İnsan kendini mutlu görünce çok yüksek bir güven hissediyor, biçimsiz apartmanlar düz renksiz sokaklar arabalar dahi bir rüyaya dönüşüyor.
Her günün sıradan dünyası yaşamın harikalarına dönüşüyor. Sanki Kaptan Custo’nun denizaltındaki ilk belgesellerini seyrettiğimiz gündeyiz.
Çer çöp toz toprak ses gürültü hepsi çok renkli böceklere dönüşüyor güzelleşiyor sanki bir daha asla yaralanmam üzülmem diyor, içinize gizemli bir güç yerleşiyor.
Böyle günlerde hayat yürüseniz de güzel otursanız da kahveye de gitseniz kitap da okusanız boş boş gezseniz de sanki kemikleriniz eski sobaların sıcaklığını anne yüzü güzelliğiyle emiyor.
Böyle günlerde her canlı en yakın akrabanız sokakta gördüğünüz her insan en yakın arkadaşınız oluverir. İster böyle bu tarafa yürürüm ister bu tarafa, zamanım boşa geçti demezsiniz. Zaman hiç bitmeyecek gibi çoğalır, o boş yürüyüşler sizi her kavgadan her günahtan her yanlıştan arındırır, o başı boş yürüyüşler sizi güven altına sizi doğuran annenin kucağına yaşınız altmış da olsa bile bir daha alıverir.
Küçük bir yürüyüş canlıların cansızların boyutlarını, derinliğini, rüzgarı, yaprakları büyüleyip renklendirir. Sanki Ankara Bahçelievler’de değil Madakaskar’ın harika ormanlarında gezintiye çıkmışsınız gibi.
Böyle günlerde evren genişler ve insana bir ‘dokunma’ iç güdüsü yerleşiverir. Ağaçları, gelip geçeni kucaklamak sarılmak ellerinle temas etmek gördüğünüz her aynada yüzünüzü görmek istersiniz.
Sanki bedeniniz patlamış mısır gibi patır patır çoğalır. Patlamış mısırlarınız ölümsüzlük tohumuymuş gibi adımladığınız baktığınız her yere neşeyle serpmek gömmek fidelemek istersiniz.
Böyle günlerde gördüğünüz duyduğunuz her şey neden şimşek hızıyla kalbinize ulaşır, duygular dinamit dinamit havai fişek gibi soluğunuzu kesercesine patlar.
Ah yine çok yürüdüm, hava soğukça, sırtım terli.
Olsun, panik yok, sırtıma kağıt mendil koyar dolmuş beklerim. Olmadı taksiye atlarım.
Taksiiiiii! -Yedinci Cadde, Bahçeli’ye, Milli Kütüphane girişinden değil, Başkent Hastanesi’nden kestirme gidelim, ara sokaklardan.
Anıtkabir’in yanından geçerken, taksciyiciye. “Bliyor musun, Atatürk ne zaman Atatürk bu topraklar ne zaman milli misak oluverdi?
Suriye’den dönerken. Hediye verilmiş atını satıp trene para buldu. Suriye’den dönerken artık bu çöller bu vatan değil anladı.”
Telefonum çaldı. Leman yıllarından beri arkadaşım Serdal.
-Ağbi, Libya’ya asker gönderecekmişiz, neler oluyor, kafayı yiyeceğim.
Şöförle muhabbeti Serdal’la sürdürdüm.
-Bak Serdal, beş yüz yıl yönettiğimiz bu çöllerden bir teneke gaz nasibimiz olmadı. Yine çöl. Yine petrol rüyası. Yine hicaz, yine Yemen türküleri. Özal’la başladı bu üçün birini alma politikaları. İşte Suriye. Başımıza ne felaketler getirdi. Libya’da hem Amerika’yı hem Avrupa’yı hem de Rusya’yı karşına alıyorsun, bu dünyayı karşına alma deliliğini en son Hitler denemişti. Uzun hikaye, sana sonucu söyleyeyim, yine Libya açıklarına gemiler gönderir, savaştan kaçanları doldurur, hepsine yine dört yüz dolar maaş bağlarız. Libya’ya asker göndermek Kore’ye asker göndermekten bin beter.
Telefonda Serdal, “Yerim Libyasını ağbi, sen bu gündemleri boş ver, takılma buralara ağbi, sen bize Kaya gibi hikayeler yaz ağbi.”
Serdal çok önceleri bir yirmi beş yıl var sadece bir Leman okuyucusuydu, Leman’da tanımadığı yazar sanatçı yoktur, gide gele arkadaş olduk.
Ailece de tanışırız, daha geçen oturdum kızının resmini yaptım. İşleri bir batar bir çıkar, aşırı kilolarıyla başı dertte. Gece gündüz demeden arar, dertleşiriz, iş güç borç harç çok streslidir, çok, yine de neşelidir. Beşiktaşlıdır, tribünden tezahürat yaparken görüntülü telefonla arar, geyik yapar.
Hep sormuşumdur, bir yazar, neden yayınevi sahibiyle neden bir politikacı ya da bir bürokratla ya da neden eski arkadaşlarından biriyle değil, bir yazar neden en sıkı arkadaşlıklarını bir okuyucusuyla kurar. Çok basit, çünkü okuyucu kelimelerin duyguların içinden çıkıp geliverir. Her cümleni bilirler.
Şimdi Serdal’a sorun, hangi TV’de hangi konuşma, hangi dergide hangi yazım, gününü tam isabetle bilir.
Ama Serdal kafayı ilk hikayelerime takmış hep o hikayelerde kalmıştır. “Kaya” gibi “Soğuk” gibi “Necati’nin Yeri” gibi hikayeler yazmalısın ağbi diye sıkıştırır.
Serdal gibi arkadaşların coşkuları o kadar içinize işler ki, çoğu zaman klavye başına oturup cümleler kurarken, içinden, “şimdi şu cümleyi Serdal çok beğenecek” dersin.
Dün gece yarısı yine aradı, Leman’dan bizim Vedat’ın (Vedat Özdemiroğlu) gösterisine gitmiş,
“Ağbi Vedat ağbi yine döktürüyor, sonra, geyik çeviren videolar atıyor, bak, şurada döktürmüş, bak bak döktürme anı, ağbi, saçmasapan laflar diz boyu geyik, eğleniyor işte.”
Takside, ara sokağın ortasında ‘zınk’ diye kaldık. Bir yavru kedi, bir araba ezmiş kaçmış, paramparça, yavru kedi çırpınıyor.
Telefonda Serdal’a, “kapat Serdal, sonra ararım” dedim.
Minicik kedi yavrusunun can çekişmesi dayanılır gibi değil. Gözlerinin önünde saniye saniye ölüyor ve sadece seyrediyorsun. Panikle, şoföre, “geri çık, kaçalım buradan” dedim. Şoför, “arkada arabalar tıkamış, geri dönüş imkansız” dedi. Yavru kedinin annesi kaldırımın yanına geldi, yavrusunu kaldırım kenarından ağzıyla alacak ama korkuyla bir arabalara bir yavrusuna bakıp geri çekiliyor tekrar deniyor, annesi çok tedirgin.
Şöför, “ağbi istersen gözlerini kapat” dedi.
Şu dünyanın haline bak, güya en mutlu günümdeydim. Neden kötü şeyler hep en mutlu günümde olur? Düşünmeliyim bunu. Yoksa beynim olup biteni önceden bilip beni olabilecek acılara daha güçlü dayanıklı kılmak için mi önceden bir tedbir alıp kendime güvenimi mi tazeliyor?
Şöför, “ben de kötü oldum ağbi ben de bakamıyorum, şansa bak sıkıştık da çıkamıyorum” dedi.
Bütün bu pani,k kararsızlık, şaşkınlıkla kalakalma hali on saniye sürdü. Bana bir yıl gibi uzun geldi. Döndüm şöföre, ağlamaklı bir ses tonuyla, “bir yavru kediye dayanamadık, şimdi cephelerde 20 yaşında gencecik çocuklarımız? Demek onları o yaralı halleriyle o çırpınan can çekişen vaziyette cephelerin içinde vuruldukları yerde görsek ne yaparız?”
Güne başlarken Kaptan Custo’nun hayvan tabiat belgesellerinin bütün renkli dünyası gitti gözümün önünden.
Ne acımasız bir dünya, yavru kedinin acısı bütün dünyamı kararttı. Yaşamın dünyanın harikası işte bir yavru kedi. Sevimli mi sevimli. Ama şimdi kaldırım kenarında üstünden tekerlek geçmiş, bir bacağı beton zemine yapışmış diğeri kanlı ve çarpık havaya dikili. Sanki bir elektrik akımı veriliyormuş gibi nabzının son atışları ince titreyişlerle can çekişiyor, o sevimli kedicik kanlı bir leşe dönmüş.
Hem şöförün hem benim hem balkonlardan kadınların yavru kedinin can çekişmesine takılı gözleri. Gözlerimiz böyle anlarda en modern kameralardan daha hassas. Görme sistemimiz sadece görmüyor bu can çekişmeyi hayatımızın en derinine beynimizin en dibine duygularımızın en arkasına tarifsiz bir hüzünle içimizdeki acı zeytini ağır preslerle ezip ezip suyunu yağını çıkartıp depolayıp kaydediyor.
Hatta insan gözü sanki asıl bu anları kaydetmek için yaratılmış, mesela, gözümüzü kaçırmak, işte bu anlarda ‘evrimleşmiş’ olmalı. Bu anlarda varoluşsal çaresizlik, utanç, hiç bir şey yapamamanın ezikliği evrimleşip içimize oturmuş olmalı. Sanki, ölüm bu, yapacak bir şey yok, demeyi, bu sert trajik anların büyük diktatörü bizleri sindire sindire hepimize öğretmiş. Evet, yapacak bir şey yokmuşmuş, gidelim, çayımızı kahvemizi içelimmiş.
Dünyaları manzaraları hapur hupur doya doya lezzetle seyreden canlı meraklı gözlerim, hadi, gözlerini kaçırmadan yummadan, seyret bakalım? Bir yavru kedinin ölümüne şahit olmaya, gücün yetiyor mu? Hadi savaş naraları atan yazılar yazıyordun, hadi bu yavru kedinin havaya dikili kalmış bacağındaki son titreyişleri, yaz bakalım?
Gözlerimizi hemen kaçırırız, çünkü yavru kedinin can çekişmesi, yavru kediyle ‘ortak kaderimiz’. Şoför, “kemikleri kırılmış ağbi” dedi. Allah’ım, yavru kedinin kemikleri kırılmış, böyle bir acı dayanılmaz.
Bir milyon kitap okuduk bir milyon film seyrettik, ama canlı canlı bir kedinin ölümüne neden katlanamıyor insan. Burnunun dibinde olduğu için mi? O ölüm sana da bir sorumluluk yüklediği için mi?
O yavru kedilerin şirinliklerini severken okşarken fotoğraflarına bakarken ne güzeldi, şimdi?
Savaş kararları alan gaddar hükümetlere, hain kanlı terör örgütlerine saniye saniye şu yavru kedinin ölümünü seyrettirsek, dünyamızda bir şey değişir mi? Değişmez. Dünyada savaş karşıtı en çok film çekilen yüzyıldayız ve en çok savaş olan bu yüzyıl.
Bu yüzyılda yaşayabilmek için kedinin cesedine hiç bakmadan bu dünyada hiç bir kötü şey hiç olmamış gibi başımızı eğip gaza basıp geçeceğiz.
Yavru kedinin bu acı çekme sahnesi insan beynine hiç silinmeyecek şekilde, büyük hesaplaşmalar işte bu anlarda kazılıyor. Çok trajik bir matem nöbeti. İnsanlığımız, sokaklarımız, vurdum duymazlığımız, hatta evren hatta bütün canlıların kaderini bu dünyaya niye geldik niye gidiyoruz sorularını, hepsini bir daha dağlaya dağlaya kazıyoruz zihnimize. Bir yavru kedinin ölümü hayatı bir anda ağu gibi zehre çeviriyor.
Bu derin ve çok soğuk sorular hüzünlenerek hatırladığımız ve sonra unuttuğumuz sorular hiç değil.
Her anımızı ürpertiyle sarsan bir acı çekme sahnesi: kaldırım kenarında yavru kedinin cesedi.
Tanrı’yla ve hayatla aranızdaki kabukları kanıyla acısıyla yırtarak Tanrı’yla aranızdaki zırhları soyup kaldıran, kemiklerinizi çürüten ve beyninizi eritip sizi ve hayatınızı boş bir çuvala döndüren bir sahne.
-Böyle anlarda duygusal genişliğiniz, psikolojik derinliğiniz -nice cenazeler kaldırdık acılar çektik tecrübeleri-, bilgelik işe yaramaz.
İçinizdeki hiç bir kudret kaldırım kenarındaki bu yavru kedinin cesedini kaldırmaya yetmez.
Çünkü o yavru kedi içimizdeki en saf en masum en temiz ‘yaratık’.
Evet, bazen insan yaşayabilmek için gergedan kadar sert boynuzları derisi çoğu zaman insan yaşayabilmek için kör olmalı, duymamalı, görmemeli.
Yol tıkanmış, arkamızda korna sesleri, apartman pencerelerinden yaşlı kadınlar talimat verir gibi ona buna bağırıyorlar.
Ve nihayet, orta yaşlı bir adam yavru kediyi ellerinden tutup çöp tenekesine atıverdi.
Yol açıldı, tabiatın en güçlü varlığı, insan, insanlık kurtuldu.
Tekrar Serdal’ın telefonu, “hayrola ağbi, ne oldu, telefonu kapattın merak ettim, kaza falan mı?”
“Yok Serdal, mahvolduk, yıkıldık, kaldırım kenarında bir yavru kedi can çekişiyordu, vallahi öbür dünyaya gittik geldik, ne yapacağımızı bilemedik, korkudan donakaldık, şoför de bakamıyor ben de. Yahu ne tırsık güçsüz çelimsiz adamlarmışız?”
Telefonda Serdal “Benim yufka yürekli ağbim, ben ağbimi bilmem mi, şimdi sen kalkar, bu yavru kediden bir hikaye yazarsın. Ah Nihat ağbim, mimoza çiçekleri gibisin, mimozalara dokununca korkudan yapraklarını kapatır, sana dokunulunca içini açıyorsun, gördüğün her şeyi en diplerine yazıyorsun. Bırak ağbi, hayata biraz mesafe al. Hayatın bu kadar yakınına can dayanmaz. Hepimizin çoluk çocuğu var, fazla derine inme ağbi, hepimiz işte böceksi terliksi hayvanlarız. beynimizin konumu belli, herşeyi içine alma ağbi, bu dünyanın dertleri bir beyne bir kalbe sığmaz.”
Havamda değildim, Serdal’a sonra görüşüp deyip, telefonu kapattım, şoföre parayı verdim.
Bir daha aynı sokakta buluşmamak üzere şoför dünyanın ayrı yönüne ben bambaşka bir yöne, hızla kaçıverdik.
Arkadaşlar geldi güya hoşbeş, kahve çay içtik. Herkes bir yazarı hep zinde hep gününde hep neşeli hep kendileriyle derin sohbet içinde istiyor, bu mümkün değil, ailemden biri ölmüş gibiyim.
Etkisi uzun sürdü. Bir yas zamanı gerekiyor, yoktan var vardan yokları uzun uzun zihnin dinlendirmek istiyor.
Mehtap seyri iyi gelir. Geceleri ay seyretmek en büyük zevkim. Ay’ın ısısı enerjisi parlaklığı Ay’ın ayaz gecede soğuk yalnızlığı, iyi gelir.
Bakış bakış Ay’ın nabzı, nabzın oluverir. Hazan mevsimi yapraklar dökülür. Hazan seyretmek iyi gelir.
Hazan seyretmeden yerimde duramam. Kuruyan dökülen sapsarı yapraklar, bir film çekim ekibi gibi tek başına parklara koşarım, ah, küçücük parkı değil, sanki gezegeni galaksiyi sanki tarihleri jüpiterleri sanki DNA’ların içini çekerim.
Ve haftalar geçer, yine içinde bir şeyler ısınır, içindeki serinlik yine yükseklere taşır seni.
Önce saksı yaprakları üstünde çiğ taneleri, sonra içinde temiz damlacıklar oluşur, dünyanın ışığı bir küçük su damlasına sığıverir, sen de o minicik damlanın içine giriverirsin.
Dünkü gün.
Yine kendimi dünyanın en mutlu insanı gibi hissettim. Parka koştum. Büfeciyle çoktandır sıkı arkadaşız.
“Bu ağaç yeni mi, yoktu burada” dedim.
Büfeci çocuk “ağbi, dün iki sevgili evlenmiş, ama, ilk öpüştükleri yere hatıra olsun diye gelip bir ağaç diktiler.”
Ne kadar güzel bir jest, keşke önce benim aklıma gelseydi.
Döndüm büfeci çocuğa, biraz şakalaşayım dedim, “ben de ilk sevgilimi ilk öptüğüm yere ağaç dikmek isterdim” ama, dedim, “ben Anıtkabir’de Atatürk mozalesi önünde saygı duruşunu fırsat bulup o boşlukta sevgilimi yanağından öpmüştüm.
Şimdi mozalenin önüne ağaç dikemezsin ki.”
Büfeci arkadaş hazır cevap, “Ağbi, sen de Anıtkabir bahçesine dikersin” dedi.
“O da yasak” dedim.
Derken, karşıki ağaçtan bir sincap indi, gözlerimiz sevinçle sincapa yerleşti. Sincap sıçradı biz sıçradık. Birlikte sincapı önce takibe sonra seyre koyulduk.
Sincap kafayı çeviriyoruz biz çeviriyoruz, sincap başka ağaca çıkıyor, büfenin önünde topluca bak bak şu ağaca çıktı diye seviniyoruz.
Sonra şöyle, yaktım sigarayı, Allah’ım, bir sincap görmek nasıl mutlu ediyor insanı.
Eski günlerdeki gibi girdim ağaçların içine. Eski yazılarım geldi aklıma, dünyanın en cesur insanı gibi gururlandım.
Tek tek her bir yaprağı uzaydan yeni gelmiş gibi merakla sanki daha önce hiç görmemişim gibi bir neşeyle elime aldım. Bir güzellik sardı içimi, bir tatlılık ki sorma.
Adımlarıma marş marş bir coşku girdi. Ağaçlar yapraklar mutlu ben onlardan güzelim.
Tanrı’ya, yapraklara yine övgüler yağdırdım. Çınar ağaçlarının kuzey bedenlerinde kadifemsi çimler oluşmuş, ne çok severim, okşadım. Dokundukça en güzel duygular içime doluyor.
Ağaçların kökleri gibi yine sapasağlam basıyorum, yine tarifsiz bir kudret hissediyorum.
Ses tonum şiir gibi uyaklaşıyor, adımlarım tempolaşıyor, manzara sinematografik. Ağaç diplerinde bira şişeleri gördükçe kızıyor hayıflanıyorum, ah diyorum, insanın içindeki bu sarhoşluk varken neyi takviye etmek için hangi eksikliği gidermek için bilmem insanlar niye içer?
Yaşama sevinci, işte bu.
Yaşama sevincinin ilahi bir hukuku var, hayatını düzene sokuyor. “Şu saatler kitap okumalıyım, şu saatler yazmalı, şu saatler şunu ziyaret etmelisin, şunu unutma, bunu hatırla”, zihninde her şey neşeyle sırasını huzurla bekliyor.
Ezan bile günde beş vakit, ama insanın içindeki duygu patlamaları, seriye bağlanmış havai fişekleri gibi. İçinde neşeyle marşlar söyleyen ordular yine sefere çıkmış hiç bir engel gözüne zor gelmiyor artık.
İçinde bir duygu ihtişamı dört köşe kendini eski Yunan heykelleri gibi ölümsüz hissediyorsun.
Ne güzel şeydir geceleri mehtap gündüzleri hazan seyretmek. Mehtap ve hazan, kaderin kızgın o muazzam kavgasının gerçekleştiği iç savaş meydanımız.
Kedi yavrusu yüzünden helak olduk, kaç zaman geçti oturup yazamadık, yarın sabah başlayalım artık yazmaya. Şu Libya mibya konuya girer, notlarımı aldım zaten, kedime güveni saygıyı tam toplamışken peş peşe tatlı lezzetli şakacı bir seri yazılar hadi başlayalım artık.
Sabah bir çiçek gibi uyanıp, kalktım, klavyenin başına oturdum, bir kaç cümle yazdım, yan tarafta telefon gözümü aldı, döndüm, telefonumda mesaj kaydı gördüm.
Serdal’ın mesajı, “ağbi ben Serdal’ın eşiyim, Serdal dün kalp krizi geçirdi, yıkıldık ağbi, kaldırım kenarına düştü, bugün ikindiye cenazesi…”
Kaldırımın kenarı..
Kaldırımın kenarı.
Yıkıldım.
Böyle güzel bir çocuk görmemiştim, mahvoldum.
Panikle ağzımı açamadım. Bir anda kalkıp telefon açamadım.
Sanki bir kaya düştü üstüme, ben de düştüm Serdal’la aynı kaldırımın kenarına.
Kalbim zihnim çok iyi tanıyor o kaldırım kenarını.
Çırpınan yavru kediden biliyorum, düşünce kalkamıyor insan, anası bile gelip alamıyor.
Ah Serdal.
Ah güzel kardeşim, ah bir tane dünya güzeli kardeşim.
Ne diyeyim, ne yapayım ben şimdi
Senin o çok hoşuna giden Kaya hikayem geldi aklıma.
Evimiz yüz tonluk bir kayanın altındaydı, sonra o kaya, evimizin üstümüze düşmüş, ben de hikayesini yazmıştım.
Serdal, aralıksız yirmi yıl ne zaman arasa şakayla acıyla karışık, “ağbi, o kaya hâlâ orada duruyor mu?”
Serdal ne zaman arasa, “ağbi, o kaya ne zaman başımıza düşecek?”
Önce hikayesini yazdık, sonra Serdal, başımıza düştü o kaya!
Hazan mehtap seyretmekle Serdal, ben de artık bu kaya’yı üstümden kaldıramam.
(Serdal’ın anısına o çok sevdiği Kaya adlı hikayemi kendi sesimle Youtube kanalımızda bu sefer sesli olarak okuyup yayınlayacağım.)
40 yıllık bir hikayeydi bizimki ve henüz hazmedemedim. Hiç kimsede duymadığım tarif edilemez bir duygu selindeyim. Bir çok akrabamı ve yakınımı defnettim ancak serdalımı kabullenemiyorum. Sözü vardı hep sizin yanınıza gelecektik, hiçbirşeyi ertelemek lazım derler bu acı tecrübeyle öğrendik. Kaleminize sağlık bunu hakediyordu, serdalımında mekanı cennet olsun.
Yeni bir hikayesi yok dünyanın Serdal abimm. En uzak denizler in en derin mavililer inde nöbet deyim. !Bir ıslık çal,çıkar gelirim.üzdüysek seni özür dilerim.Adım Fethi Çalbaş
Nihat ağbicim benim gönlü güzel ağbim. Gözyaşları içerisinde çok büyük bir gururla defalarca okudum yazını. Her konuşmanızda abi hikaye yaz biz “kaya”yı “haşlanmış yumurta”yı özledik deyişi kulaklarımda çınlıyor. Haşlanmış yumurtayı defalarca anlattı bana ve arkadaşlarına ama tek bir sefer bile gözleri dolmadan sesi titremeden anlatamadı. Senden hep hikaye yazmanı isterdi ama kimin aklına gelirdi ki bir gün onun için hikaye yazacağın. Çok iyi bir eş çok iyi bir baba ve bayrağına ve vatanına aşık çok iyi bir insandı. Onun ve senin gibi böyle KOCA YÜREKLİ insanlar iyiki varsınız. Kalemine yüreğine sağlık. En derin saygı , sevgi ve şükranlarımla….
ya.bu hikayeleri bende çok merak ediyorum .hatta sizin hikaye gibi ülkemizde değer görmeyen bir tür yazdığınızı duyunca şaşırmıştım. youtube da hikayelerinizi dinlemek mükemmel olur.lütfen daha fazla hikaye yazın.
eywallah N.Abi :(((
Nihat, yıktın bitirdin beni..
Nihat abi serdalın 15 yıllık dostuyum her fırsatta sizden bahseder ilk tanıştığınız günde kalacak yeri olmadığımdan ankarada evinize getirip misafir ettiğinizi anlatır buna şaşırıp sorduğunda ‘ sen anadolu delikanlısısın serdal’. Deyişinizi gözleri dolarak anlatırdı bize. Sizi benim tanımama ve benim gibi nicelerine ankaradaki abim diye sizi anlatışı hala gözümün önünde yüreği geniş vatan sevdalısı kardeşim kaldırım kenarında yavru kedicik hikayesindeki gibi hayata veda etti sizde yazınızla onun ağıtını yazdınız . Başımız sağolsun
Sevgili Nihat Abi,
Ölümle yüz yüze gelmiş birisi olarak şunu òğrendim, nasıl öğrendiğim uzun bir hikaye. Söyleyince; hadi lan! diyeceksin ama üstünde düşününce gerçekten işe yaradığını göreceksin.
Hastanede bir kız çocuğu hüngür hüngür ağlayan annesini teselli ediyordu: Tamam Anneciğim, Uyudu! hiç acı cekmeyecekki, uyuyor! Hadi aglama artık.
Ölen kişi benim hastalığımdan ölmüştü. Ölümü uykuya benzetmek, hayatıda, sıcacık yatagından sabahın ayazında kalkmak zorunda olmak olarak düşündüm. Sevgili arkadaşın artık uyuyor abi.
Selamlar
Toprağı bol olsun, sözlerinle bize tanıttığın kardeşimizi Serdal’ıl acısını yüreğimizde hissettik abi, bir kısa film…
Başın sağ olsun! Nihat abi.
Veryansın TV nin bina girişi/çevresinde müsaitlik var ise bir ağaç dikip, üzeri/yakınına asılacak bir seslenişte:
” Anıtkabir’de Atatürk mozalesi önünde saygı duruşunu fırsat bulup o boşlukta sevgilimi yanağından öpüşüm ve bu anı hatırlayıp/andığım taksi yolculuğum anısına. “
Başın sağ olsun.
Huzur içinde uyusunlar yavru kedicik ve Serdal dostumuz. Yaşlı gözlerle nasıl derse gireceğim ki şimdi ben.
başınız sapolsun allah rahnmet eylesin.
Sabırlar diliyorum. Güzeli, safı, dürüstü yitirmek acının tarifi.. Başınız sağolsun.
Ruhu şad mekanı cennet ve başın sağ olsun Nihat abi …
Size sabır diliyorum Sn Nihat Genç, arkadaşınıza da rahmet. Taşı toprağı ağır gelmesin.
Başınız sağ olsun. Serdal beye de Allah rahmet eylesin. Çok güzel yazı, kalemine yüreğine sağlık.
Insanligin basi sagolsun nihat abi..Yuce daglarin kari da firtinasi da eksik olmazmis..Mor menekselerin actigi gunleri sumbul kokusuyla beraber goruruz insallah..
Başın sağolsun güzel adam. Dostun Nur içinde yatsın.
Başınız sağ olsun! Muhteşem bir yazı, hissederek okudum.
Sevgiler saygılar.
Başınız sağolsun. Yüreğinize sabır bahşedilsin
Sen hep gidenlerin ardından böyle dua gibi yazılar yazarsın… Senin ömrün uzun olsun ki, içimizdeki Nihat Genç’ e tutunalım.
Kaya nın düştüğü evin 4-5 ev ötesinde bizim evimiz vardı. Askerde TRT de haberini izlemiştim ve kayayı hatırlamıştım. ”Kaya” hikayesini okuduğumda ilk defa Nihat Genç ile Arafilboy mahallesinde oturduğumuzu öğrenmiştim. Şimdi Kanuni yolu için bütün o evlere dozerler düştü. Trabzonspor lu ünlü Dozer Cemil de o mahalledendir.
Serdal olacaktı. Otomatik yazımın kurbanı oldum. Özür dilerim.
Bu kadar insani duygu dolu yazı okumamıştım. Yüreğinizin taa içini göstermişsiniz. Arkadaşınız, dostunuz Serdar Beye de Allah’tan Rahmet dilerim. Mekanı cennet olsun