelik kaba, dışlayıcı, ötekileştirici bir tutum içermez mi? İndirgemeci bir tanım değil midir? Kürtleri, sanki sorunmuş gibi gösteren bir tanım izlenimi vermez mi? Sorunun diğer boyutlarını, özellikle de feodalizmle ilişkisini görmezden gelmez mi?
17) “Önce insan” demek varken, yurttaş kimliğini öne çıkarmak dururken; insanların etnik, dinsel, mezhepsel kimliklerini onları tanımlamada en üste koymak, insanları etnik ve mezhepsel kimlikleriyle tanımlamak, adlandırmak, çağırmak yanlış değil midir? Irkçılık değil midir? O insanlar için, sanki başka hiçbir özelliğe, niteliğe sahip değillermiş, hayatta hiçbir şey olamamışlar, başka hiçbir vasıfları yokmuş, salt anne ve babalarından gelen kimlikle hayatta varolabilmişler çağrışımı yapmaz mı?
18) Bir insana Kürt Ahmet, Alevi Mustafa, Samsunlu Murat, Arap Süleyman, Sünni Kemal demek, o kişinin eğitimini, mesleki başarısını, yaşam boyu edindiği deneyimi, itibarını, sosyal ilişkilerini, niteliklerini görmezden gelmek, o kişiyi tek ve doğuştan gelen bir kimlikle sınırlamak ve tanımlamaktır. Bir kişi için Kürt seçmen, Laz bakkal, Alevi tamirci, Sünni öğretmen, Boşnak mühendis, Çerkez doktor demek, bağnazlığın, geriliğin, ilkelliğin, ırkçılığın kanıtıdır.
19) İnsanlar; etnik, dinsel, mezhepsel kimliklerini kendileri seçmezler. O kimliklerin içine doğarlar. Bu kimlikleri edinmek, kazanmak için emek vermezler. O nedenle bir insan; alt kimliğiyle övündüğünde, bunu ayrıcalık olarak gördüğünde, nasıl yanlış yapıyorsa, alt kimliği nedeniyle utandığında da aynı yanlışın içindedir.
20) Solcu, devrimci, ilerici olduğunu söyleyen biri, kimlik siyaseti yapamaz. Çünkü sol; emeği önceler. Etnikçiliği, mezhepçiliği reddeder. Solcu olmanın koşulu emekten, eşitlikten, bağımsızlıktan, aydınlanmadan yana olmaktır. Emperyalizme karşı durmaktır. Kimlik siyaseti yapmak, emekçileri birleştirmez. Böler. İşçileri, alt kimlikleri üzerinden ayrıştırır. Oysa esas olan sınıf bilincidir.
21) Emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların; demokrasi, özgürlük, adalet, fırsat eşitliği, açlık, işsizlik, sömürü, pahalılık, barınma sorunu varken, kimlik siyasetini öne çıkarmak; tanımı, çerçevesi, içeriği belirsiz “Kürt sorununu” diğer sorunların önüne koymak, yanlıştır. Özelde işçi sınıfına, genelde Türkiye’ye yararı yoktur. Zararı vardır. Kimlik siyaseti, o kimliğe sahip olan yurttaşların sorunlarını çözmez.
22) Kimlik siyasetini öne çıkarmak, emperyalizmin maşası olmaktır. Çünkü emperyalizm, işçi sınıfını da milletleri de alt kimlikler üzerinden böler, parçalar. Bunun Lübnan’dan Irak’a, Suriye’den Libya’ya kadar onlarca örneği vardır.
23) İnsanların; etnik, dinsel, mezhepsel kimliğiyle tanımlanması, bu kimlikleri nedeniyle sınıflandırılması, dışlanması, ötekileştirilmesi, düşmanlaştırılması hem o insana hem de topluma kötülük etmektir. İlkel, geri, çağdışı bir yaklaşımdır. Çünkü insan; anasını, babasını, etnik, dinsel, mezhepsel kimliğini, cinsiyetini, ten rengini, kan grubunu kendi seçmez. Çünkü insanı doğum yeriyle, etnik kimliğiyle, mezhebiyle tanımlamak, o insanı sınırlamaktır. Doğduğu güne, doğduğu yere hapsetmektir. Yaşamı boyunca yaptıklarını, edindiklerini, başardıklarını, öğrendiklerini yok saymaktır. Çünkü insan; bilinciyle, birikimiyle, erdemiyle, yaptıklarıyla, nitelikleriyle, eğitimiyle, mesleğiyle, kendisine kattıklarıyla değil dünyaya, insanlığa kattıklarıyla da vardır.
24) Eğer siyasal partiler; mezheplere, etnik kimliklere göre şekillenirse, orada demokrasi olmaz. Etnik, dinsel, mezhepsel kota, kontenjan, kompartımanlar üzerinden yapılan siyasetin sonuçlarını Lübnan ve Irak’ta görülmektedir. Sırf bu durum bile laikliğin ne denli önemli, ne kadar vazgeçilmez olduğunu kanıtlar. Yaşadığımız uzay çağında, teknoloji çağında, bilgi çağında, ülkemizin gündeminin Ortaçağ kalıntısı, feodalizm artığı olan kimlik siyaseti olması, üzücüdür.
25) Ülkemizdeki partilerin çoğu, siyasal bilinç temelinde siyaset yapmadıklarından, dinsel inanç, etnik kimlik ve lider odaklı siyasetten kurtulamadıklarından, sağ ve sol partilerde kimlikler öne çıktığından, Türkiye’de yurttaşlık kültürü ve demokratik bilinç yeterince gelişmemektedir. Siyasetin sağı ve solu, sınıf temelli, ideoloji temelli, program temelli, ekonomi – politik temelli tartışma yapmak yerine, hemşeri dayanışmasını, etnik bağları, feodal ilişkileri tercih etmektedir.
26) Kimlik siyasetini savunanlar, siyasal İslamcılar, etnik ayrılıkçılar, numaracı cumhuriyetçiler, genelleyici ve indirgemeci bir tavırla, hem insanları etnik, dinsel, mezhepsel kimlikleriyle tanımlar, hem de ayrıştırıcı, dışlayıcı, ötekileştirici, ırkçı bir dil kullanırlar. Hele de kendilerine “liberal sol” diyenler, bunu ilericilik sanırlar.
27) HEDEP’e oy veren yurttaşlarımızı anlatırken “Kürt seçmen” derler. Lakin CHP, MHP, İyi Parti’ye oy verenleri anlatırken “Türk seçmen” demezler. Dahası, HEDEP’e oy verenler arasında etnik olarak Kürt kökenli olmayan yurttaşlar olduğunu bilmedikleri gibi, diğer partilere oy veren yurttaşlar arasında da etnik olarak Kürt kökenli Türk seçmen olduğunu bilmezler.
28) Türkiye’de anne babası farklı etnik kökenlerden gelen, farklı mezhepsel, dinsel inancı olan milyonlar vardır. Bu yurttaşlar nasıl tanımlanmalıdır etnikçi, mezhepçilere göre? “Annesi Kürt, babası Türk seçmen”, “Babası Sünni, annesi Alevi seçmen”, “Annesi Arnavut, babası Çerkez seçmen”, “Babası Boşnak, annesi Gürcü seçmen”…
29) İstanbul’da yaşayan Kürt etnik kökenli Türk yurttaş sayısı, Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta yaşayanlardan çoktur. Ama kimlik siyasetini savunan sağ ve sol çevreler, bunun iktidarda ve muhalefette alıcısı olduğunu bildikleri gibi, ABD ve Avrupa emperyalizminden de destek görür, fon alırlar.
30) Kimlik siyasetini güdenlerin bilmedikleri, bilerek çarpıttıkları, aynı olduğunu sandıkları başka kavramlar da vardır. Nasıl ki laiklik ile sekülerlik kavramını bir ve aynı sanırlar, yurttaşların eşitliği ve eşit yurttaşlığı da birbirine karıştırırlar. Oysa arada fark vardır. Eşit yurttaşlık; kısaca şudur: Anayasal yapı içinde, Türk kimliği dışında başka bir kimlik (veya kimlikler) daha tanınsın. Tanınan ikinci kimlik de Türk kimliği ile eşit olsun. Anayasal statüye kavuşsun. Anayasada yer bulsun. Pratikte şunu önerirler: “Sen Türk olarak kal. Ben de Kürt olarak anayasada yanına geleyim. İsterse Çerkez, Arnavut, Boşnak, Kafkas, Çeçen, Laz, Gürcüler de gelsin”. Bu yaklaşımı savunanlar, Türklüğü üst kimlik, ortak kimlik, ulus kimlik olarak görmez, Türkiye’deki etnik gruplardan biri olarak görürler. O nedenle Türkçenin tek resmi dil olmasına karşıdırlar. Atatürk’ün ulus tanımını da (Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir), yurttaş tanımını da (Ne mutlu Türküm diyene) reddederler.
31) Yurttaşların eşitliği, anayasa ve yasalar önünde tüm yurttaşların eşit olmasıdır. Yurttaşlar arasında ırk, din, mezhep, soy, bölge, köken ayrımı yapmaz. Eşit yurttaşlık; kimlik siyasetini önceler. Bölücülüğe zemin hazırlar. Yurttaşların eşitliği ise demokratiktir, halkçıdır, ulusal bütünlüğü ve toplumsal kaynaşmayı savunur.
32) Farklı alt kimliklere saygı duymak, onların dilini, kültürünü, geleneğini özgürce öğrenmesini, konuşmasını, öğretmesini, aktarmasını savunmak, bunu doğal bir hak olarak görmek, kişisel özgürlük kapsamında ele almak başka, bunu ayrıcalık olarak görmek, grup kimliği kapsamında tanımlamak, siyasallaşmasını savunmak başkadır. Alt kimliklerin, kişisel hak ve hürriyetler kapsamında görülmesine itiraz edilmez. Ama bunların grup kimliği olarak öne çıkarılmasına, siyasallaştırılmasına, ayrıcalık talep etmesine, bölücülük yapmasına izin verilemez.
33) Anayasa; yurttaş esas alır, muhatap alır. Yurttaşı tanır. Sözleşmeyi yurttaşla yapar. Etnik yapılarla, dinsel kümelerle, feodal gruplarla, bölgesel kimliklerle değil.
34) Demokrasinin; azınlık partisiyle, etnik, dinsel, mezhepsel partiyle, bölge partisiyle ilgisi yoktur. Çünkü alt kimlikler, tartışılabilen veya değiştirilebilen kimlikler değildir. Sünnilik, Şiilik, Kürtlük, Alevilik, Çerkezlik gibi kimlikler üzerinden siyaset yapılınca, bu kimlikler siyasallaşınca, sorun, kaçınılmaz olarak hangi kimlik daha iyidir, hangisinin mensubu daha çoktur noktasına varır. Bunun da demokrasiyle ilgisi yoktur.
35) Bir yurttaşın şu soruları sorması gerekir: Kimlik temelli siyasi partiler, ne vaat ederler? Yurttaşların eğitim, sağlık, işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı gibi sorunlarını, kimlik temelinde nasıl çözebilirler? Başka etnik- mezhepsel kimliğe mensup yurttaşları, kimlik değiştirmeye mi çağırırlar? Baka etnik kimliğe mensup yurttaşların sorunlarını çözmek istemezler mi? Sorunları çözerken, önceliği alt kimliğe göre mi sıralarlar? Savundukları alt kimliğin mensuplarından vergi almazlar mı? Suç işlerse, mahkemeye çıkarmazlar mı? Soruları daha da çoğaltabiliriz.
36) Demokrasi inanç değil, bilinç işidir. Alt kimliklerin kavgasına değil, sınıf mücadelesine dayanır. Sınıfsal kimlik yerine, mezhepsel, dinsel, etnik kimlik koymak gericiliktir, ırkçılıktır, çağdışılıktır. Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine hizmet etmektir. Esas olan, ulusal ölçekte yurttaş, sınıfsal ölçekte ise yoldaş kimliğidir.
37) Son yıllarda sıkça tanık olduğumuz üzere, “Türkçe şiir”, “Türkiyeli edebiyat” gibi saçma sapan yaklaşımlar, cehaletinin göstergesidir. Etnik ayrılıkçılar, numaracı cumhuriyetçiler, fonlama liberaller çekmektedirler bu kampanyalarda başı. Bunları, mezhepçiliği sosyalizm, etnikçiliği Marksizm, hemşericiliği komünizm sananlar da desteklemektedirler. Bu tür zorlama tanımların, hayatta karşılığı, toplumsal tabanı olmadığı gibi, bilimsel temeli de yoktur.
38) Kendi dili olana millet denir. Bunu pekiştiren, hızlandıran bir unsur da, devlet kurmaktır elbette. Fakat her devlet, ille de ulus devlet olmaz, olamaz. Kısa sürede ulus yaratamaz. Kendisini ulus devlet olarak da tanımlamaz. Bunun tarihsel, siyasal, kültürel, toplumsal, coğrafi, iktisadi koşulları farklıdır çünkü.
39) Türkiye; ulus devlettir. Türklerin dili vardır; Türkçe. Devleti vardır, Türkiye Cumhuriyeti. Ülkesi vardır, Türkiye. Tarihsel süreçte Türk; hem ırkın adı hem ulus kimliğin, üst kimliğin, ortak kimliğin adıdır. Yaşadığımız topraklara sadece bizler Türkiye demeyiz, başkaları da Türkiye derler. Arap, Avrupa, Çin, Rus kaynakları yaşadığımız topraklara Türkiye, bize Türk dermektedirler. Milattan sonra 6. yüzyılda Bizans kaynakları, 12. yüzyılda Avrupalılar, Venedikli ve Cenevizli tacirler, Türkiye derler. Avrupa’da Osmanlı toprakları ve tebaası için, Türkiye ve Türkler denir.
40) Türkiye; ülkemizin, coğrafyamızın adıdır. Hükümet için kullanılacaksa, coğrafyanın hükümeti olmayacağından, halkın, milletin hükümeti bağlamında, Türk Hükümeti, devleti yöneten hükümet anlamında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti demek doğrudur.
41) Türk’e Türk diyemeyenler, Türk demeyi ırkçılık, faşizm olarak görenler, Japon’a Japon, İngiliz’e İngiliz, Fransız’a Fransız, Rus’a Rus, Alman’a Alman derler ve ırkçılık olarak da görmezler. Ama Türk şiiri, Türk dili, Türk kahvesi, Türk edebiyatı, Türk kültürü, Türk mutfağı, Türk tiyatrosu demek ırkçılıktır bunlara göre. Britanya edebiyatı değil, İngiliz edebiyatı demek; ABD kültürü değil, Amerikan dili ve kültürü demek (ABD’nin dili İngilizce olduğu halde); İngiltere çayı değil, İngiliz çayı demek; İtalya mutfağı değil, İtalyan mutfağı demek; Fransa Devrimi değil, Fransız Devrimi demek ise ırkçılık değildir bu cahillere göre.
42) Türkiye coğrafyası denince, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal coğrafyası, sınırları anlaşılır. Türk coğrafyası denince ise Türklerin yaşadığı Türkiye, Orta Asya, Kafkasya, KKTC dahil çok geniş bir coğrafya anlaşılır. Hatta pek çok çalışmada tarihsel, kültürel boyutuyla buna Balkanlar, Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türkler dahil edilir.
43) İdeolojik olarak Türk milliyetçiliği; büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, vatanını emperyalist düşmana karşı savunan, devrim yapan, devlet kuran, mazlum bir milletin milliyetçiliğidir. Kültür, dil, tarih, vatan, yazgı, hedef birliğine dayanır. Kapsayıcı, kucaklayıcıdır. Siyasal bilinç temellidir. Batının ırkçı, yayılmacı, işgalci, yağmacı milliyetçiliğiyle bir tutulamaz. Atatürk’ün tanımı nettir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir”.
44) İktidarda ve muhalefette, sağcı ya da solcu, siyasetçilerin büyük bölümü, milleti, alt kimlikler toplamı, tesadüfen bir araya gelmiş bir kitle olarak görürler. Milletin tarihsel, siyasal, toplumsal, kültürel, felsefi, duygusal yönlerini, milletleşme sürecini, işin iktisadi, coğrafi boyutlarını yok sayarlar. Ulusal egemenlikle demokrasi, ulusal egemenlikle yurttaşlık, ulusal egemenlikle hukuk devleti, ulusal egemenlikle demokratik katılım, ulusal egemenlikle sınıf bilinci arasındaki doğrudan ilişkiyi görmezden gelirler.
45) İnsanı; doğduğu yerle değil, durduğu yerle; ailesinden devraldığı alt kimliklerle değil, siyasal bilinciyle, karakteriyle, emeğiyle, alın teriyle, dürüstlüğüyle, ahlakıyla, vicdanıyla, merhametiyle, şefkatiyle anlamayı, değerlendirmeyi bir türlü başaramazlar bu türden siyasetçiler. Uzun yıllar da başaramayacaklardır. Çünkü siyasetin sağı; siyasal İslamcılık ve Arap hayranlığıyla, solu etnikçilikle, mezhepçilikle sakatlanmıştır. Sağ ve sol Soğuk Savaş ezberinden, ABD bağımlılığından kurtulamamıştır.
46) Cumhuriyet; insanı, bireyi, yurttaşı onun özgür aklıyla, bilinciyle, iradesiyle kabul eder, muhatap alır. Bunun siyasi, felsefi, ahlaki, toplumsal, hukuksal, sınıfsal temelleri, gerekçeleri vardır. Bu nedenle Montesquieu; “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde, Cumhuriyet rejiminde halkın egemenliğini vurgular, kuvvetler ayrılığının yurttaşların özgürlüğünün güvencesi olduğunu belirtir. Bu yüzden Rousseau; “Toplum Sözleşmesi” adlı kitabında, yönetim biçimi ne olursa olsun, yasalarla yönetilen her devletin, meşruluğunu halktan ve yasalardan alan her rejimin, cumhuriyet olduğunu, çünkü yalnız bu şekilde kamu yararının gözetileceğini belirtir.
Sonuçta, dünya yapay zekâyı konuşurken, Türkiye; etnik kökenleri, mezhepsel aidiyetleri, hemşericiliği konuşmaktadır. O nedenle de siyaset esnafı kazanırken, millet kaybetmektedir.
Çok bilgilendirici, açıklayıcı, adeta tarihi bir ders niteliğinde bir makale olmuş. Ne mutlu ki böyle aydınlarımız var, bize yol gösteriyor, ufuk açıyor.
Hic zanetmiyorum Kilicdaroglunun protejesi Ozgur Ozel bu yaziyi derleyip anlayabilecegini. Daha ilk gununden sakat dogup yetisen bir sitasetci bunu yapamaz. Inun icin kendisi savrulmakta, yerini bulamamakta. Onun akil ababasi KK 12 yil sirf AKP ve Erdogani iktidarda tutmak icin siyaset yapti. Gorulen o ki Ozgur Ozel ile bu yon devam edecek.
Arşivlenmesi gereken, tekrar tekrar okunması ve özümsenmesi gereken, her lise ve üniversite öğrencisine öğretilmesi gereken, tek kelimeyle mükemmel bir makale olmuş. Emeğinize, kaleminize sağlık Barış Hocam.
Eğitici, yararlı yazınız için teşekkürler, varolunuz sayın Doster.
Uzun ve güzel yazılara kısa yorumlar yapılması gerekli. Harika!
Harika bir yazı. Kesip saklanacak türden.
Osmanlı , Din , dil , ırk gözetmeksizin kurulmuş , insan merkezli bir İmparatorluktu.
Hak ve Batıl mücadelesini temsil ederdi.
Kendisi gibi düşünmeyen , kendisi gibi inanmayan milyonlarca insana tahammül ve hizmet etmişti.
80 ayrı Milleti ,3 dini bir çok mezhebi içinde bulunduracak kadar Laik.
Türk bayrağını Devlet armasında kullanan , insanlık için çalışan.
Emperyalizme karşı en çok mücadeleyi yapmış olan.
Türk Devletlerinin içersinde tarihin tanıdığı süper Devletlerin en uzun ömürlüsü ve en şereflisidir(Bu cümle Muzaffer Özdağa aittir. (Bakınız Muzaffer Özdağ Türklük ve İslamiyet kitabı)
Tek başvuru kaynağımız Mustafa Kemal Atatürk olmalıdır.
iyi güzel de peki Osmanlı’nın kendi kurucuları olan, çoğu kere katlettikleri Türklere ve alevilere karşı düşmanlığını nereye koyacağız?
Mükemmel…
Bahsettiğiniz Yavuz Sultan Selim’in faaliyetleri ise geç Ortaçağ döneminde yaşanan bu süreçte henüz bir milliyetçilik kavramı yoktu. Fransız Devrimi ve peşi sıra gelen yepyeni fikirler henüz oluşmamıştı. Osmanlı Padişahı ise bir Habsburg İmparatoru, bir Rus Çarı gibi birçok ulusa hükmediyordu. Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarını 19.yy ve sonrası bağlamında değerlendirebiliriz.
Sn Doster, mukemmel bir yazı.tebrık ederım. saygıler. her chp linin okumasını tavsıye ederım. her şık bir ders degerınde.