Nihat Genç yazdı…
Hollywood’un ünlü yapımcısı Harvey Weinstein’in otel odalarında uzun yıllar boyunca kadın sanatçıları tacizleri Amerika’dan bütün dünyaya yayılan Me Too (ben de) hareketini başlatmıştı. ‘Me Too’ hareketinin özelliği kadınların şöhretine zenginliğine siyasi gücüne bakmaksızın tacizcilerini korkusuzca kamuoyuna ifşa etmesi.
Aslında ‘yönetmenin yatak odasından geçmek’ diye alaycı ve aşağılayıcı bir tabir öteden beri Yeşilçam’da da bilinir-söylenir ya da geyiği yapılırdı. Ancak, kadınların bu yatak odası-otel odası palavralarını ifşa edecek gücü ve kamuoyu desteğini kendilerinde bulmaları, bir asır aldı, artık kazın ayağı böyle değil.
Everest ve İletişim Yayınları ‘ilişkimizi kestik’ dese de ödül veren kurumlar ödülünü çekmedi. Hatta tacizle daha bir şöhret oldu daha çok satar stokları düşürürüz diye düşünüyorlar. Biz de boşuna ortalığın delisi gibi bağırıp çağırmayalım, boş verin.
Ben size bambaşka hatta tersinden bir hikaye anlatayım, 90’lı yılların hemen başı, Cumhuriyet Kitap Dergisi’ni çok deneyimli edebiyat otoritesi Murşit Balabanlılar çıkartıyor. Sonra yayınlanmayacak bir röportaj için beni gazeteye çağırdı, Cumhuriyet’e, kültür servisine gittim. Daracık loş karanlık odasını iyi hatırlıyorum. Şimdi adını vermeyeyim o günlerde çok ünlü bir şairimiz de ölmüştü.
Murşit Balabanlılar’ın odasında benden başka bir misafiri daha vardı, onunla da röportaj mı yapılmış bir yazısı mı yayınlanacakmış, bilmiyorum, sıkış tıkış oturduk.
Genç kadının giyim-kuşamı çok şaşırtıcı, sanki film setinden gelmiş, o yıllarda henüz yoktu ama tıpkısı Amy Winehouse tarzı. Saçlar çok kabarık, gözlere abartılı sürme, fileli çorap mıydı ona benzer o yıllara göre de çok daracık, askılı ve kırmızı kadife, ya da çok abartılı giysisi zihnimde böyle mi kalmış.
Pavyondan fırlamış gibi.
Burada, Cağaloğlu’nda, o yıllarda çok ama çok okunan Cumhuriyet Kitap Eki gibi ‘asil’ bir yerde deli gibi giyinmiş bu kadının ne işi olabilir?
Dikkat çekmek istediği kesin.
Hayır, mevzuuyu çakızlasam, araya girip konuya bir kaç cümle ben de maydanoz olacağım.
Olup bitene, Kemal Sunal’ın ünlü Köyden İndim Şehire komedi filmindeki Himmet ağa gibi yabancı kaldım.
Anladığım şu, vefat eden ünlü şairimizi konuşuyorlar.
Bu Carmen gibi kadife kırmızı giyinmiş ablamız, şairimizin son sevgilisiymiş, vay anam vay, o bacaklar ne çalımlı çalımlı üst üste atılıyor!
Ve, gazete odası üstelik kültür bölümü üstüne etli butlu bacaklar üstüne, upuzun tırnakları mı ağızlığı mı daha uzun, şuh pozlar vermeye doymayan ablamız, anladığım, moda deyimle ‘bir fark yaratma peşinde’.
Ünlü şairimize yazdığı ve edebiyatseverleri hoplatan bomba şok etkisi yaratmış şiirini bir hevesle konuşuyorlar.
Bu şiiri aylardır bütün edebiyat dünyası konuşuyor.
Aklımda kalan ve kamuoyunda büyük akis bulan mısrası şöyle: ‘Ustam üstte ben altta’.
Şiirin alıntı yapılabilecek edepli tek mısrası, bu kadar, iyi de Cumhuriyet Kitap’ta ne işi var, şöyle, bir edebiyat otoritesi olarak Cumhuriyet Kitap’ta karşılık bulursa artık hanım kızımız bütün edebiyat dergilerinde gelsin söyleşiler makamına çıkacak!
Carmen abla bize büyük şairimizle yatakdaki seslerin şiir cümlesine hiç törpülenmeden teyp kaydı gibi aynen geçtiği mısraları okuyor, ahhh ağğğh, sesleri aynen şiirde geçiyor.
Şairimizin edebi zevki ve büyüsü gözümde üç paralık yerle yeksan oldu, Carmen konuştukça şairimizden utanmaya başladım ya da tuhaflığı çözmeye çalışıyorum. Kadınla şairimiz arasında tek benzerlik şairimizin çok iri pörtlek gözleriyle kadının göğüsleri üzerindeki büyükçe etini taşıran O harfi boşluğu.
Şaşkınım çünkü bu denli büyülü kelimeler bulan şairimizin donunun da evdeki masasının da cebindeki mendilin de içindeki sümüğünün de üstün sanat nitelikleri taşıdığını düşünüyorum.
Evet, şair o kadar büyük, ki, şaire saygımız o kadar derin, ki, Carmen ablaya çok ince çok zarif çok saygılı kutsal emanet gibi davranıyoruz.
Hani kadına aşüfte soytarı gibi bir laf etsek, haşa, Türk Edebiyat Tarihi’ne ihanetten yargılanıp Türk Edebiyatı’ndan kafir ilan edilip kovulacağız!
Kafamın içinde sorun üstüne sorun, bir saygısızlık yapmayalım endişesi, belki de büyük şairimizle çiçek gibi bir aşk yaşamışlardır, belki de büyük şairlerimiz aşklarını fileli çorap uzun ağızlıklı fantezilerle yaşıyorlardır. Belki de yaşlılığına doğru büyük şairimiz elmadan son bir ısırık heves etmiştir.
Şaire bugün dahi sevgim o kadar büyük ki kadına-ilişkisine-bu ifşaya asla kızamıyorum, zihnimi kandırabildiğim tek yer, dünyada her şeyi anlayamaz her şeyi bilemezsin, fazla eğleşme, geç.
Ve kadının ateşli mısraları, hala büyük şaire yanıp tutuşuyor, o dev’i anlatırken gözleri hala buğulu. Ses Dergisi’ne kapak pozu verir gibi başını hafif sağa yatırıyor, bize de bu büyük sanat eseri fotoğrafın altına övücü iltifatlı bir kaç laf döşemek kalıyor.
Ve kadın bir gazete odası ve iki erkeğin karşısında hiç değil gibi, bir film sahnesi gibi anlatıyor yaşıyor, birazdan odaya sanki Frank Sinatra girecek, fonda sanki dört mevsim Vivaldi.
Vay be, büyük şairle bu özel anılar, kadının ağzına gireceğiz, Carmen’imiz çok özel, içtiği sigaranın dumanını şöyle bir arıza çıkmadan konuyu da dağıtmadan usulca dağıtmak ne büyük insanlık görevi.
Carmen de bu mahremiyetin ortağı sahibi ve elçisi olmakla kendini çok güçlü ve dokunulmaz hissediyor.
Şairimizin ruhunu ele geçirmiş gibi pozlar.
Şairimizin hüznü ve rüyaları hakkında canlı yayındaymış gibi birinci elden sahici iç çekilen melodik tonlamalı konuşmalar, hani Anadolu’da bir kahvede olsak aşka gelip uzun hava patlatıverirdik.
Kadın konuşurken kafasını sağa sola gerdan kırmak mı denir o kadar atıyor ki, şairimize büyük hürmetten, incelikle. nerenize dokundu hanımefendi, deyip, neyse biz de yürümeyelim, şairimizin dokunduğu o kutsal yerleri ziyaretgahımıza açmış işte.
Carmen konuştukça (biz de az değiliz) büyük edebiyat tanrısının sırlarını öğrenmek gibi tuhaf bir merak basıyor, çünkü bize de meyhanede barda kahvede lokalde uzun uzun anlatılacak hikayeler lazım. Şaka değil canım çıksın hepsi doğru. Kadın mahrem bir cümle söylese de biz de entel arkadaşlara hava atarak söylesek.
Ancak Carmen’in asıl amacı, büyük şairimizin yatak odasını şiirleştirip dikkatimizi çekmekten öte başka tür bir hasılat toplamak istiyor.
Lafı şuraya getiriyor, o usta, ben çırak. Yani büyük ustanın büyük şiirinin sırları artık Carmen ablamızda ve usta öldüğüne göre, yeni ustamız artık ‘ablamız’.
Ve tabii ablamızda şairimizin duygu yoğunluğundan eser yok, hatta ustalığa soyunan ablamız şiirimizi hiç girilmeyen düzüşülen sokaklara bayağı soyunarak sokuyor.
Ve ama ablamızda en çok korsan bir fetihçi hava var, yani tapındığınız o adamı sonunda ele ben geçirdim der gibi.
Carmen istediğini ele geçirmiş bir genç kadın gibi, başı dönmüş hala rüyalar içinde konuşuyor. Edebiyatla şiirle kucaklayacağını kucaklamış, kıçını ağlama duvarına dayamış. Edebiyat Tanrısıyla birleşip bütünleşmiş.
Bu genç kadın tuttuğu şeyin altın olduğunu sanıyor, Anadolu’da zengin eve giden gelinler için bir deyim vardır, .ötüyle kuymağa düştü, derler, kadın bu edebi şöhreti hazine sanıyor, artık ömrü oldukça bozdurup bozdurup yer.
Ve ama? Sanki kadında şairimizden çok daha büyük şeyler var, mesela şairimizin gündemi çok sıkıcıydı donuk kuyruk yağı gibi. Oysa kadın bir dakikada ne serüvenler yaşatıyor. Ve inanılmaz atak hırçın saldırgan. Başka işimiz başka görüşmeler de var deyip elinden kurtulmak mümkün değil. Harbi olalım, şu anda karşımda bu kadın değil şairimiz otursaydı bu kadar heyecanlanmazdım. Çünkü ‘kadın’ baştan sona ‘mücadele’ yani pençe ve azı dişlerle dolu bir çene! Harbi olalım, kadında okunuşuyla değil görünüşüyle tutuşturan bir şey var. Harbi olalım, şairimiz gömüleli beş-altı ay oldu cesedi çoktan çürümüştür.
Allahım kadının bedeninden fırlayan bu hırs, asla çürümez, hatta bu hırs seni de uğrunda adam bıçaklattırır hapislerde yatırır.
Carmen’in cilalı güzelliği ve şairimizin deha şiiri kutsanarak bizi de edebiyatseverleri de kendine hayran bırakmış.
Ama kelimelerle kişiler giyim tarzıyla şiir arasında bir uyumsuzluk var.
Yani bu küçük odada çiğ ve tiksindirici çok çirkin bir şey pazarlanıyor. Şairin büyük şöhretine fareler gibi saldırı var.
İşte edebiyat çevresi bunu kaldıramazdı ve Carmen’in giyimi kuşamı ve şiiriyle uzun yıllar dalga geçildi, dışlandı, kovuldu.
Bir kaç yıl sonra, bir vesileyle bir gazete sayfasında ünlü Carmen’i gördüm, o ağır makyajlı halinden eser yok, bildiğin komşumuz Neriman abla gibi giyinmiş, o eski günler çocuklukmuş cahillikmiş gibi nedamet lafları ediyor, sonra, unutuldu gitti.
Ve ama bu Carmen hikayesi içime işledi, ulan, dedim, biz de ölünce, arkamızdan hangi kadınlar şuh pozlarla şiirler yazacak!
Hayır, tam tersi, biz ölünce, kesin, evimi bastı, saldırdı, üstüme geldi, beni dövdü, benden para sızdırdı, çocuğuna sahip çıkmadı, beş kuruşunu görmedim, vs. gibi, kesin üçüncü sayfa dediğimiz Müge Anlı programındaki kadınlar gibi konuşurlar, dedim.
Neden, ardımdan insanların olmayan şeyleri konuşabileceklerini var sayıyorum, neden, benden sonra benimle ilişkisi olan insanların sahte yalan açıklamalar yapabileceklerine peşin peşin inanıyorum, neden, kimseye güvenmiyorum, neden, ulan ölürsem, kesin, bunlar her türlü iftirayı atarlar, diyorum.
Güvensizlik diz boyu. Böyle olmayacak şeyleri paranoya içinde düşününce büyük şairle aramdaki farkı da öğrenmiş oldum.
Bakın, büyük şairimiz dert etmemiş, girmiş yatağa ve o yataktan büyülenip Carmen’e dönüşmüş ve hala hatırasıyla sevişen kadınlar bırakmış. Biz? Korkumuzdan yatağa giremiyoruz?
Biz? Güvensizlik korkular panikler içinde boğuluyoruz.
Şu kadınla bir şey olsa, kesin rezil rüsvay olurum korkusu, şu kadınla bir şey olsa kesin sapıktan beter olurum insanlık içine çıkamam endişesi.
Evet büyük şairlerin büyük korkuları olur ama hiç değilse aşk meşk hayal rüya gibi çok mahrem konularda hiç korkmamalı, cesur olmalı, biraz da kim ne derse desin gücü olmalı.
Baksana halimize, kalbimizin sahici duyguları gitmiş yerine kalbimize o ne der bu ne der korkuları yerleşmiş. Kalbimiz artık neden hoşlanıyorsa hoşlanmadan önce artık ben ne bok yedim neye hoşlandım diye ödü kopuyor. Kalbimiz gerçek bir buzdolabı. Neyi koysan üşüyor artık. Oysa Carmen ablaya bak, alev alev, Yunan adalarını gezmiş gelmiş, dünya dıngılında değil.
Büyük şairsen zaten ikna edici kelimelerden bolca vardır, büyük şairsen zaten (cazibe) çekicilik karizma kendiliğinden vardır.
Bu işler, sapıkça, cebren, zapıta kas kuvveti, zorlama hiç olmaz, tut kolundan tuvalete sürükle, sapık mısın, hiç olmaz, hiç tanımadığın insanlarla olmaz, karşılıklı tartmadan-tanışmadan-eğlenmeden-eylenmeden hiç olmaz, çok dersler çıkartmalıyım, çok. Şair bu kadınla yatağa girdiğine göre, bir, şairimiz bir evliya-peygamber hiç değil, iki, şairimiz de hataları-günahlarıyla-zevkleriyle bir insan, ya da bu ilişkide benim anlamadığım ‘güzel’ bir taraf kesin var.
Yani şair çok kuvvetli olunca insan şairi anlamaya çalışıyor, şaire, insanlığa, hatta zayıflığına bir küçük insani nokta bulup hak vermeye mazur görmeye, insanlıktır olur böyle şeyler, değil, güzel olan işte bu rahatlık demeye çalışıyor.
Ama Nişantaşı’nda flörte Zeytinburnu’nda fahişelik denmesi gibi edebiyatçı zayıf kıytırık tırt olunca insan bu kıytırık yazara da doğrusu hiç şans vermiyor. Değil kadın aşk ilişkisini hiç bir sosyal ilişkisini kıymetli bahsedilir bulmuyor.
Neden?
Çünkü sizi modern dünyada ayartan iki ayrı güç var, birincisi, gücünü eserinden alan.
İkincisi, menejerin yayınevinin holdingin pazarlayıcısının bahşettiği güç.
Bu ikinciler kendilerinde nasıl bir güç kuvvet egemenlik görüyorlarsa mesela istedikleri kadına köleleriymiş gibi davranabiliyorlar, bunların PKK’lıları Türk ordusuyla eşit gören çeşitleri de çok oldu, aynı şey.
Bu sorumsuz güç kuvvet egemenliği kim oluşturuyor, malum yayınevleri, menejerler. Bu boş yazarları yıkıyor yağlıyor abartıyor ve piyasaya sürüyor, yazar kelimesi uygun kişiliği bulamıyor, sonuç, rezillik, sapıklık, ve flört, kur, çapkınlık, hepsi ayarını ölçüsünü kaçırıp sapıklığa dönüşüyor!
Edebiyat uygun hikayelere uygun eşyaları ve durumları kelimelerle benzetme sanatıdır.
Yani ‘yakıştırma’ sanatı!
Eser sahibi insanlar kelimeleri renkleri deyimleri ifadeleri çığlıkları ayrılıkları dokunuşları duyguları hak ettikleri şekilde yerli yerinde kullanabilen insanlardır. Ağaca, Tanrı’ya, sevgiliye, arkadaşa, nasıl dokunulacağını en iyi eser sahibi insanlar bilir!
Yani bir kadına saldırıp ifşa olmadan çok önce o sapık yazarın kitabı kendini ele verir, o yazarın, cümlelere, kelimelere, duygulara, vs. nasıl tecavüz ettiğini anlayabilecek tecrübede ve yaştayız.
Savcılık ya da maşeri soruşturmaya hiç gerek yok, eserin kendisi yazarını ele verir!
Otorite denilen eleştirmenler, edebiyata (kelimelere) tecavüzü görmedikleri sürece, sapıklık, edebiyattan sosyal sahaya siyasi sahaya hatta mesih gibi (manyak tarikat liderleri gibi) yerlere hepinizin ahlakını kişiliğini mahvederek sürükler.
Yalan yanlış ve çok zayıf kitaplar peşinde heba olursunuz, o zavallıların kurbanı oyuncağı dalgası fırıldağı olursunuz.
Edebi ahlak, yazarın kitabı-eserine karşı ahlakıdır. Bir eserin nasıl olması gerektiğini en iyi yazarı bilir. Bu ölçüden habersiz insanlar yılışık sahtekar dalkavuk şakşakçıların tuzağına düşer. Vay be, neymişim, olur. Yani ‘olmayan’ bir güç ele geçirdiklerini sanırlar, değil, işte böyle rezil rüsvay olurlar.
Milli Piyango’dan çıkan paralar zenginlik tecrübesi hiç olmayan insanları sarhoş eder ve o paralar kısa süre içinde çarçur edilir.
Hak edilmeyen şöhretler de gün gelir kendini çarçur eder.
Çünkü bir eserin oluşumu, meydana getirilmesi uzun bir süreçtir, bu süreç, yazarına emeği alınteri trajedi ve travma ve tecrübeleriyle, keder, hüzün, vefakarlık, insanlık, kardeşlik, saygı, gibi, çok temel insani değerler üzerinde hayat dersleri verir.
İyi olmamış kotarılmamış bir eser sahibini de cahil beceriksiz bırakır ve sahibini sadece ‘kurnaz’ ve ‘fırsatçı’ yaparak cezalandırır, bazen de daha ağır ceza sapıklaştırır.
Hasan Ali Toptaş’ın tacizleri üzerine kamuoyunda bir çok yorum okuduk, bir çoğu şöyle bağlıyor, adam sapık olabilir ama eserleri fena değil!
Hayır, tam tersi, ortaya bir eser çıkartmak bir yazar için ‘ahlak’ eğitimidir.
Altta kalmamış ezilmemiş dövülmemiş canı yanmamış hakkı yenmemiş kandırılmamış aldatılmamış ihanete uğramamış gadre uğramamış vs. insanların bu insanlık konuları üzerinde ‘eser’ ortaya koyabilmeleri mümkün değildir!
Yalnızlığını acizliğini güçsüzlüğünü çaresizliğini (bir kadın gibi, sokakta kalmış aç bir köpek kedi gibi) test etmemiş insanlar yazar olamaz eser meydana getiremez!
Bir ağaç dalını tutmanın bir kayaya dokunmanın ayaklarınızı dalgalara sokmanın dahi bir ‘üslubu’ vardır! Hayatın aynası eser’i olmayan insanlara bu dokunuşu anlatamayız. Onlar her şeyi ‘ele geçirebileceklerini’ sanırlar. Onlar kendilerinden başka kıymetli-değerli varlıklar olduğuna asla inanmazlar. Onlar hayvanların insanların acı haykırışlarını hiç duymazlar. Üslubu olmayan insanın hayatı eseri sevgilisi aşkı olamaz!
Şişirmeyle balonla övgüyle falan torpilli ödüllerle, şöhret dediğin sizi bir yere kadar taşır, ama, üstüne çıkartamaz, insanlık makamında sizi oturtmaz. Kendisini varoluşunu durmaksızın sorgulayan büyük-küçük günahlar yaşamamış insanlar zaten eser yazamaz bir manzaranın tadını hiç alamaz, öpüşmeyi dokunmayı bilemez.
Eserin büyütemediği insanları kamuoyu-yasalar-ödüller-iktidar-görünürlük-şöhret-çok para kazanmak vs. gibi hiç bir ‘güç’ eğitip adam edemez!
Çünkü hayatın tatları acıları zevkleri ve maceraları aklınıza gelen herşeyin ruhu gölgesi kişiliği özleri ve taklitleriyle ‘eserin’ içindedir.
Eserlerinin içi boş olanlar, trajedi ve travma ve aşkları ve maceraları ve üzüntü ve ıstırapları bilemez anlayamaz ve YAZAMAZLAR!
Holdingler ve menejerler ise sadece ‘çok satsın’ ‘çok şöhret olsun’ ister, ama, eser dediğin ‘insanlık’ olmadan kuru kuru taklit kelime ve duygularla hiç olmaz!
Yani eser başka hayat başka hiç değildir!
Duygu yoksa eser yoktur!
Ve hayatın kantarı asla şaşmaz, zekice ve duygu dolu kelimelerin yerini holding ve menejerle doldurmaya çalışanların rezillikleri bitmeyecektir!
Kelimelere duygu parçacıkları gibi değil lego parçaları gibi davranan herkes helak olacaktır!
Edebiyat ahlakını, tövbesi affı cenneti kurtarıcısı peygamberi olan iyilik ve kötülükle, sevap ve günahları olan şeytanlıkla sapıklıkla hiç karıştırmayın. Unutmadan, edebiyatın tanrısı coşkunluk iç neşe ve meydan okuma gücüyle sonsuzluk banyosunda (yani ifşa itiraf deşifre asit kuyusunda) yıkanabilmektir, yani soyunamayan, kibrin zerresini taşıyan, kendini bir nebze başkasından hatta bir eşyadan üstün gören insanlar, çok zeki tilkilerle yazarlığı hep karıştırırlar. Yunusları da Pir Sultanları da ve hatta ağrıyı da ayrılığı da acıyı da gözyaşını da gülü de çiçeği de anlayamaz ve karşılığını veremezler!
Allah, kitabında kusurlarınızı-ayıplarınızı örteceğini söyler, edebiyat örtmez ve affetmez.
Biri ödül için iftiralara ve lobilere sığındı, diğeri zenginlik için cemaate gelin oldu, diğeri holdinglere sarıldı, hepsi edebiyat dışı taktiklerle zirveye çıktı. Ve feci son… Biri milletçe dışlandı, diğeri dünyaya rezil oldu, diğeri sapıkça kovuldu, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Hasan Ali Toptaş!..
Neden Nihat Genç yazılarını bu kadar çok seviyorum diye düşünüyorum. Bir yanıt şu olmasın: Nihat Genç harbi ve eyvallahsuzca benim içimde olan ama bastırdığım ve konuşamadığım duyguları ve düşünceleri ortaya çıkarıyor ve benimle yüzleştiriyor. Kendime karşı daha dürüst ve doğru olup kendime saygım ve güvenim artıyor. Böyle bir başka yazar daha okumadım. Teşekkürler! Nihat genç kal, teşekkürler!
Son 5-10 yildir pek cok yazi okudum, hic birine bu kadar gulmemistim.:)).Sadece mizah yazsa ve fazlaliklarindan kurtulsa acik ara Turkiye`de bir numara olabilir.
Yazinin ikinci bolumunde ise resmen yazi sanatindaki keskin gozlemlerini konusturmus…
Dillerin dert gormesin Nihat abi.
Duygularıma tercüman oldunuz Nihat Genç! İnsanlar bir türkü tutturmuş gidiyor, neymiş, mesleğinde iyi olmak senin bireysel hayatından bağımsız bir şeymiş; yalan! İyi yazar olursun -yapay zekaya da gerekli donanımı sağlarsan iyi yazar olur- ama gönülden hissedebilen bir insan değilsen deha olamazsın. Toplumlara yön veremezsin; bir Tolstoy olmazsın, bir Kafka(!) olamazsın. Edebiyat gönül işi, yaratılıcık yoğun duygular, çetin yaşanmışlıklar ve yüksek bir zekanın birleşiminin ürünü. Böyle yazar müsveddeleri çağında parlatılır, övülür, sonra tarihin çöplüğünde hak ettiği yeri bulur.
Bu konuda en büyük örnek kesinlikle Tolstoy’dur. İtiraflarını okuduysanız orada da bu sözümona yazar ve yayımcıların ikiyüzlülüğünü gözler önüne serer. Tolstoy Diriliş romanında da fuhuş batağına düşen Katya ile birlikte olmak için bir yazarın dahi düzenli geldiğini, bundan sonra Katya’nın iyice umudunu kaybedip artık yaptığı şeyin normal olduğunu kabul etmeye başladığından bahseder. Edebiyat, sinema, resim…Benim iddiam bunların tek başına bir ‘değer’ olmadığı yönündedir. Mutlaka daha yüce bir amaca hizmet etmeli, bu yüce amaç yolunda duygular edebiyatı beslemelidir. İnsanlığın kurtuluşu olur, Tanrının egemenliği olur, toplumların sınıf mücadelesi olur, bir ulusun kurtuluşu olur … Bu zirzoplarınsa tek amacı para kazanmak, yatağa kadın atmak; bu kadar açık!
Çünkü nihilistler. Hiçbir amaçları yok. Amaç olmayınca da geriye hayvani duygularını tatmin etmek kalıyor.
Edebiyat dünyası ….panayırı!
Dedi birisi… haklı.
Nihat bey sizi anlıyor ve destekliyorum. kusbakışı ve eleştirel bir bakışla yaklaşmamı mazur görün… Bu yazınızın son kısmında okuduklarımla artık emin oldum ki, sizde bilimsel -deneysel bakış yok yada bitirmek zorunda kalmıssınız , umarım kızmazsınız. siz muhteşem bir edebiyatçısınız. duygularınızın esirisiniz, özelliklede empatik duyguların. oysa duygular ifade etmekten (bıdı bıdıyla) cok yasanmalıdır. ifade edileceksede hareketler bakışlar ve davranıslar yeterlidir. sizin aksinize ben kelimelerin lego olduklarına inanıyorum. ve bence tabirinizce helak olmamak ancak böyle mümkün.. hatırlamak gerekirki kökte kelime demek büyü demektir. büyünün temeli kelimenin barındırdığı ve genetik zihni hafızanın duygusal kodlarıdır diye düşünüyorum. bide bunlara ekstradan 2. kat cilayla duygu yüklemek, ajitasyon ve propagandanın konusudur. bu açıdan bakınca bütün şairler büyük sorumluluk sahibidirler, sizin gibi… cünkü bu güç hoyratça kullanılırsa bagımlılık yapar, ve esir alır hem şairi hemde şiiri, nihayet şiar’ı (etkilenen okuyucu kitlesinin düsünüs dokusu). yani bence edebiyat lego gibi olmalı, duygu odaklı olmamalı.. akış, kurgu, uslup ve hayatı işlemesi ayrı, duygusallık aşırı empatiklik ayrı . bu duygusallık bu toprakların zehiri haline geldi… ilacı ilaç yapan dozajıdır. bizim kelimeler zaten ekstra duygu dolu, dokunsalar ağlıyacak yada coşacak moda geldik konusa konusa, dinleye dinleye, okuya okuya, bu bosa kürek çekmek, yada kontrolü vermek… aptallar tepki verir, akıllılar harekete geçer.. (harekete gecmek duygusal odaklı değil planlı ve stratejik bir eylemi ifade eder.) labirentteki fare misali olmaktır duygular.. duygular bir hediyedir ancak hayatın anlamı değil. ” sevgi ” yi dahi muhteşem kılan kanımca duygu yönü değil kökündeki ‘ ilgi” anlamıdır.. aşk bir fırtınalı, hortumlu yağmur gibidir. duygular gelip gecmelidir, kronikleşmemelidir. tüm duyguların vardıgı 2 temel duygu ” sevgi ve korku” 2 karsıt uc (Cennet ve cehennem) sevgiyi ilgi köküne arındırdığımızda, ‘bakışta merak’ ve ‘gözlem’ değer kazanır, iyi_Kötü denkleminin ötesinde secim sansı yaratır, iyi veya kötü. Korkuyu arındırdığımızdada meraklı bakıstaki “dikkat ve tedbir” e ulasırız. duygusallık bana ve aileme cok zarar verdi, bu acıdan yazdıklarım hem özelleştri hemde eleştri niteliğindedir. kendimde deneyimlemediğim yada test etmediğim hali yazmam. (not: yaptığınız eleştri ve taşlamayı finalde duygu üzerine oturtmanız okumanız için bu eleştriyi yazırdı ki bu da benim duygusallığım.. çünkü bu gibi yorumlar bu topluma fazla, anlasılamak korkunc bir duygu.. yazınızı herzamanki gibi zevk ve iştahla okudum:) ..sevgiler*
Ağzına, diline sağlık Türk edebiyatının gururu. Yıllar önce de dediğin gibi;
“Bir tek şeye hep inandım ve inanacağım, onun adı eser.”
Hasan Ali Toptaş ve Latife Tekin; Orhan Pamuk, Elif Schafak ve Mehmet Altan gibilerinin KÖYLÜ versiyonudurlar. (“Bozkırın tenekesi” deyimi cuk diye oturuyor!). Köylü veya (küçük) burjuva olmaları farketmez: Hepisinin ipi, Batı kültür endüstrisinin elindedir. Bunların, bir avuç dolar ve ün için yayma görevini üstlendikleri ideoloji, postmodernist faşizmdir. Bunların kitap konularını, parlatılma haberlerini, bunlara verilecek ödülleri falan, bu faşizan endüstri belirler: Postmodernizm adına!
Adamsın.
“…..bu duygusallık bu toprakların zehiri haline geldi..duygularınızın esirisiniz,” Her bir paragrafı ayrı bir tez konusu olabilecek mükemmellikteki yazınıza ve eserinize karşı , bilgiyi ve kesin delilleri duygu olarak küçümseyip yorumlayan iki yüzlü omurgasız yalaka fetöşlerin ve ekmeledillerin ruhu aramızda dolaşıyor..
bu kadar anlamlı bir tanıtma okumamıştım hayatımda. Emeğinize sağlık Syn Nihat Genc
“adam sapık olabilir ama eserleri fena değil!”
Benzer kafa AKP icinde benzerini soyluyor. “Caliyorlar ama yapiyorlar”. Ama bu tur kisilere hep n’oldu? Cevabi son cumlede yine Nihat Genc vermis.
“Biri milletçe dışlandı, diğeri dünyaya rezil oldu, diğeri sapıkça kovuldu”. Tarih tekerrurden ibarettir.
Muthis bir yorum ve icerisinde muthis tanimlamalar var..Keske akilla duygu kardes olabilselerdi..Ama cogunlukla dusman oluyorlar..Siz eksilere aldirmayin, bunlarda duygusal eksiler…Veryansinda zaten eksiler akilla degil duyguyla basilir..Holigandan gecilmez buralar..Nihat abi bile begenmis olabilir bu yorumunuzu..
“ekstradan”, “ajitasyon”, “ekstra”(tekrardan), “aşırı empatiklik”… İlkin bu kullandığınız kelimeler duygulardan fazla arınmış sanki(!). Öyle ki siz kelimelerin zaten duygu yüklü olup ikinci kat cilanın gereksizliği ve de zararı üzerinde dururken kelimelerin kendi cilalarını da kazımışsınız.
İkinci olarak “oysa duygular ifade etmekten (bıdı bıdıyla) cok yasanmalıdır. ifade edileceksede hareketler bakışlar ve davranıslar yeterlidir” şeklindeki düşüncenizi edebiyat bağlamında doğru bulmuyorum. Edebiyatın amacını gerçekleştirmek için kullandığı biricik araç “dil”dir. Bu sebeple “sadece yaşanan duygular” dile gelmedikten sonra edebiyat mı kalır? Sizin söylediğiniz ancak resim, sinema gibi görsel sanatlar için geçerli.
Üçüncü olarak “harekete geçmek duygusal odaklı değil planlı ve stratejik bir eylemi ifade eder” demişsiniz. Söylediğiniz şey hem doğru hem yanlış. Bizi harakete geçirecek şey olumsuzlukların uyandırdığı öfke vb. duygulardır. Bu açıdan duygular harekete geçmenin adeta ön koşuludur. Bu açıdan yanlış. Ancak hareket esnasında da aklı kullanmak hareketi başarıya götüren yegane şeydir. Ancak şunu kaçırıyorsunuz, hareket esnasında salt akılla yola çıkıp duyguları yolda bırakmak sizi insan olmaktan çıkarır. Hitler de planlı ve stratejili bir adamdı, öyle ki onca çocuk gaz odalarında bulunurken bile harekete geçme eylemine duygularını karıştırmadı!
Bir diğer diyeceğim şey şu; sürekli olarak duygu-akıl karşıtlığı üzerinde durmuşsunuz, bunlar sanki tamamen zıt şeylermiş gibi. Bu düşünce yapınız insanın doğal bir eğilimi, anlıyorum. İnsanlar her daim bir şeyi anlamak için karşıtıyla düşünürler. Ancak size üzücü bir haberim var, bu düşünce yapınız kuantum fiziği tarafından çürütüldü, artık her şeyi iki zıt kutup üzerinden anlamlandırmak sizin tabirinizle bilimsel ve deneysel değil.
Son olarak, bilimsellikten bahsederken iki temel duygunun korku ve sevgi olduğu önkabulünde bulunanarak çorba olmuş tuhaf bir teori inşa etmeniz hiç bilimsel değil. Bilim somut olaylardan beslenir, varsayımlardan değil.
bu sitenin yorumlar konusunda en sevdiğim tarafı yorum yazmak için facebook vs gibi zımbırtıları istememesi, ama bir sorun şu ki ben buraya mesaj atarken, bazen sadece moderasyona ve yazara ulasacak sekilde ilgili yazısı için yazmak isterdim. keşke sitede özel yorum bölümünüzde olsa (yine kontrolden gecerek tabiiki), yani 2 secenek (1- herkese acık, 2 – moderasyon ve yazarın dikkatine). bu seçenek gelirse yazar ve okuyucuları arasında proaktif güzel bir iletişim olabilir. olamıyorsa da 3 secenek olsun bari burda 1) saksak 2) linç 3) küfür.. oda tv de öyle bir gariplik var mesela… her haberin altında en çok yorum gülen adam emojisi şeklinde., cok garip.. :) yorum yazmak için de facebook istiyor, başa çıkamamışlar heralde trollerle.
Çok güzel yazmışsın üstat. Ben bir erkek olarak kadınlardan yaralanmak isteyen kunduz yönetici ve ünlüler kadar , onlarla yatıp kalkarak hem cinslerine haksız rekabet yaratan kadınlardan da söz edilmesi taraftarıyım. özellikle medya ve sanat camiasinda şöhret, genelde abaza rejisörün yazarın patronun yatağından geçiyor. peki o yatağa irmeyen kadınların hakkı yenmiyor mu? bunu da gündeme almak lazım.
Nihat abi agir yazmışsın Orhan pamuk kitabi gibi.. birsey anlaşılmıyor…neyse..o değilde abi sen ankarada napiyon yav…bas izmire İstanbula yada memleketin karadenize….sakin birde Sincanda Keçiören de oturuyorum deme :)
Merhaba sayın Nihat Hocam size ulaşabileceğimiz bir mail adresi var midir
1990 başlarında ölen şairi merak ettim. Bilene varsa yazsın. Özelden de olur. Selamlar
[email protected]