Tarih 20 Eylül 2012’dü.
Balyoz isimli davada Mahkeme, usulen son sözleri alıp hükmünü verecekti. Sanıkların çok büyük kısmı ceza alınsa dahi tutuklukta geçen süre göz önüne alınarak tahliye umuyordu. Hatta valizini hazırlayan çok sayıda sanık olduğunu biliyorum.
Ben de, içgüdülerimin olumsuz sinyallerine rağmen, ortamdan da etkilenerek, en azından belli oranda tahliye olacağına inanıyordum. Ancak kendimle ilgili çok da iç açıcı düşünmüyordum. Son söz olarak şunları söyledim. Mahkeme tutanaklarına yansıdığı biçimiyle;
“Son sözünüzü söyleyin denildi, darağacı kuruldu, hükmümüz verildi, son sözümüz usulen isteniyor. Zaten bu mahkemede bütün faaliyetler usulen yürütüldü.
Ben inanıyorum ki benim cezam ilk gözaltına alındığım 22 Şubat 2010 günü kesildi. Bu daha sonra tutukluğa sevk edildiğim 11 Şubat 2011 tarihinde de tescillendi. Bu anlamda, suçsuzluğumu çok iyi bildiğini bildiğim bu mahkemeden, bu heyetten, hiçbir şey beklemiyorum. Ama onlardan bir teşekkürü de esirgemeyeceğim.
Evet, mahkeme heyetine teşekkür ediyorum. Bu zamana kadar verdiğiniz hukuksuz kararlarda beni hiç yanıltmadınız. Bu anlamda iddiaya girdiğim avukatlarıma karşı hep kazanan taraf ben oldum. Bu anlamda size teşekkür borçlu olduğumu düşünüyorum. Çok sağ olun, çok uzun yaşayın…
Bizim çektiklerimizi anlayacak kadar, sevdiklerimin çektiğini anlayacak kadar çok ve uzun yaşayın…
Bu son sözlerden sonra, önceden belirlediğinizi bildiğim hükmü yüzüme okuyacaksınız. Vereceğiniz hüküm, bilesiniz ki benim onurumdur. Çünkü ben anamdan doğduğum gün kadar masumum, günahsızım. Vicdanım rahat!
Ancak heyeti oluşturanların; bize hüküm verdikten sonra, akşam evlerine gittiklerinde saygıdeğer eşlerinin, sevgili çocuklarının yüzüne nasıl bakacaklarını bilemiyorum. (…)
Bu dava, Türkiye’yi dönüştürme kapsamında büyük bir projedir. O anlamda mutlak ki hukuk kitaplarında yüzlerce yıl sonra dahi adından bahsedilecek bir davadır. Ama sadece hukuk kitaplarında değil, aynı zamanda tarih kitaplarında da bahsedilmesi söz konusudur. Bizim ve sizlerin torunları da o kitapları okuyacak.
Bakın, buradan şunu söyleyeyim. Benim torunlarım, o kitapları okurken, asla ve asla yüzleri kızarmayacak. Çünkü ben yüz kızartacak hiçbir şey yapmadım. Umuyorum ki mahkeme heyetinin torunları da o kitapları okurken yüzleri kızarmaz.
SAKARYA SAVAŞI DEVAM EDİYOR
Sakarya Savaşı, Türk Tarihinde çok önemli bir yer tutar. Belki de Türk Tarihinin en önemli savaşıdır. Çünkü bir ölüm kalım mücadelesiydi. Türk Milletinin var olma, yok olma kavgasıydı. Çanakkale Savaşı diriliş, Sakarya Savaşı ise varoluş destanıdır bence.
Görüyorum ki Sakarya Savaşı hâlâ devam ediyor… Bu milleti yok etmek, bu topraklardan silmek isteyen emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin, günümüzde kazandıklarını zannettikleri ilk önemli savaştır balyoz davası.
Ama herkes bilsin ki Türk Milleti bu topraklarda geri çekilmiştir, mevzii mağlubiyetler almıştır, ama asla kesin yenilgiye uğratılamamıştır. Türk Milleti, yine mağlup olmayacak… Mustafa Kemal, bu topraklarda asla yenilmedi, yine yenilmeyecek…
Emperyalistler ve onların maşaları, dün olduğu gibi bugün de topraklarımızdan defolup gidecekler. Dün kaçacak denizleri vardı. İnanıyorum ve iman ediyorum ki yarın kaçacak delik bile bulamayacaklar. Sözlerim bu kadar.”
Son sözümü böyle tamamlamıştım.
Mahkeme heyeti, bu sözleri hiç tepki vermeden dinlemişti. Sanıkların tamamının son sözleri biter bitmez, güya tartışmak için ara vererek arka bölüme geçtiler. Kararın verileceğini duyanların akın akın Silivri’ye gelmek için yola çıktıklarını avukatlarımızdan öğreniyorduk. İstanbul’un dışından dahi gelenler vardı.
Heyet, saatlerce içeride kaldı. Yaklaşık 10 saat bekledik. Onlar sabaha karşı saat 02’de yerlerini aldıklarında büyük bir kalabalık söz konusuydu seyirci bölümünde… Muhtemel, davayı çok iyi inceledikleri intibası vermek için veya bir başka özel sebeple, “Yaptıkları değerlendirme sonucu, henüz bir sonuca ulaşamadıklarını” ifade edip, kararı yarın sonuca bağlayacaklarını söyleyerek duruşmayı bitirdiler.
***
Ertesi gün yani 21 Eylül günü, yine Silivri’deydik. Heyet, kararın okunması için kürsüdeki yerini aldı. Hava kurşun gibi ağırdı salonda. Seyirci bölümü, aralar dâhil tıklım tıklım doluydu. Avukatlar protestolarını sürdürdükleri için, hemen hepsi seyirci bölümünde yerlerini almışlardı.
Onlara ayrılan yerlerin büyük bölümünü ise CHP ve MHP’li milletvekilleri ile çok sayıda gazeteci doldurmuştu. Tabii bu protestoya katılmayarak ‘müvekkillerini kurtaracaklarını sanan’ birkaç avukat da salondaki avukatlara ayrılan bölüme oturmuşlardı.
Bu arada mahkeme başkanı, ‘robokop’ ismi verilen özel kıyafetli jandarma askerlerini, özellikle kürsünün önünde tedbir alacak şekilde salona davet etti. Yıllarını jandarma teşkilatının mensubu olarak geçiren benim, bu manzara karşısında yüreğim sızladı. Belli ki mahkeme başkanı, verecekleri hukuk dışı karar sonrası olası tepkilere karşı, kendilerini koruma altına alıyordu.
Bizi, yıllarca komuta ettiğimiz teşkilatımızın mensuplarıyla karşı karşıya getireceklerdi. Bir karışıklık çıkarsa o askerler bizi engelleyecek, belki coplayacak, belki tekmeleyecek, belki de yumruklayacaklardı. Düşünebiliyor musunuz?
Bu arada jandarmaların bu şekilde aşırı tedbir almasına sanıklar şiddetli tepki gösterdi; bunlardan Ali Sadi Ünsal: “Sayın Başkan, burada yapılacak bir şey yok, korkacağınız bir şey de yok, hiçbir şey yapmayacağız.” (Salonda alkış sesleri duyuldu)
***
Nihayet heyet, kararı okumak için herkesi ayağa kalkmaya davet etti. Heyettekiler hariç herkesin ayağa kalkması gerekiyordu. Heyetin dışında salondaki herkes, bir kişi hariç ayağa kalktı. Ayağa kalkmayan, duruşma savcısı Hüseyin Kaplan’dı. Heyetle o kadar bütünleşmişti ki ayağa kalkmaya bile gerek görmemişti. Bu durum heyetin de umurunda değildi aslında.
Ancak salondan itirazlar yükseldi: “Savcı neden kalkmıyor? Onu da kaldırın, savunma kalkıyorsa iddia makamı da kalkacak, bu konuda onun ayrıcalığı yok, o kalkmazsa biz de oturacağız.”
Bu haklı talep karşısında, zaten biraz sonra verecekleri kararla, insanların çok gerileceğini bilen mahkeme başkanı, duruşmalar boyunca hep aynı tip kararlar alarak, adeta bütünleştiği Savcı’ya isteksizce; “Lütfen siz de kalkar mısınız Savcı Bey” diyerek onunda ayağa kalkmasını sağladı.
DÜŞMAN HUKUKU
Artık üç kişiden oluşan heyetin dışında herkes ayaktaydı. Havadaki kasvet alabildiğine artmıştı. Üye Hâkim Ali Efendi Peksak, kararı ağır ağır, sindire sindire okumaya başladı. Ses tonunda büyük bir iş başarmanın zevki, huzuru vardı sanki. En azından ben öyle hissettim. Ve o her ağzını açtığında, güzel ülkemde artık hukuktan bahsedilemeyeceğini gördüm. Mahkeme, adeta “düşman hukuku” uygulamış, ortada tek bir kanıt olmaksızın, toplam 325 sanığa 12 ila 20 yıl arasında değişen hapis cezası vermişti.
Bırakın içeridekilerden tahliye edileni, tutuksuz yargılananlara bile ceza verilmiş ve haklarında yakalama kararı çıkartılmıştı. Cezaları ise en üst sınırdan vererek, bize nasıl bir kinle baktıklarını göstermişlerdi. Öyle ki daktilo memuru olan Güllü Salkaya’ya dahi 16 yıl ceza vermişlerdi.
Güllü Hanım ile darbecilerin başı olarak gösterilen Çetin Doğan arasında, ceza olarak sadece 4 yıl vardı, düşünebiliyor musunuz?
Hele de hanım sanıklardan Güllü Salkaya, Tülay Delibaş ve Berna Dönmez’i ayırmadan, hepimizi, ‘Babalık ve kocalık sıfatının verdiği hakları kullanmaktan ayrı ayrı mahrum’ bırakma kararını sindirmek mümkün değildi. Buna bizim oralarda “ölüye tükürmek” denirdi.
Ceza indirimden, sadece avukatları duruşmaya katılan ve bu protesto eylemine karşı mahkemenin yanında duranlar yararlanmış; bırakın saygısız bir hareketi, savunmasını dahi 1-2 dakika içerisinde bitirdikten sonra, bir kez olsun ağzını açmayan ve heyete karşı aşırı saygılı davranan sanıklar dahi iyi hal indiriminden faydalanamamıştı.
Hâlbuki aynı mahkeme, PKK üyesi olma suçundan ceza verdiği BDP milletvekili Sebahat Tuncel’e, kanunlara takla attırarak, her türlü indirimden yararlandırıp olabilecek en düşük cezayı vermiş, böylece milletvekilliğine devamını sağlamıştı.
Evet, en yalın gerçek şu idi; lafa geldi mi, “Türk Millet’i adına yargılama yapıyoruz” diyen zamanın bir kısım özel yetkili mahkemelerinde, PKK’lı olmak, TSK mensubu olmaktan çok daha imtiyazlıydı. Ne diyelim?
***
Elbette o gün bu yapılanların, Türk Tarihinin en karanlık ve kanlı gecesi olan 15 Temmuz 2016’ya giden yola döşenen taşlar olduğunu bilmiyorduk.
O gün ve diğer kumpas davalarda verilen hukuk dışı kararlarla; ülkesine ölümüne bağlı subaylar tasfiye edilmeseydi çok net ki o kanlı 15 Temmuz gecesini yaşamayacaktık.
O gün, o kararı bir kahraman edasıyla veren Hâkimler Ömer Diken, Ali Efendi Peksak, Murat Üründü ve Aytekin Özanlı ile yargılamada zaman zaman bulunan Ali Alçık, Davut Bedir; İtiraz Mahkemesi olan 11. Ağır Ceza Mahkemesinin hâkimleri Mehmet Ekinci, Birol Bilen, Metin Özçelik; Duruşma savcıları Savaş Kırbaş, Hüseyin Kaplan; Soruşturma savcıları, Bilal Bayraktar, Mehmet Berk, Süleyman Pehlivan, Ali Haydar, Cihan Kansız (firar) halen örgüt üyeliğinden yargılanıyor.
Yaptıklarının ülkeyi getirdiği yere bakınca, örgüt üyeliğinden mi, vatana ihanetten mi yargılanmalılar? Buyurun tartışalım…
Mustafa Önsel
Tuna Özdağ, siz bu ülkede benim gibi düşünen kaç kişi olduğunu sanıyorsunuz?
Türk milletinin, gerektiğinde ölüme göndermek üzere, emirlerine evlâtlarını verdiği, toplumun başka hiç bir kesimine tanınmamış olan ayrıcalıklarla, pırıltılı üniformaları içinde toplumun en saygın yerine oturttuğu göz bebekleri, sabah sekiz akşam beş tapu memuru gibi geçecek koca bir meslek hayatının BİR GÜNÜNDE, Cumhuriyeti korumak için ellerini taşın altına koymaları gerekirken, “Atatürk’ün Bursa söylevine” sığınıp benden(bizlerden) medet umdularsa, aynen bütün evlâtlarını savaşlarda kaybetmiş köylünün padişaha dediği gibi, kendilerine söyleyeceğim şudur;
“Kusura bakma padişahım, artık bende evlât kalmadı, bundan sonra kimse bana güvenip sefere çıkmasın”.
Alaattin bey, sizi anladım.
Suya sabuna dokunmayan, pratikte derde deva olmaktan uzak olmakla birlikte, maalesef toplumun iki yüzlülüğü nedeniyle “potansiyel olarak herkesin beğenisine namzet”, ucuz, popülist fikirler yerine, (izninizle sizi de dahil ederek söyleyeyim) bizlerin burada ifade etmeye çalıştıklarımızı söylemeyi tercih ediyorsanız, öylesine dört bir yandan yaylım ateşine maruz kalıyorsunuz ki, bazen olumlu bir katkıyı da acımasız bir eleştiri gibi algılayabiliyor insan.
Sanal ortamın bizleri sadece, “anlatmak istediklerimizi ifade etmede başarılı veya başarısız kullandığımız” kelimelere mahkum etmesi de, bazen böyle benim yaptığım gibi, düzgün insanları istemeden kırmamıza sebep olabiliyor.
Bu yanlış anlaşılma sonucunda sizi kırdığım için özür dilerim.
Cyrano de Bergerac, bu soruların kaç tanesine siz kendi açınızdan cevap verebilirsiniz? Atatürk’ün Bursa Söylevini okuduktan sonra tekrar düşünün.
Bu kadar hakaretamiz olmak zorunda değildiniz. Ben yazdıklarınızda bu vatan toprağına bağlılığınızı hissettim. Hatta “mesele vatansa gerisi teferruattır” veya “Varlığım bu denli tehdit altındaysa yemişim demokrasiyi” kabilinden bir Kuvayi Milliye yaklaşımınızı çağrıştırdı bana. Dolayısıyla söyledikleriniz bütün yurtseverlerin “ah keşke” li bilinçaltına hitap ediyor. Size ilave olarak, mankurtların yurtsever olamayacağını, akrepten bal beklenemeyeceğini ifade etmek istedim. Şahsınızı itham ettiğimi nasıl düşünürsünüz. Ülkemin aydını olmak iddiasındaki bizler bu denli iletişimsiz isek, vah ki vah ülkeme.
Alaattin BAYLAN, herhalde bunları bana cevap olarak yazdın.
İyi güzel de, sen hangi muhalefetten bahsediyorsun?
Senin o muhalefet sandığın Y-CHP, “halkı demokratik direnme hakkına davet etmek” bir yana, “lâikliğe karşı hareketlerin odağı” olduğu gerekçesiyle AKP’ye kapatma davası açıldığında, yayan yapıldak meydanlara düşüp, “aman kapatmayın, sonra daha fazla güçlenirler” safsatasını pompalıyordu millete.. sen ne diyorsun? Eğer Türkiyede muhalefet olsaydı bunlar başımıza gelir miydi?
Sonra; “Hele bir yargı sürecinin nasıl sonuçlanacağını görelim” diyen alçak neoliberallerle benim ne alâkam var? Yazdıklarımda buna ilişkin bir tek kelime gösterebilir misin?
Nato’cu olduğumu nerenden uydurdun? Buyur, bunu ima edecek de bir tek kelime göster yazdıklarımda…
Adamın yazdıklarının bir kelimesini bile anlamayacaksın, ama sırf burada her önüne gelene fikirlerini ifade etme özgürlüğü tanındı diye, fütursuzca, kafanda ezberlediğin şablon üzerinden adamı neoliberallikle, NATO’culukla suçlayacaksın.
Bu nasıl bir hadsizliktir arkadaş?
Yanlış anlamadımsa “neden askeri bir müdahalede bulunmadınız?” Diyorsunuz. Pekiyi muhalefetin halkı demokratik direnme hakkına daveti daha mantıklı ve meşru olmaz mıydı? Hele bir yargı sürecinin nasıl sonuçlanacağını görelim diyenler, kozmik odayı alçaklara açan İlker BAŞBUĞ’dan daha mı matah duruş sergilediler? Natocu aydının askeri de sivili de bu kadar oluyor işte.
Elbette çok büyük acılar çektiniz. Acınızı yürekten paylaşarak bundan sonrası için sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür diliyorum.
Peşinen söyleyeyim, aşağıdaki soruların en masum muhatapları sizlersiniz.
Ama sizin şahsınızda, o zamanlar Atatürk Cumhuriyetinin sarsılmaz bekçileri bildiğimiz subaylarımıza şu soruları da sormak zorundayız;
Acaba bu işin en büyük mağduru sizler misiniz?
Peki ya bağrından çıkardığı ve başının üzerinde tuttuğu siz evlâtlarının, bir şeriatçı çetenin “mağduru” değil olsa olsa “yok edicisi” olacağına inanmış olan Türk Milleti?
…
– AKP ile birlikte “fiilen” rejimin değişip, cumhuriyetimizin yerini, “ilân edilmemiş bir şeriat düzeninin” aldığını nasıl görmediniz?
– Görmediyseniz çok daha acı ama, eğer gördüyseniz, o günkü iç hizmet kanununun sizlere emrettiği “koruma ve kollama” görevinizi neden yerine getirmediniz?
– Haydi onu da yapmadınız, peki acaba hangi adalet inancıyla cumhuriyeti yıkmış ve adı şimdilik konulmamış fiili bir rejimin savcılarına teslim oldunuz?
…
Sizin eliniz silah tutuyordu, Türk milletinin ise elinde, sizlerin askerlik yemininize ve Atatürk Cumhuriyetine bağlılığınıza güvenmekten başka hiç bir şey yoktu.
Maalesef güvendiğimiz dağlara kar yağdı…