Bugün 9 Ekim 2019. Anlatacağım hikâye, tam 6 yıl önceye dayanıyor. Hikâye, direkt bizimle ilgili görünse de aslında Türkiye’yi dönüştürme hikâyesidir.
İlk derece mahkeme hukuku katlederek Balyoz davasında ceza yağdırmıştı. Top Yargıtay’da idi. Güvenilir kaynaklardan, bu dairenin isimli davalarla ilgili (Balyoz, Ergenekon, Casusluk vb.) 12 Eylül 2010 referandumundan sonra özel olarak şekillendirildiğini öğrenmiştik. Dört üyesi, yeni HSYK tarafından 2011 yılında Yargıtay’a üye olarak seçilmiş, Başkan ise üyelikten aynı dairenin başkanlığına getirilmişti.
Ancak arkadaşlarımızın büyük kısmı, “Ne olursa olsun, Yargıtay, bir üst yargı olarak, bu hukuksuzluğa son verir” diye düşünüyordu.
Malum yerel mahkeme olan 10. Ağır Ceza Mahkemesi, yüzlerce usul hatası yapmaktan çekinmemişti. Bunlardan biri bile bozma nedeni sayılacağı için, büyük çoğunluğun görüşü; mahkemenin tahliye vermese bile, en azından olayı zamana yaymak için dosyayı usulden bozacağı şeklindeydi.
Böylesine kapsamlı ve kalabalık bir dava, ilk derece mahkemesince inanılmaz bir süratle sona erdirilmişti. Amaç belliydi; “Bir darbeyi ilk defa biz yargıladık ve onlara ceza verdik” diyeceklerdi. Bir anlamda bunu, güya demokrasinin bir adımı gibi göstereceklerdi.
Bu anlamda, yargılananların suçlu olup olmaması önemli değildi. Ayrıca “demokratikleşme” adıyla bölücülüğe verilen ödünler, Türkiye’yi fiili bir bölünmeye götürdüğü aşikâr iken, buna ses çıkartmayacak hale getirilmiş bir ordu gerekliydi ki isimli davalarla bu da sağlanmıştı.
***
Bu davaların pilot uygulaması olarak gördüğümüz “Balyoz Davası”yla ilgili yerel mahkemenin kararından sonra, Yargıtay Başsavcılığı, 17 Haziran’da tebliğnamesini sundu. Evlere şenlikti haliyle. Yüz bin sayfa eki olan ve 364 sanığın yargılandığı bir davada, tebliğnamenin sayfa miktarı ne kadardı biliyor musunuz? Sadece 23 sayfa. Bunun 8 sayfası da isimlerden oluşuyordu. Yani konuyu 15 sayfada anlatmıştı savcılarımız. Bu da herhalde kolay kolay kırılamayacak bir dünya rekoruydu.
Aslında, toptancı ve gerekçesiz bu tebliğname, bir sayfada bitebilirdi. Çünkü ileri demokrasi vardı ve ‘bunlar suçlu kardeşim’ dendiyse ‘ilgili makamlardan’, yargılananların suçlu ilan edilmesinde ‘âl-i menfaatler’ var demekti. Öyle evrensel hukuk vs. teferruattı, o ancak ders kitaplarında olurdu.
Bundan sonraki süreçte, tetkik hâkimleri, dosyayı inceleyip olgunlaştırarak, 9. Ceza Dairesine sunmaları gerekiyordu. Bunun da en iyi ihtimalle 3-4 ay sürmesi bekleniyordu. Sonrasında ilgili dairenin yapacağı duruşmalar sonucunda hükmünü açıklaması gerekiyordu. Ancak, işlemler bu usule göre yürümeyecekti.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, tetkik hâkimlerinin incelemesini beklemeksizin, 15 Temmuz’a (2013) duruşma günü verdi. Belli ki birilerinin acelesi vardı. Duruşmalar arkası arkasına devam etti. Duruşmalarda sanıkların avukatları dinlendi. Savunmalar bitince ilgili daire kararını 9 Ekim’de açıklayacağını belirtti.
***
Nihayet 2013 yılının 9 Ekim günü geldi. Sanıkların çok büyük çoğunluğu, en azından tahliye bekliyordu. O gün, aynı zamanda açık görüş vardı. Gelişmeleri, görüş yerindeki televizyondan takip ediyorduk.
Kararlar açıklandığında, Beşiktaş’ta başlayan “Sırtlan Pususu”nun devam ettiğini, alçakça saldırının hız kesmeden sürmekte olduğunu gördük. Hukuk, en üst mahkeme tarafından da katledilmişti. Katliamın boyutları o kadar büyüktü ki…
Yargıtay’ın gerekçeli kararında, iki bine yakın sahtelik görülmezken, gerçek dışı ifadeler kullanıldığını da tespit ettik.
Bir örnek vermek gerekirse; Yargıtay’ın verdiği kararın 19. Sayfasında, “Donanma Komutanlığında yapılan aramada ele geçen harici bellek (hard disk) ve CD’lere el konulmuş ve imajları alınmıştır” denmekteydi. Hâlbuki sadece 5 no.lu hard disk ile bir CD’nin imajı alınmış, 74 adet CD’nin imajı alınmamıştı. Bu CD’lerden en önemlisi ilk iddianamenin dayandığı 11 no.lu CD’nin içeriğinin aynısının olduğu 1 no.lu CD’ydi. İmajı alınmadığı için hukuki delil olamazdı. Ancak Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, ilk mahkeme gibi dayandığı en önemli delil(!) bu olmuştu.
***
Sonuç, aralarında benim de bulunduğum 237 sanığın cezası onanmıştı. Emekliler dâhil ceza alanların dağılımı şöyleydi; hiç biri seminere katılmamış denizciler 134 kişi ile ilk sırada, yine hiç biri seminere katılmamış havacılar 41 kişi ile ikinci sıradaydı. Cezası onanan karacıların toplamı da 38 kişiydi ki, bunlardan 5’i seminere katılmamıştı. Toplam 24 kişinin cezasının onandığı Jandarmalardan 21’i seminere katılmamıştı.
Buradan seminere katılanların suçlu olduğunu kastetmiyorum tabi. Davanın temeli seminere dayandırıldığı için bu vurguyu yapma gereği duydum.
***
Burada cezası onan muvazzaf olanlar üzerinden bir kıyas yapmak istiyorum. Durumu, muvazzaflar yani halen görevde bulunanlar açısından incelediğimizde, çok daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktaydı.
Cezası onananların 131’i muvazzaftı. Burada da denizciler 94 kişi ile açık ara önde bulunmaktaydı. Bunun genele oranı, yüzde 78’di.
Havacı ve jandarma personelinin sayıları aynı olup; 18’er kişiydiler. Genele oranları da yüzde 10,5 tu.
Peki, karacıların muvazzaf kaç personelinin cezası onanmıştı biliyor musunuz? Sadece 1 (bir). Ki, bunun da genele oranı sadece yüzde 0,8’di.
Bu arada muvazzaf olanların, 2003 yılındaki rütbelerini hatırlatayım. Büyük çoğunluğu yüzbaşı olmak üzere teğmen ile yarbay arasında bir dağılım söz konusudur. Yani karacı olan Orgeneral Çetin Doğan, kankalarının büyük çoğunluğunu, çocuğu yaşındaki küçük rütbelilerden ve çoğunlukla da denizcilerden seçmiş (!) gözükmektedir.
Çetin Doğan’ın kuvveti malum, Kara Kuvvetleri. Dolayısıyla en fazla tanıdığı, bu anlamda güveneceği isimleri nereden seçmesi normaldir? Tabii ki kendi kuvvetinden yani karacı olanlardan değil mi? Öyle mi olmuş? Hayır! Ben demiyorum, yüksek mahkeme dedikleri, Yargıtay’ın 9. Ceza Dairesi diyor.
Görünen manzara, ortada Kara Kuvvetlerinden hemen hemen kimse yoktur! Bu durumda darbe, karada değil, denizde yapılacak gibi duruyor değil mi?
Kuvvetlerin o gün itibarıyla kabaca subay sayısını vereyim de siz hesaplayın. Kara Kuvvetlerinde yaklaşık 25.000, Hava ve Jandarma da 5.500 subay görev yapmaktadır. Denizcilerde bu sayı daha da düşüktür: 4.500.
Komedinin farkında mısınız? Bir darbenin olmazsa olmazı Kara Kuvvetleri’dir. Olası bir darbe yapılacaksa, bunun merkezinde karacılar olur. Yukarıdaki verilerden böyle bir şey çıkıyor mu?
***
İşte Balyoz Davası böylesine çarpıklıklarla dolu, içi boş, büyük bir kurgudur. İktidarın siyasi desteğini arkasına alan Fetullahçı çetenin organize biçimde gerçekleştirdiği, tarihin belki de en kapsamlı kumpasıdır. Böylece, özellikle TSK’nın komuta kademesini istedikleri biçimde şekillendiren söz konusu çete, 15 Temmuz’u gerçekleştiren üniformalı çete mensuplarının önünü açmıştır.
Bugün, sözünü ettiğimiz dava kapsamında bizleri yargılayan çete mensuplarını tamamı, bu işledikleri suçtan değil de sadece FETÖ üyesi olmaktan yargılanmakta ve bunların davalarına yaptığımız müdahillik başvuruları reddedilmektedir.
Kumpasın en önemli ayağı olan Yargıtay’ın 9. Ceza Dairesinin Başkanı Ekrem Ertuğrul, sadece 3 Yıl 9 ay hapis cezası almış, duruşmada FETÖ’yü kastederek, hiç utanmadan, “Gizliliği esas alan bildiğimiz örgütlerden farklı bir örgüt olduklarını nereden bilebilirdim. İsteyerek bunlara yardım etmedim. Bunlardan değilim” dedikten sonra “kararlarımı vicdanımla verdim” diyebilmiştir.
Hemen ifade edeyim ki er ya da geç, Ekrem Ertuğrul’un yanı sıra biri firar (Fikrîye Şentürk), üçü tutuklu (Abdurrahman Kavun, Ahmet Toker, Hamza Yaman) olan bu sözde hâkimlere ve tabii ki diğerlerine de bir gün müdahil olacağımız davada “vicdanlarının olup olmadığını” sorup cevabını yüzümüze bakıp vermelerini isteyeceğiz…
***
Hazır Ekrem Ertuğrul’un yargılanırken ettiği sözlerden bahsettik, şimdi de Ertuğrul ile heyetinin verdiği hukuksuz kararın arkasında duran ve destekleyen, bir kısmı hala tutuklu bulunan sözde gazetecilerin, o gün, içimiz kan ağlarken neler söylediklerine bakalım;
Ali Bayramoğlu-Yeni şafak: “Kimi sanıklar hakkında hata yapılmış olma ihtimali vardır. Ancak pek çok elebaşı hakkında verilen kararın yerinde olduğuna hiç şüphe yoktur. Bu dava, Türkiye’de bir döneme son noktayı koymuştur. Darbeci bir neslin tasfiyesi tamamlanmıştır.”
Tamer Korkmaz-Yeni Şafak: “Balyoz, ‘ulusalcı’ maske takmış Amerikancı bir darbe girişimidir.”
Nuri Elibol-Türkiye: “Kimsenin yıllarca hapislerde kalmasına gönlümüz razı değil. Ama darbe söz konusu olduğunda babama bile üzülmem, acımam.”
Nazlı Ilıcak-Sabah: “Anlaşılıyor ki, Yargıtay, belgelere ilişkin sahtelik iddialarına prim vermiyor. Yüksek rütbeli komutanların mahkûmiyet kararlarından bu anlaşılıyor (Hâlbuki ceza alanların yüzde 87’si söz konusu yılda Albay ve daha aşağı rütbede olanlar. MÖ).”
Mümtaz’er Türköne-Zaman: “Darbe teşebbüsleri, biraz da askerler, bu ülkeye ve kendi mesleki onurlarına sahip çıktıkları için mahkûm edilebildi. Böylece askerlik mesleği, üzerindeki yüklerden kurtulup yeniden itibar kazanma imkânına kavuştu (Kamuoyu araştırmaları açık. TSK, bu davalar sonucu, halk nezdinde inanılmaz bir itibar kaybına uğradı ve güvenilir kurum olma özelliğini yitirdi. MÖ). Balyoz Davası’nın en önemli sonucu, koca generallerin rütbelerinin sökülmesi, yani askerlik mesleğinden tard edilmesi olacak. (…) Türkiye’nin Barış Süreci’ne girebilmesi bile başlı başına, silahlı vesayet döneminin sona ermesinin eseri. Eğer PKK’lılar, ülkeyi silahla yöneten askerlerle muhatap olmaya devam etseydi, barış mümkün olabilir miydi?”
Mustafa Ünal-Zaman: “Balyoz millete değil, darbecilere indi.”
Ali İhsan Karahasanoğlu-Akit: “Darbeci ağalar başarsaydı, vatan sağ olmayacaktı. Eğer darbeci generaller başarılı olsaydılar, Tayyip Erdoğan’ı indirirken, yeni yeni banka hortumcuları ile dindar insanları karalayan ahlaksız gazeteciler de paraya boğulacaklardı.”
Bunların hepsinin elinde cezaevinde düşerek hayatını kaybeden Murat Özenalp ve o süreçte kaybettiklerimizin kanı var!
Ben yazımı, aynı cenahtan ve başlangıçta Balyoz Davasına müdahil olan birkaç kişiden biri olan Abdurrahman Dilipak’ın, 2013 yılı içinde söyledikleriyle tamamlamak istiyorum; “Ergenekon ve Balyoz bir yalandı. Gerçek bir operasyon değildi. Balyoz ve Ergenekon davaları güya derin devletle hesaplaşmak için yapıldı, ama burada yargılananlar daha çok ABD’ye karşı çıkan, onlara göre yaramaz çocuklardı.”
Olayın özeti budur! “Yaramaz çocuklar” tasfiye edildi, ABD’ye yarar çocukların önü açıldı. Onlar da 15 Temmuz günü Türk halkının üzerine ölüm kustular…
İşin özeti budur!
Ders aldık mı? Ah bir evet diyebilsem! 9 Ekim 2019
Iste Ergenekon-Balyoz -Poyrazköy ve Casusluk kumpaslariyla TSK da ne kadar serefli vatansever Atatürkcü asker subay varsa bunlar tasviye edildiler bugün ise TSK Reis’in komutasinda Akdenizde Suriye’de savas cigliklari atanlarin elindedir.Türkiye Cumhuriyeti eger yikilacaksa bu yikimin ortagi bugünkü Reis’in adamlari olan TSK’lilar ve onlari alkislayan birtakim emekli denizcilerdir.Ayet ve Hadislere dayanarak yasa cikartilan ve Resmi Gazetede Laiklikle alay eder gibi yayimlanan bu yasaya karsi bugüne kadar namus ve serefi ve bayrak üzerine yemin etmis olantek bir TSK üyesi cikmadi.Demek ki onlarda seriata bu kadar özlem duymaktalar.
Onların hepsi Çetenin asimetrik illüzyonu idi.
Onlar İçin TSK yı itibarsızlaştırma uğrundaki
her yöntem mübah idi…
Hocam, Bu batı çalışma grubu kimlerdi?
Kardeşimi ziyaret etmeye gittiğimizde, eşimin başörtüsü yüzünden
tartıştığım tankçı baş çavuş kimdi?
Ha bire dinime imanıma küfreden omzu kalabalıklar kimlerdi?
Alayın, şahane camisi olduğu halde, gideni namaz kılanı döven üsteğmen kimdi?
Oruç tutanlar oruçlarını bozsun diye, koşuyu uzatan yüz başının derdi neydi?
Bu sorular uzar gider..
Fetöcü Katiller bunların yüzünden arka buldular, güç topladılar. bunlar kimlerdi?
Saygılarımla.