Nihat Genç
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. İyi insanlar da var

İyi insanlar da var

featured

‘Kötülük, iyi insanların bir şey yapmamasıdır!’

Gündem ‘menzil’ ve kalabalığı olunca haliyle insanlarımız üzüldü!

Oysa Adıyaman’dan ne mucizevi hayatlar çıkmış!

Bundan sekiz sene önce Cerrahi Dergisi’nde bir hayat hikayesi okudum ve ben bu adamla tanışmak istiyorum, dedim ve tanıştık!

Prof. Abdurrahman Bakır’la tanışmam bambaşka bir dünyaya soktu beni!

Çok neşeli çok sosyal bir adam, anlattığı fıkralar yüzünden müdavimi oluverdik ve fıkralarının etkisinden günlerce kurtulamazdım.

Eve gelip düşünürdüm, bir insanın bu kadar çarpıcı fıkralar anlatabilmesi için ya çok sert bir hayatı ya deha olması lazım!

Keşfedilmemiş müthiş bir halk adamıyla karşılaştığımı sonra anladım, ki, kahvede, pastanede, lokantada, nerede otursak anlattığı hikayeler hep yarım kalırdı, çünkü, hastaları ellerinde beyin tomografisi yakasını bırakmazdı! Hoca da bana bir müsaade der, hastalara süreci tane tane bıkmadan yorulmadan anlatırdı.

Dikkatimi çeken hastaların Hoca’ya karşı derin saygılarıydı, saygı’dan da öte, önünde huşuyla eğilirler ve ağzının içine talimatlarına bakarlardı, şakayla karışık hocaya, -Hocam hemşerilerinin sana olan ilgisi Hindistan’daki guruları da geçti, derdim. –Sağolsunlar, der geçiştirirdi!

Ne zaman bir nefeslik yanına uğrasak kapısında uzayan Adıyamanlı hasta hemşerilerinin kuyruk olduğunu görürdük, -yorulmaz mısın hocam, derdik ve görüşmemizi hep acil hastaları yüzünden ertelemek zorunda kalırdık, bir daha buluşmak için sözleşirdik, ama yine kapısında kuyruk olan hastalar yüzünden o müthiş hikaye ve fıkralarını dinleyemeden geri dönerdik.

İnanılmaz hoş bir adam, devletin beş kuruşunu çaldırmamak için ihale ve alımlara yaptığı itirazlar ve bu küçük hırsızlıkları hikaye etme şekli onu mesleğinde hepimiz gibi yalnızlaştırıyor ancak bizim için eşsiz incelik ve güzellikte hikaye dinleme fırsatı yaratıyordu.

Bunu da konuşurduk, -hocam, bunca acı yolsuzluk hikayesi, görüyor musun, bizim için ‘zihinsel bir eğlence’ haline gelmiş, işin geyiğinde mavrasındayız oysa anlattıklarınız acımasız gerçeğimiz!

Ünlü hiciv ustası Şair Eşref’in meşhur sözüyle cevap verirdi, evet, derdi, ‘bir soğan soğuluyor da yaşarıyor gözler, memleket soyuluyor aldırmıyor öküzler…’

Son seçimlerde Adıyaman’dan ‘bağımsız’ milletvekilliğine aday olunca kendiyle yetinen çok mütevazi bir karakteri olan Abdurrahman Bey’in Adıyaman’ın yetiştirdiği bir değer olarak ‘yalnız kahraman’ bu çarpıcı hikayesi gözümde daha da büyüdü!

Çok sarsıcı hayat hikayesine ve sonra bağımsız milletvekili adaylık serüveni sizlere bizlere ve ülkemize çok şey öğretecek, sabırla, hikayemin son satırlarını bekleyin!

Hikayesi Adıyaman’ın Kayatepe köyünde başlıyor ve ABD’de başarı dolu bir tıp eğitimiyle taçlanıyor!

15 çocuklu bir ailede büyüyor ve kardeşlerinin altısı yoksulluk şartlarında okul çağına gelmeden ölüyor!

Babası Şeyho Mehmet Efendi bir erkek çocuğunun daha olmasını istiyor ve Zey köyündeki Şeyh Abdurrahman Dede Türbesi’ne gidip adak adayarak Allah’a bir erkek evlat vermesi için dualar ediyor! Babası koç kurban edip etini dağıtırken annesi türbede uykuya dalıyor ve rüyasında kırmızı sakallı Şeyh Abdurrahman Dede ona bir erkek evlat müjdesi veriyor!

Babası, eğer rüya doğru çıkarsa, adını ‘Abdurrahman’ koyacağım, diyor!

Ve Kıvırcık köyüne göç etmişler, Abdurrahman Bey’in dilinden devam edelim:

‘Dört beş yaşıma kadar sadece bir fistanım vardı. Ayakkabı ve iç çamaşırı nedir bilmezdik. Yalınayak gezerdik. Fistan yıkandığı zaman eğer havalar sıcaksa bahçede başka fistanım olmadığı için çıplak oynardık. Beş yaşlarında ilk defa ayakkabım oldu. Kara lastik. Bu lastik ayakkabının çocuk yüreğimizde yarattığı sevinci, azıcık şımartılmayı günümüz çocuklarına anlatmak zor. Ya da ateşler içinde yanan, baygınlık geçiren yedi yaşlarındaki bir çocuğu doktora bile götürememenin çaresizliğini…

‘Bu arada sık sık ateşli hastalıklar geçiriyordum, uzun süre çırpındıktan sonra bütün direncim tükenmiş kendimden geçmişim. Odadaki kadınlar öldüğümü sanıp ağlamaya feryat etmeye başladı. Annem yazmasını öldüm diye yüzüme bile kapatmış. O sırada komşu evde babam ve diğer erkekler teravih namazı kılıyor ve kadınlar şiddetle uyarılıyor. Susmaları isteniyor ki namaz kılan erkeklerin dikkati dağılmasın. Sonra yavaş yavaş nefes alıp verdiğimi fark etmişler, kendiliğimden kurtulmuşum. Bu nasıl bir insanlık anlamakta zorlanırım. Sırtımdaki bir çok jilet izini anlayamadığım gibi. Yine çocukken bir gün çok hasta olmuş ağlıyormuşum. Babam sırtımı jiletlemiş pis kanıt akıtarak beni tedavi etmiş. Bir gün karnım çok ağrıyordu. ‘Bunun karnında kurt var’ dediler. Ve günde bir yemek kaşığı benzin içirdiler ki kurtlar ölsün diye!’

‘Köyde çiftçilik yapardık, kazancımızın yarısını ağaya verirdik. Benden üç yaş küçük olan kardeşim, benden yedi yaş büyük ablam, annem ve babamla kerpiçten üstü toprakla örtülü bir odada yaşıyorduk. Babam sabahları erkenden kalkar namazını kılar ve tarlaya giderdi. Annem ev işlerini yapar yayıkta ayranı yaydıktan sonra birlikte tarlaya giderdik.

‘Yaşadığımız Kıvırcık Köyü’nde okul yoktu. Babam okula gitmemi kesinlikle istemiyordu. Hasta olduğu için beni kendisine yardımcı yetiştirmek istiyordu. Altı yaşındaydım demircide bana özel küçük bir kazma yaptırmıştı. Tütün çapalarken beni de yanına alır öğretirdi. Bazen tütünün köküne vurunca kızar, elimi kazmayla beraber tutar ve nasıl çapa yapacağımı ince ince öğretirdi. Ama ben okula gitmek istiyordum. Annemin de babamın da okuma yazması yoktu. Köyde okul olmadığı için çocuklar komşu köye okula gidiyordu. Siyah önlükleri, beyaz yakalarıyla okula giden çocukları gıptayla izlerdim. O sırada asker olan ağabeyim babama mektuplar yazıyor ve benim okula gönderilmemi istiyordu. Bir gece annem ve babam arasında geçen konuşmayı dinledim, annem, benim askerde mektup yazabilmem, zorluk çekmemem için okula gitmemi istiyordu.

‘Sonraki yıl okula kayıt dönemi gelmişti, babam, artık, Adıyaman’a yerleşelim, bir gecekondu yapalım. Siz Abdurrahman’la gecekonduya yerleşin, ben de ortanca kız, gelinim ve küçük oğlumla hasadı kaldırıp ekimin sonu geliriz. Babam henüz yapılaşma döneminde Adıyaman varoşunda 200 metrekare arsa aldı, arsa sahibinin kızıyla da yarı şaka yarı ciddi beşik kertmesi yaptılar beni, daha sonra başlık parası verdik!

‘Mahalledeki sekiz on kişiyle imece usulü tek göz odayı yapmaya başladılar. Ertesi sabah üzerini toprak örtüp ufacık bir eve çevirdiler. İçeriden çamurla sıva yaptılar. Yani altı toprak üstü toprak bir oda. Evin iki penceresi var. Pencere yerlerine mat renkli naylon çektiler. Bir kullanılmış eski kapı bulunup monte edildi. Bahçeye de adının abdesthane olduğunu öğrendiğim bir tuvalet yaptılar, böylece yedi yaşımda ilk defa bir tuvalet görmüştüm.

‘Ertesi gün babamla çarşıya çıktık, Kap Camii’nin önünde körüklü fotoğrafçıdan beyaz yakalı siyah önlüklü okula kayıt fotoğrafı çektirdim. Bir de tıkır adı verilen naylon ayakkabı ile okul çantası aldık. Ama babamın cebindeki paranın hepsi bitmişti. Çantamın içine koyacak ne bir kalem, ne bir silgi, ne bir kitap ne de bir defter alamadı! Boş çantayla beni okula götürdü, kaydetti. ‘Oğlum para bitti, ben köye gideceğim, on gün sonra geleceğim sana ne eksikse alacağım merak etme’ dedi.

‘Annemle ben yalnız bu varoş mahallesinde dört duvar arasında kalmaya başladık. Annem tütüncülükle saplama ve ırgatlık olarak bilinen pamuk toplama gibi gündelik işlere gitmeye başladı. Benim ilk okul günlerim kalemsiz, deftersiz, kitapsız olarak devam ediyor. Okulun ilk günü baktım ki sınıfımdaki herkesin defteri kalemi kitabı her şeyi var. Neyse, babam da bana on gün sonra alacak, dedim. Hele ilk okuma kitabındaki Ali Baba Çiftliği sayfası çok güzeldi. Kuzuların, ineklerin, horozların resimleri vardı.

‘Birgün sıra arkadaşımın ilk okuma kitabını alarak içindeki resimlere bakıyordum. Ancak bakarken yanlışlıkla sayfanın ucu buruşmuştu. Ağladı ve benim yanımda bir daha oturma dedi. Ben de başka yere geçtim. Ancak herkes yazıp çiziyordu ben ise sadece seyrediyordum. Ben de madem defterim kitabım yok o zaman ben de öğretmeni pür dikkat dinleyeyim işlenilenleri unutmayayım dedim. Bunun ileriki hayatımda çok faydası olacaktı.

‘Ancak üç hafta geçmesine rağmen babam köyden hala dönmemişti, annemin günlük kazancı olan altı yedi lira ancak ekmek, ayran ve bulgur’a yetiyordu! Ben de boş çantayla okula gitmeye devam ediyordum. Bir gün okul ihtiyaçlarımın alınması için anneme blöf yaptım, eve döndüğümde çantamı çulun üzerine fırlatıp ‘aney ben artık okula gitmeyeceğim’ dedim. Annem çok kızdı, senin için düzenimizi bozduk, köyden taşındık delilik yapma, döverim, dedi. Annemin bir huyu da vardı ayranımız hiç bitmiyordu çünkü sürekli su katıyordu. Beyaz su, pekmez ekmek yiyorduk. Pekmez de Kayatepe köyündeki dedemin bağından toplanan üzümlerden. En lüks yemeğimiz bulgur pilavı ve soğan!

‘Ertesi gün bana bir iş bulmuştu, ‘oğlum sana bir iş buldum, sabahları öğlene kadar ‘halka tatlısı’ satacaksın, öğleden sonra okula gideceksin. Sabah beşte annem tatlı satmam için beni kaldırdı. Hemen zıpladım. Ustanın evine gittim. Benim yaşlarda dört çocuk oradaydı. Bana tepsi içinde 25 tatlı verdi, tanesi 20 kuruş. Tatlı başına beş kuruş kazanacaktım. Hemen orada birer tatlı bedava verdi. Bunu yanımda yiyin bu sizin göz hakkınız dedi. Ustam herkese bir satış mıntıkası belirlemişti, bana sen hayvan pazarına gideceksin, dedi… (….)

‘Saat sekiz olmuştu ve ben 125 kuruş kazanmıştım. Derhal tatlıcının yanına giderek beş lirayı teslim ettim ve çarşıya indim. İlk işim kendime Ali Baba’nın Çiftliği resimlerinin olduğu ilk okuma kitabını aldım. Eve gidip doya doya o resimlere bakmak için sabırsızlanıyordum. Yıl 1968 ve fiyatını unutmuyorum 90 kuruş idi. 10 kuruşa ise okulda bir çocuk bana üç beş tane leblebi şekeri vermişti. İlk defa öyle bir şey yemiştim. (…) Eve döndüğümde 25 kuruşu anneme verdim. 90 kuruşa aldığım kitabı gösterdim, 10 kuruşa da leblebi şekeri aldım, dedim. Neden beş kuruşluk değil de on kuruşluk leblebi şekeri aldım diye bana kızdı. Bir daha fuzuli para harcama dedi ama leblebi şekerinden biraz bana da ver demeyi unutmadı.

‘Kışın soğuk olduğu için sabah beşte uyanmakta zorluk çekiyordum. Çünkü evimiz çok soğuktu ve yorganın altından çıkmak istemiyordum. Beni zorla kaldırıyorlardı. İlk işe gittiğim zamanlardaki gibi heyecanlı değildi çünkü artık yorulmuştum.

‘Soğuk kış günleri sonrası devamında birinci sınıfı başarıyla geçtim, yaz tatili boyunca tatlı satmaya devam ettim! Önümüzdeki yıl ben ikinci kardeşim birinci sınıfa başlayacaktı ancak babamın ikimizi okula gönderme ihtimali yoktu. Bu nedenle ağabeyim ikimizi de yatılı bölge okuluna yazdırdı.

‘İki kardeşin yatılı okul serüveni başlamıştı, her şeyimizi devlet karşılıyordu, üç öğün ne demekmiş okulda öğrendik. Yatılı okulda üç öğün yemek veriliyordu. Öğlen ve akşam yemeklerimizde et de vardı. (…) İkinci sınıfın sömestri tatilinde eve geldiğimizde yeni bir geçim kapısı çıkmıştı, gecekondu mahallesinin diğer çocuklarının Jandarma Alay Komutanlığının çöplüğünden ekmek toplayıp eve götürdüklerini ve aynı zamanda tam yanmamış kömür parçalarını toplayıp demircilere, kalaycılara sattıklarını öğrendik. Ben ve kardeşim çöplüğe gitmeye başladık. Çöpler dökülür dökülmez temiz ekmek ve iyi kömürleri kapmak için diğer çocuklarla yarış halindeydik. Yemek bulaşmış ıslak ekmekleri kesip kurutup o yıl almış olduğumuz küçük ineğimize yediriyorduk. Kuru olan temiz ekmek parçalarını ise ailecek evde yiyorduk.

‘Bir gün çöplüğü eşelerken tırnağıma kıymık battı. Çok acımasına rağmen gidip o kömürleri dört liraya sattım. Parayı anama verdim. Babam bu manzarayı gördüğünde yüzünde bir üzüntü belirdi, ama ben eve katkım olduğu için mutlu olmuştum. Soğuk bir gündü. Ellerim kömür tozundan siyahlaşmıştı. Babam önce küçücük o ellerimi o nasırlı ellerinin arasına aldı ve oğlum donmuşsun dedi. Nasırlı elleriyle ellerimi nefesi ile üfleyerek ısıtmaya çalışıyordu. O nefesin sıcaklığı ellerimden kalbime bütün vücuduma yayılıyordu. Babamı çok seviyordum. O gece yine babamın kucağında uyudum, ertesi gün babam anama, çocuklar artık çöplüğe gitmesin dedi. (…) Anam, hırsızlık yapmıyorlar ya dedi, çocuklar senden bisküvit parası istese verecek paran bile yok.

‘Artık alışmıştık, okul zamanı cumartesi pazarları eve geldiğimizde de çöplüğe gider ekmeğimizi çöplükten çıkartırdık. Bu arada Jandarma Alayanın çöplüğüne ek olarak ayakkabı boyacılığı, bulaşıkçılık, mahalle aralarında dondurma satmak, kavun-karpuz indirme yükleme işlerini de yapıyorduk.

‘Gecekondu evimizde gece yatarken üstü toprak olduğu için yağmur yağdığı zaman gece üzerimize damlayan yağmur suları yüzümüze çarpınca uyanırdık ve o damlayan yerin uzağına yatağımızı çekerdik. Yağmur damlayan yere tencere koyardık. Sonra da damdaki toprağı pekiştirmek için silindirle ezmek gerekirdi, loğlomak denen o işi de ben yapardım. Bu arada aynı odada buğday bulgur gibi zahiremiz olduğu için farelerin onları yerken kıtır kıtır çıkardıkları sesleri de duyardık.

‘Yatılı Bölge Okulunda iyi gitmeyen işler de vardı, her ne kadar üç öğün yemek yiyorsak da şartlar çok kötüydü, ne soba ne kalorifer vardı. Koğuşlarda 30 kişi kalırdık nefesimizle birbirimizi ısıtırdık. Bu arada bitlerle de arkadaş olmuştuk. Yatmak için battaniyeyi kaldırdığımızda döşekte yastıkta sürüler halinde bitleri görürdük. Güneşli günlerde sabahtan biz öğrenciler küçük boyumuzla döşeklerimi battaniyeleri okul bahçesine çıkarırdık. Okul idaresi tarafından yatak ve battaniyelerimize DDT serpilirdi. DDT kokan yataklarımıza sarılıp yatardık. Hafta sonları eve gittiğimizde anam bizde bit olduğu için evimizin önünde bizi soyardı, atletimizi iç çamaşırımızı çıkartıp bit sürülerini görüyor musunuz derdi, sonra da kaynayan kazana atıp kaynatırdı bizi de çok sıcak suda yıkar haşin şekilde keselerdi.

‘Bunlar yetmezmiş gibi okuldaki ekmeğimizin yapıldığı unlarda ‘un biti’ denilen bir böcek türemişti. Önce bu unlar için imha kararı alındı. Depodaki un çuvallarını Göksu deresine döktüler. Ama sonra imhadan vazgeçip bize yedirmeye başladılar. Artık böcekli unlardan yapılmış ekmek somunlarını yemek zorundaydık, öyle ki pişmiş ekmek somunlarının üzerindeki pişmiş susam gibi görünüyorlardı. Somunun içinde ise sürü halinde yakalanan böcekler kavurma topağı gibi bir görüntü veriyordu.

‘Adıyaman Yatılı Bölge okulunun ilkokul bölümünü birincilikle bitirdim. Okul tiyatrosunda görev alıyordum. Bando takımı şefiydim. 23 Nisan’da çocuklara sembolik verilen makamlarda ben de bir günlüğüne Adıyaman valilik makamına oturdum. Bir günlük vali makamında oturmam, okuma yazması olmayan annem ve babamı çok gururlandırdı. Bu arada köylülerimizden istekler bile aldım, hatta, köyümüzün yolunu yap diyenler bile oldu.

‘1973 yılında ortaokula başladım, yaz tatiline geldiğimde yine çalışmaya başladım. Ağabeyim Adıyaman’da bir hanın üstünde bulunan Gülbahar Oteli’nde bana iş buldu. Orada hem müşterilerin kaydını yapmak hem de temizlikçi kadına yardımcı olmak görevim vardı. Bu arada orada çalışma saatlerim çok ağırdı. Sabah sekizde gidip gece on birde gelirdim. Her gün akşam otelin terasında bulunan yaklaşık yirmi tane karyolaya döşekleri serer, yastık ve yorganlara nevresimleri geçirip hazırlardım. Daha çocuk olduğumdan döşekler yerde sürünürdü. Gece saat on gibi terasta yatanları görünce benim de uykum gelir onlara özenirdim. Bir gün otelin sahibi bana tuvaletleri yıkamamı ve vim’lememi söyledi. Ben fırça ve vim’i aldım hiç istemediğim halde fırçalamaya başladım. Bir yandan ağlıyor bir yandan tuvaletleri fırçalıyordum. Eve gittiğimde bir daha otele gitmeyeceğimi söyledim. Ağabeyim tepki gösterdi yeri gelince tuvalet de temizleyeceksin sana müdürlük mü bulayım, dedi.

‘Ortaokul ikinci sınıfta beni bir sürpriz bekliyordu, ailem, seni nişanlayacağız, dedi. Beşik kertmesi olan ama benim inanmadığım bir şey gerçek oluyordu. Küçüktüm,  nişanlanmak istemiyordum. Ama her şey hazırmış bana nişan yüzüğü ve saat aldılar, tatlılar yendi. Artık nişanlıydım. Çocuk olduğumdan yüzük büyük geldiği parmağıma takmak yerine sandığa koyup sakladılar. Sırtıma ağır bir yük binmişti. Ortaokul bitince evlendireceklerdi. Ben ise 14 yaşında evlenmek istemiyordum. İleride Astsubay Hazırlama Okuluna girince orada evlenmek yasak olduğundan dolayı evlenme tarihimi ertelediler. Bu durum beni mutlu etti. Nişanlım da mahallenin en güzel kızlarındandı! (…)

‘Ortaokul ikinci sınıfı da birincilikle geçtim ve yaz tatili için eve geldim. Yaz aylarında harçlığımı kazanmak aileye yardım için çalışmak zorundaydım. Adıyaman Ulu Camii’nin önünde yevmiye ile çalışacak hamal ve işçiler beklerdi. Ertesi sabah beş buçukta gidip beklemeye başladım. Küçük olduğum için kimse beni seçmedi. Onlara çalışacak güçlü kuvvetli işçiler lazımdı. Saat yediye kadar bekledim. Kimse beni seçmeyecek diye düşünürken soyadı Kale olan bir müteahhit geldi, iki tane yevmiye işçisi kalmıştı. Onları seçti sonra bana baktı ve dedi ki sen çalışamazsın. Ben de dedim ki sen benim cüsseme bakma ben çok çalışkanım ve güçlüyüm. O iki işçiyle giderken dönüp arkasına bakıp hadi sen de gel dedi. Böylece Adıyaman Stadına gidip toprak taşıdım. Ancak üç gün dayanabildim. Gerçekten zormuş, o adam üç gün boyunca bana tam yevmiye verdi. Sonra anam dedi ki ‘Çukurova’ya git’. Mahalleden Çukurova’ya ırgat aranıyordu. Bu sefer de bu işe babam razı olmadı. Babam dedi ki ‘Gavur Dağı’nda her yıl ırgat taşıyan birkaç kamyon devriliyor ve bir çok ırgat hayatını kaybediyor’. Benim zaten dokuz tane evladım öldü, artık bu yaşta evlat acısına dayanamam. Birkaç gün sonra Adıyaman merkez köylerinden olan Osman Ağa’nın köyüne ırgat olarak pamuk çapalamaya gittim. Her sabah traktör bizi alıp götürürdü, pamuk toplarken korkunç derecede susuzluk çektim, yorgunluktan susuzluktan ırgat kafilesinin gerisinde kaldım… (…)

‘1976 yılında Yatılı Bölge Ortaokulunu birincilikle bitirdim. Yaz ayında Astsubay Hazırlama Okullarına ve Polis Kolejine giriş sınavlarına müracaat ettim. Ortaokulda üç yıl içinde sadece fen bilgisi ve tarih dersimizin öğretmenleri branş öğretmeniydi. Diğer bütün derslerimize boş geçmesin ve diploma verilsin diye ilkokul öğretmenleri gelirdi. Yabancı dilimiz Fransızca ama hiç Fransızca öğretmenimiz olmadı. Hiç matematik, yabancı dil ve Türkçe dersi görmemiştim, ancak bu şartlar altında ortaokulu birincilikle bitirmiştim. Bu arada ortaokulu bitirdiğim yaz ayında yine iş aradım bir bakkaliyede iş buldum, işim, üç tekerlekli bisiklete meşrubat kasalarını yüklemek ve Adıyaman’daki kahvelere bakkallara dağıtmaktı.

‘Bu arada sınıf arkadaşıma haber gelmiş Adana’da sınava girmemiz bildiriliyordu. Çalıştığım kamyon, boş kasaları Adana’daki fabrikadan meşrubat getiren kamyon, boş kasaları alıp geri dönüyordu. Şoför bana ve arkadaşıma bir teklif getirdi, siz kamyonu yükleyin ben de sizi Adana’ya bedava götüreyim. (…) Gece yarısı Gavur Dağı’na yaklaştık. Ben ve arkadaşım uyuklamaya başladık. Hem yorgunduk hem de sabah polis koleji sınavına girecektik. Ancak kamyon şoförü bize ‘uyumayın, siz uyuyunca benim de uykum geliyor’ kaza yaparım dedi. Daha uykusunun gelmemesi için de ‘sırayla sabaha kadar türkü söyleyeceksiniz, yoksa sizi Gavur Dağı’nda bırakırım’ dedi. (…) uykusuz şekilde sabah sekizde gidip sınava girdik ve sonuç, sınavı geçemedik. Bu arada ben daha sonra girmiş olduğum Elektronik Astsubay Hazırlama Okulunu kazandım. Rapor almak için tek başıma çok az parayla Ankara’ya geldim. Ulus Rüzgarlı Sokak’taki Gönç Palas diye çok ucuz bir otelde kaldım. Ekmek ve domates dışında yiyecek lüksüm yoktu. Her gün yürüyerek GATA ve Mevki Hastanesine gidip geliyordum. Yürüyerek gidip gelirken Rüzgarlı Sokağın köşesindeki Uğrak Lokantasında ilk defa şişlere takılmış dönerek kızartılan tavuklar gördüm. Adıyaman lokantalarında yoktu. Akşamları dönerken onları seyrederdim. Nihayet Astsubay Hazırlama Okuluna kaydoldum. Dört yıl sürecek bu okulda evlenmek de yasak olduğu için çok sevindim.

‘1976 yılında okula başladım, birinci dönemin sonunda birinci sınıfın birincisi olduğumu öğrendim, tatil dönüşü bana birinci sınıfların baş çavuşluğu rütbesi taktılar, üç yıl boyunca sınıf birincisi oldum, sonunda okulu birincilikle bitirdim, dönemin muhabere okul komutanı Tuğgeneral Lütfü Sel diploma töreninde bana bir saat hediye etti.

‘Ortaokulu bitirdiğim yıl nişanlım boy atmış tam bir genç kız olmuştu. Ailesi bizim kızımız daha dört sene bekleyemez ya alın ya da vazgeçin diye baskıya başladı. Nişanlım beni ölesiye seviyordu.(….)

‘Annemle babam evlenmem konusunda beni ikna için muska yapmaya karar verdiler. Aynı odada yattığımızdan aralarındaki konuşmaları duydum. Ve yaptıkları muskayı çayıma koyarak içirmeye karar verdiler. Normalde bizim milli kahvaltımız pekmez ve ekmekten oluşurdu, annem de kahvaltı hazırlamak yerine ‘pekmez orda, ekmek orda, alıp yiyin’ derdi. Annem bana bir bardak çay doldurarak içmemi söyledi. Ben içmemekte ısrar edince anamla babam göz göze geldiklerini ve üzüldüklerini görünce çayımı içtim. İçimden de gülerek bana etki etmez benim evlenmem mümkün değil, dedim. Fikrimde değişiklik olmadığını görünce başka hocadan muska yaptılar. (….)

‘Bu arada üçüncü sınıfı bitirdiğimiz yıl mesleki branşlarımızın belli olması gerekiyordu. En çok istenilen branş, sıhhi cihaz tamir teknisyenliği idi. Bu sene sadece dört kontenjan vardı ve kura çekildi. Bu branşın kurasını çeken dört kişi GATA’da staj yapacaktı. 182 mevcudumuz vardı ve o dört kontenjandan birini çektim. Bu kura ile kaderim de değişmeye başladı.

‘ (…) Astsubay okulu 3. Sınıf ikinci döneminden sonra, son sınıfı bitirmeden bir ay önce ailem telefonla ve mektupla geliş tarihimi ısrarla soruyordu. Nedenini bildiğim için sürekli geliş tarihimi netleştirmiyordum. En sonunda çaresiz geleceğim tarihi bildirdim. Benim tahminim gittiğimden iki üç hafta sona beni evlendireceklerdi. Ama öyle olmadı. Akşam üzeri Adıyaman’a vardım ve elimle valizle mahalleye doğru yürümeye başladım, iki üç yüz metre kala bir davul sesi duydum. Mahallede düğün vardı. Merak ettim benden önce kim evleniyor diye. Sonra bana doğru yürüyen bir çocuğa düğün kimin diye sordum. Çocuk beni tanımıyordu. Düğün sahibi olarak babamı söyledi. Onun oğlu astsubay okulunda okuyormuş onun düğünü deyince benim düğünüm olduğunu anladım. İki üç hafta bekleyememişler! İki adım ileri bir adım geri nihayet sokağın başına vardım. Beni görünce bir kıyamet koptu. Davulcu, zurnacı ve herkes bana doğru koşturdu. Tebrik edenler, hayırlı olsun diyenler, karmaşa içinde düğünümüz yapıldı. Kaderimin çizildiği, altı üstü toprak olan yeni bir odaya evimizi yerleştirdiler!

‘Astsubay okulunu birinci bitirince üniversite sınavına girmemi telkin ediyorlardı, ancak üniversite sınavına girebilmek için düz lise diploması almam gerekiyordu. Ortaokulda da dersleri çok yetersiz almıştık, Astsubay meslek lisesinde fizik, kimya ve biyoloji gibi dersler hiç yoktu. Parasını ağabeyim ödedi bir dershaneye kaydolup biyoloji matematik gibi daha önce hiç görmediğim derslere çalıştım. Arkadaşlarım birinci sıraya Tıp ikinci sıraya hukuk yazmamı telkin etti. Sınav sonucu Türkiye 1594’üncüsü olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım.

‘GATA komutanı merhum profesör Tabip Tümgeneral Necati Kolan Paşa benim tıp fakültesini kazandığımı duyunca çok şaşırdı, ve ‘evladım hangi liseyi bitirdin’ diye sordu. Astsubay Hazırlama Okulu’ndan mezun olduğumu ve yedi yaşından beri yatılı okullarda okuduğumu söyledim, şaşkınlık içinde ‘oğlum, fizik, kimya, biyoloji ve matematik de görmemişsin, normal bir eğitim alsaydın bu kadar şaşırmazdım’ dedi. Beni GATA’da acil servis gece emniyet subaylığına görevlendirdi. Gece çalıştım, gündüz Ankara Tıp Fakültesinde okudum.

‘Tıp Fakültesini altı yılda iyi bir derece ile bitirdim, bitirdiğim yıl tabip teğmen rütbesi ile atamam yapıldı, tabip teğmen olarak göreve başladıktan sonra hızımı hiç kesmeden TUS’a hazırlandım, bana iyi bir doktor olacaksan çok iyi seviyede İngilizce öğrenmen gerek dediler, 29 yaşında hiç alt yapım olmadan dil öğrenmeye başladım.

‘Üsteğmen Yıldıray Çevik’in de katkılarıyla ve gerçekten çok azimle dil problemini çözdüm. TSK Genel Dil Sınavını geçtim. Yapılan TUS sınavı sonucu tek tercihim olan GATA beyin cerrahisi bölümünü kazandım ve ihtisasa başladım. Beyin cerrahisi uzmanı olduktan sonra Diyarbakır Askeri Hastanesi Beyin Cerrahisi Klinik Şefliğine atandım.

‘1998 yılında staj tahsili için Amerika Birleşik Devletleri The George Washington Üniversitesine gittim. Orada önce TOEFM sınavını verdim ve Amerika Birleşik Devletleri Tıp Fakültesi bitirme sınavı  olan USMLE’yi geçerek Amerika’da doktorluk yapma hakkı kazandım.

‘Bu sınavdaki başarımdan dolayı Amerika’daki dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü beyin cerrahlarından biri olan hocam Prof. Dr. Laligam Sekhar bana ‘artık burada da doktorluk yapma hakkın var, yanımda kal seni star yapayım’ diyerek beni çok heyecanlandıran bir teklif yaptı.

‘Dünyada hiçbir beyin cerrahı bu teklifi kolay kolay red edemez. Bu teklifi ailemle paylaştım, hem eşim hem çocuklarım düşünmeden teklifi kabul etmemi söylediler. Ben bir haftalık düşünceden sonra beni ilkokul birinci sınıftan itibaren, ortaokul, Astsubay Hazırlama ve Üniversiteyi okutan ülkeme ve kendi ülke insanıma hizmet etmenin daha uygun olacağını ve bu durumun vicdanımı rahatlatacağını düşünerek ülkeme dönmeye karar verdim.

‘Ben bu kararı verince oradaki hayat şartlarına yeni yeni adapte olan ilkokul ve ortaokulda okuyan kızlarım ağlamaklı oldular. Kararımdan vazgeçirmeye çalıştılar. Ancak kararımı kesin vermiştim. Vergileriyle okuduğum Türk Milletine hizmet etmem daha doğruydu. Herşey para ve şöhret değildi. İnsanın vatanı her şeyden daha değerli idi. Hem, her ne kadar zor şartlar altında bitler içerisinde okuduysam da devletim olmasaydı o imkanları dahi bulamayıp okuyamayacağım gerçekti.

‘Amerika’dan döndükten sonra sırasıyla Diyarbakır ve Ankara Mevki Asker hastanelerinde beyin cerrahi uzmanlığı ve cerrahi bilimler başkanlığı yaptıktan sonra 2010 yılında doçent oldum. 20110/2014 yılları arasında Erzurum Mareşal Çakmak Asker Hastanesi ve Kayseri Asker Hastanesinde baştabip olarak görev yaptım.. (….)

‘Amerika’daki hocamla irtibatı hiç kesmedim, o da beni sevdiği için beni sorarak takip ettiğini hissettirmiştir, mektubundan sadece şu kısmı şöyle (Aslı İngilizce): ‘Sevgili Abdurrahman, Türkiye’den gelen farklı insanlara daima seni soruyorum. Sen ülkene döndün ve halkına hizmeti seçtin. Büyük bir vatanseversin. Bulunduğun yerde elinden gelenin en iyisini yap! Allah’ın senden istediği bu. Sonuçlarını ve çıkarlarını düşünmeden görevini yap. Bir gün umarım Türkiye’ye gelirim o zaman seni görürüm, sana ve ailene en iyi dileklerimle!

‘On iki yıl emrinde görev yaptığım sayın Emekli Tuğgeneral Şahin Tarlan’ın hakkımda söylediği: ‘askeri tababette, çalışkanlığın, gururun ve fedakarlığın simgesi olarak hatırlanan bir isimdir Abdurrahim Bakır. (….) Kendisini tanıdığımda Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin sağlık güvencesi olan Diyarbakır Askeri Hastanesinin Beyin Cerrahi Kliniğinde, klinik şefi olarak görevini yürütüyordu. Hizmet alanında disiplini bilgisi ve çalışkanlığı ile dikkati çeken, yaşam ümidi olmayan beyin yaralanmalarına acil müdahale ile nice canlara hayat veren, gece gündüz demeden fedakarca çalışan bir tabip subaydı… (…) Yürüttüğü çalışmalarda üstün başarılarını gördüm, kendisine teşekkürlerim ve takdimlerim artarak devam etmiştir…’

İşte beyin cerrahi profesör Abdurrahman Bakır’ın çok kısaltılmış özet hikayesi!

Ancak büyük oscarlık film dramatik hikaye şimdi burada başlıyor!

Bunca hikayeyi uzunca anlatmamın sebebi?

Profesör Abdurrahman Bey, yaklaşık kırk yıldır birebir yüzlerce değil binlerce değil mübalağasız onbinlerce Adıyamanlı’ya dokunup Türkiye’nin dört bir yanından kendisine ulaşan herkese elinden geldiği kadar hizmet etti.

Abdurrahman Bey’in ne zaman odasına gitsek kapısında Adıyaman’dan gelip kuyruk olmuş çaresiz hastalar görürdük!

Ve Abdurrahman Bey’le aramızda arkadaşlarının ve benim şakayla karışık şöyle konuşmalar olurdu:

-Yahu hocam, bir muayene açsaydın şimdiye kadar iki sokak dolusu apartmanın olurdu.

-Yahu hocam, senin şu bitmeyen hastaların her birinin ameliyatı (bugünün parasıyla) dörtyüz bin beşyüzbin lira, çoktan köşeyi dönersin…

Abdurrahman Bey, -ben Adıyaman’ın çocuğuyum, parasızlığın ne olduğunu bilirim, hastalarımdan beş kuruş para alamam…

-Hocam, her sabah kapına dayanmış onlarca Adıyamanlı hasta, baş etmen mümkün değil…

Abdurrahman bey: -Üstüme gelmeyin şakasını dahi yapmayın, hayatım bu meslekten beş kuruş fazla kazanmadan doğduğum memlekete hizmetle bitecek!

Ve..

Gelelim bu muhteşem güzellikte memleket evladının finaline…

Adıyaman’da ‘deprem’ olduğunda Abdurrahman Bey nihayet Adıyaman’dan bağımsız vekil olarak siyasete girmeye karar verdiğinde aramızda şöyle konuşmalar geçti:

-Abdurrahman Bey, lider sultası var, bağımsız aday olmanız hüsran olur!

Abdurrahman Bey: -Olur mu, Adıyaman halkı kırk yıldır beni tanır, zaten beni bağımsız vekilliğe zorlayan kapıma kırk yıldır gelip giden dostlarım!

-Abdurrahman Bey, bir parti adı olmadan bölgede ileri gelen mezhep aşiret adı olmadan seçime gidersen hayal kırıklığı yaşarsın. Görmüyor musun bölgede vekillik babadan oğula hatta toruna geçiyor, sen iyisi mi büyük parti liderleriyle bir görüş!

Abdurrahman Bey: -Hayır bağımsız gireceğim, bunca yoksulluktan gelip Amerikalar’da takdir kazandım, kırk yıldır hizmet ediyorum, kimsenin adamı olamam, Adıyaman beni tanır, bağımsız gireceğim. Lider sultasına girdikten sonra vekilliğin ne anlamı kalır! Ben istiyorum ki hemşerilerim hasta oldukları zamanki gibi rahatlıkla yanıma gelip gitsinler, birinin adamı birinin partisinden olmak vicdanıma sığmıyor!

-Sen bilirsin hocam ama hiç değilse müsaade et de sana gücümüz yettiğince medya desteği verelim, röportaj yapalım hayat hikayeni anlatalım…

Abdurrahman Bey: -Hayır, siz bu işe girmeyin, beni bir görüşün adamı sanırlar!

-Bak hocam, lider sultasını aşamazsın bölgedeki feodaliteyi yenemezsin, gel sana programlar yapalım…

Dinletemedik!

Abdurrahman bey, ısrarla, inadım inad, lider sultasını aşmanın tek yolu, bağımsız aday olarak girmektir, onun bunun adamı olduktan sonra vekillik işe yaramaz, dedi ve bağımsız aday oldu!

Yine de Abdurrahman Bey’e güç verdik, -hocam, senin nasıl okuduğun nasıl hizmetlerin olduğu ortada, kesinlikle şansın çok, yolun açık olsun, deyip uğurladık!

Ve, peşinden, -Hocam, yalnız senden bir ricamız var, seçim çalışmalarında şu bize anlattığın fıkralar var ya seçmenlere o fıkraları anlat, evliya menkıbesi gibiler, inan çok işe yararlar!

Ve kırk yıllık emeğin karşılığı!

Adıyaman’ın toplam seçmeni 300 bin civarında, AKP 4 vekil CHP 1 vekil çıkardı.

Eşi benzeri olmayan mucizevi bir başarı öyküsüne bir  CV’ye sahip Beyin Cerrahi Abdurrahman Bakır son seçimde Adıyaman’dan tamı tamına 3088 oy aldı.

Seçimde kendisine oy veren bir seçmeni, Abdurrahman Bey’e, şöyle diyor: -Hocam siz bu CV’yle Cumhurbaşkanı dahi olabilirsiniz ama Adıyaman’da seçim kazanamazsınız!

Abdurrahman Bey’i son gördüğümde heykel gibi suskun, ağzını bıçak açmıyor!

Eski, neşeli coşkulu Abdurrahman Bey yok oldu gitti!

Teskin edelim, moral verelim diye, arkadaşlarla, günbegün ziyaretine gittik…

Abdurrahman beyin saf çocuk neşesi, fıkraları, şakaları gitmiş, ne söylesek yere bakıyor!

Sanki içinde bir intihar yaşamış, onu böyle suskun görmek, bir yazar olarak ‘insanı’ paramparça ediyor!

Sonunda dayanamadım, -hocam karşı çıksan da çıkmasan da oturup hikayeni yazacağım, dedim.

Abdurrahman Bey: -Sakın tek kelime yazma, beni hemşerilerim karşısında mahcup durumda bırakırsın…

Gür sular gibi konuşan etrafa hep neşeli şakalı fıkralar anlatan Abdurahman hocanın kafası durmuş.

Zümrüt gibi parıldayan gözleri, coşkusu, heyecanı sönmüş, gözleri hep kaçamak yerlere bakıyor, bir insan bir seçim sonrası bu kadar ‘değişir mi’?

Bu izin alınmamış satırları şimdi sizinle birlikte okuyacak!

Memlekette herkesi kör, herkesi kanser, herkesi küskün, herkesi eli kolu bağlı çaresiz yapıveren, ve hepimizi ürküten boğan sessizleştiren, en bilge deha insanların dahi aklını alıveren, çok karanlık sosyal bir hastalık var!

Yapıp ettiklerimiz, isyanımız, şakalarımız, fıkralarımız bir avuç entelektüel okuyucunun zihinsel eğlencesine hizmet etmekten öteye gidemiyor!

Genel Yayın Yönetmeni Erdem Atay’ın yazıya notu:

Bu muhteşem yazıyı okuyunca hemen Nihat Ağabeyi aradım, “Ağabey, en önemli ayrıntıyı atlamışsın” dedim. O ayrıntıyı da ben ekleyeyim. Abdurrahman Bakır, FETÖ’nün gazabına uğrayanlardan… Ne oldu biliyor musunuz? 2014 yılında Kayseri Askeri Hastanesi’nin başhekimiyken FETÖ’cüler tarafından Selimiye 1. Ordu Komutanlığı Veteriner Hekim kadrosuna alındı. Orada denetleme üyesi yapıldı.

Cumhuriyet mucizesi olan beyin cerrahı Prof. Dr. Abdurrahman Bakır, FETÖ’cü olmadığı için hayvanlara bakması için görevlendirildi.

Bu ayrıntıyı da yazmadan olmazdı.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

20 Yorum

  1. … çok karanlık sosyal bir hastalık var..
    .

  2. Bugüne kadar okuduğum belki de en güzel yazılardan biri. Sosyal hastalığımızı çok net bir şekilde ortaya koyan, harika bir yazı….

  3. Müthiş bir yaşam hikayesi,kendisini Ülke sine adamış donanımlı bir İnsan a verilen değer , küçük güneşlerin büyük gölgeler yaptığı Ülkemde güzel bir Adam tanıdık sayenizde,

    • 17 Temmuz 2023, 22:30

      Son cümledeki isyanınızı anlıyorum. Özellikle Özal zamanından günümüze kadar imkanı olan/olmayan halkımıza tüketim alışkanlığı aşılandı. Bunun yanında bir o kadar da özgürlüğü kısıtlandı. Üzerimizdeki baskının adına ne koyarsak koyalım, ülkemiz vahşi ultra liberal ekonomi politikaları ile yönetiliyor. Tüketmek serbest, sorgulamak yasak. Bu durumdaki insanlarımıza, kısıtlı imkanlarla ulaşmaya çalışıyorsunuz. Sizi tanıyoruz, Abdurrahman Hoca’yı sayenizde tanıdık. Emeklerinize sağlık.

  4. Çok etkilendim, hıçkırarak ağlamak istediğim cümleler/gerçekler oldu, kendimi sıktım…
    Cumhuriyetin evladı olmayı, bu toprağın çocuğu büyük hocamızı bize tanıttınız, sağ olun. Abdurrahman Hocam, kalp kırıklığınızı öyle iyi anladım ki, nasıl telafi ederim ülkem adına nasıl özür dilerim bilemiyorum, şimdilik sadece o cefakar emektar ellerinizden çok büyük hürmetle, hayranlıkla, takdir ve gönülden teşekkürle öpüyorum; iyi eden elleriniz, doğruyu gören gözünüz, iyiyi bilen ve orada sabit duran kalbiniz dert görmesin, iyi ki varsınız iyi ki vatana geri dönmüşsünüz bize kılavuz oldunuz. Takatimin düştüğü, bir çok şeye soru işaretlerimin olduğu bir zamanda öyle bir omuz verdiniz manevi güç verdiniz ki, sağ olun var olun

  5. Gerçek bir yazarın kaleminden, destansı bir hayat öyküsü okuduk. Siyaset, Abdurrahman Hocamızın hiç keyfini kaçırmasın. Seçimi kazanıp gitseydi, Ankara’da görecekleri ve duyacakları eminim çok daha fazla üzecekti onu. Vardır bir hayır.

  6. 17 Temmuz 2023, 14:30

    Abdurrahmanlar çalışır. Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni kazanır. Onların ve öncesindekilerin döneminde bir gönül bağı vardı hiç olmazsa değerleri buraya bağlayan. O da koptu. Daha doğrusu kopartıldı. Beyin göçünden önce gönül göçü başladı ülkede. O bağı koparanlar da iktidara yerleştiler. Yazınızın som tümcesi de bütünü gibi can alıcı.

  7. Abi ağlattın yine

  8. ..hekim olarak kal sayın hocam…o pisliğin içinde dejenere olursun demiş Adıyaman halkı…

  9. 17 Temmuz 2023, 18:14

    Böyle değerli bir Vatan evladı bu düzende seçilmiyorsa ; Ülkemizde seçimlerin artık bir işe yaramayacağı, kurtuluşumuzun seçimsiz olacağı görünüyor sanıyorum.

  10. İyi eğitimini ve doğru bilgilerini doğruluk ve iyilik için kullanabilen azınlık çoğunluktan daha iyi etki eder. Benim gibi bireylerin en büyük sıkıntısı nasıl iyiliğimizi doğru amaçlara yönlendirebiliriz sorusunun yanıtını bulamamak, karanlık ve kötülüğe karşı koyamamaktır. Bu konuda değerli görüş ve tavsiyeler ile birlikte doğru kişilerle bir araya gelebileceğimiz seminer ve forumlara ihtiyacımız vardır.

  11. Değişmez hayat kanunu;düşünürlerine (aydınlarına) değer veren toplumlar hayatlarını yaşar.Vermeyen toplum sadece ve ancak ömür tüketir.

  12. 17 Temmuz 2023, 20:42

    Hayatımda böyle bir hayat hikayesi okumadım. İnsanoğlunun azmi sayesinde elinden hiçbir şey kurtulamaz. Fakat seçimlere bağımsız girmek istemesiyle, halkın sosyolojik yapısı ortaya çıkmış oldu. Böyle muhteşem bir insanı seçmeyip, yalancı, sahtekar, siyasileri tercih etmeleri bilimsel araştırma konusu olur.

  13. Bu nasıl güzel bir insan,bu nasıl bir mücadele azmi, Bu çok ama Çok değerli Hocamıza sağlık ve mutluluklar diliyorum..onunla aynı ülkede yaşamaktan onur duyuyorum..,iyi ki varsın hocam,sizi tanımamızda vesile olanlara da buradan sonsuz teşekkürler ediyorum..gözümden dökülen yaşlar yazmamı engelliyor..hocam sizi çok seviyoruz,mutlaka ama mutlaka bu güzel.ülkenin güzel insanları sizi başlarının üzerinde taşıyacaktır emin olunuz..kalın sağlıcakla…!

  14. Cumhuriyetin mucizelerinden biri Abdurrahman Bakır gibi bilimciler yetiştirmesi…
    Cumhuriyetin trajedilerinden biri ise Atatürk’ten sonra bir tane ele avuca gelir bir siyasetçi yetiştirememesi, örgütlü bir cumhuriyetçi kitle oluşturamaması…
    Abdurrahman Bey’in trajedisi, olağanüstü bir beyin olmasına rağmen sosyolojiden ve siyasetten hiç anlamaması…Sadece vekil olamadığı, bir tanecik seçim kaybettiği için dumura uğraması da ayrı bir trajedi… Vah vah ben de çok üzüldüm, keşke seçimi kazansaydı da hiç olmazsa Adıyaman kurtulsaydı…
    Onca bilimsel çalışma ve eğitimin sonucuna bakar mısınız: Hayalperestlik. Al sana bir trajedi daha…
    Neyse bu kadar trajedi yeter.

  15. 18 Temmuz 2023, 00:15

    Cumhuriyet…

  16. 18 Temmuz 2023, 11:34

    Siyaset başka bişey keşke Abdurrahman hoca söylenenleri dinleseydi.

  17. Sayın okuyucu neden şaşırıyorsun. Türkiye de hiç bir başarının, iyiliğin cezasız kalmadığı gerçekliğini duymamış olamazsınız.

  18. 1 Ağustos 2023, 12:58

    Bu memleket böyle güzel insanların yüzü suyu hürmetine ayakta Allah onların sayesinde yardım ediyor yoksa yerle yeksan olması an meselesi hocama saygıları mı sunarım

  19. 5 Ağustos 2023, 12:43

    Sevgili Nihat bazen böyle “hayat dersi hikayeler” de yazıyor.. AbdurrahmanHoca’nın, Askeri okulu kazanıncaya kadarki hayatı, birçok ayrıntısıyla dahi kendim ve tanıdığım yaşıtlarımdan çoğunun hayatıyla çok benziyor!.. Bir vefakârın çıkıp, belgesel yapmasını umarım.. Allah var’eyleye..

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!